Atlantik’in ötesinden gelen telefon...

Yayın Tarihi: 30/01/26 07:30
okuma süresi: 9 dak.

Geçtiğimiz gün ikinci kez yapılan ve yine sonuçsuz kalan Erhürman-Hristodulidis-Holguin, üçlü zirvesi sonrasında basının sorularını yanıtlayan Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman, bir kez daha “müzakere etmek için müzakere” etmek yerine “çözüm için müzakere etmek” istediğini söyleyerek, mimarlarından olduğu 4 maddelik modalite önerisinin kabul edilmesi gerektiğini yineledi. Toplantı sırasında kendisine sorulan 6 adet sorunun 4 tanesini soran kişi olarak, modalite konusundaki ısrarını sorguladım, onu sıkıştırmaya çalışarak, nasıl bir çözüm istediği konusunda net olması gerektiğinin üzerine gittim.

Hocam sağ olsun, elbette sorularımdan ısrarla sıyrılmayı başararak, çözüm modeli konusunda net olmadı ama modalite konusundaki kararlığını gösterdi.

Kıbrıs sorunu üzerine inatçı bir ısrarla, hatta sağlığımı bile bozacak bir şekilde gitmeye devam eden bendeniz, dünkü üçlü zirveyle ilgili makale yazacak değilim.

Yoksa toplantının oldukça gergin, hatta zaman zaman bağırış, çağırış içinde geçtiğini, Nikos Hristodulidis’in muhtemelen son zamanlarda hakkında çıkan video sebebiyle iç siyasetten bunaldığını, haliyle Kıbrıs sorunu konusunda bir kahramanlık hikayesi yazma arzusu içinde olduğunu ve bu sebeple de Kıbrıs Türk tarafında karşı haddinden fazla “atak” bir tutum izlediğini yazıp, çözümün nasıl olmayacağını defa defa irdeleyebilirdim.

Özellikle sınır kapıları konusundaki tutumunun gereksiz bir biçimde detaylarda boğulduğunu (kamulaştırma, toprak iadesi vs. gibi), Akıncılar-Kiracıköy-Haspolat ve Lefkoşa içinde bir kapı da dahil bir paket üzerinde çalışmalar yapılmasına, hatta sonuç alma noktasına gelinmesine rağmen, üçlü toplantıya tutup Erenköy geçidini de getirmesini oyun bozanlık yapmak olarak da nitelemek mümkündür.

Yanlış anlaşılmasın, keşke Erenköy de dahil, bir sürü geçiş noktası hemen açılsa ve bundan deli gibi mustarip olan Kıbrıslıların sınır çilesi bitse diye düşünüyorum ama maalesef olmuyor.

Bunların dışında, GYÖ’leri “bir bataklık” olarak düşünüp, konunun dönüp dolaşıp aynı noktalara, yanı sonuçsuzluğa dayanacağını bilecek kadar bu konuyla ilgili biri olduğumu düşünüyorum.

Dolayısıyla konunun özüne odaklanmanın, yani tali konular yerine direk “maça” geçmenin gerekliliğini savunan birisiyim.

Nitekim geçen günkü toplantıda Tufan Hoca’nın da kullandığı “eğer maç yapacaksak, kurallar önceden belirlenmelidir” noktasına elbette katılmamak elde değildir.

Nitekim hoca da bu ön şartları (kendisi bu ifade yerine prensip ifadesini kullanıyor) hem seçilmeden 2 yıl kadar önce Concorde Hotel’de düzenlenen uluslararası bir toplantıda, hem geçen yıl New York’ta Sosyalist Enternasyonal toplantısında, hem seçim döneminde hem de seçildikten sonra ısrarla öne sürmeye devam etmiştir.

Bu noktada, bu modalite işine bakışımı daha önce çok defa dile getirmiş, yazmış birisiyim.

Özetle tekrarlamam gerekirse, siyasi eşitlik olmadan federal bir çözümden bahsetmenin mümkün olmadığını biliyorum. Siyasi eşitliğin nasıl sağlanacağının ise bir pazarlık konusu olduğunu, bununda Kıbrıs sorunu çözüm müzakerelerinin Yönetim ve Güç Paylaşımı başlığında ele alınacağını..

Hoca, bu birinci şarta bir de ‘dönüşümlü başkanlık ve etkin katılım’ şartını getirmiştir ki bunun nasıl sağlanacağı, çapraz oyla seçilmesi gereken başkanlar filan derken, ne şekilde olacağı ayrı bir makale konusudur. Ama siyasi eşitlik şarttır, o ayrı.

Bir diğer şart olan hakemlik ve takvim konusu bence hiçbir sıkıntı olmadan kabul edilebilecek bir durumdur zira ilanihaye, sonsuza kadar müzakere etmeye kimsenin ne hakkı, ne takati, ne zamanı ne de lüksü vardır diye düşünüyorum. Bunlar da şarttır.

Sonuç odaklı müzakere olması noktasında da kimsenin aksi bir şekilde konuşması, buna karşı çıkması imkansızdır, zira sonuç odaksız bir müzakerenin olumlu olması insan doğası gereği mucizelere kalacak kadar azdır.

Bu noktaya kadar saydığım ilk üç madde, aslına bakarsanız -dönüşümlü başkanlık konusu hariç- Rum lider tarafından sözlü de olsa kabul edilen bir durumdur. Rum basını bu konudaki sözlerini çarşaf çarşaf yayınlamıştır. Bendeniz, kendi kulaklarımla da duymuş durumdayım, buraya not edeyim.

Ancak yine kulaklarımla duyduğum ve herkesin malumu olan “bedel” maddesini, yani müzakereler çökerse, Kıbrıslı Türklerin aynı statükoya dönmemesini öngören maddeyi reddettiğidir.

Sadece o değil, bir çok başka Rum siyasi figür de aynı reddiye içindedir.

Nitekim bu madde Kıbrıs’ın kuzey kısmında da bolca tartışılmış, tehlikeli bulunmuş, ayrı devlet kurma zeminine tuğla döşeme olarak nitelenmiştir.

Benim bu konudaki fikrim, bu maddenin potansiyel bir takım tehlikeler barındırdığı yönündedir. Mesela taraflardan birisinin bile isteye ayak sürümesi, ya da birilerinin telkiniyle bunu yapması, ez cümle, şu anki statünün daha da kalıcılaşması gibi şeyler potansiyel tehlikelerdir.

Ayrıca Kıbrıslı Rumlara, olur da bu 4 madde hayata geçer ve bir referandum noktasına geliriz, hangi soru sorulacaktır?

Mesela şu mu: “Eğer bu çözüm anlaşmasıyla kurulması ön görülen federasyonu kabul etmezseniz, KKTC devleti (ya da ayrı başka bir devlet) tanınacak.”

Ya da: “Eğer kabul etmezseniz, kuzey AB’ye alınacak, 3-D hayata geçirilecek” mi?

Kıbrıslı Rumlar hangi bedelle korkutulacak veya hangi açılımla teşvik edilecektir?

Mesela Kıbrıslı Rumlara şöyle denilebilir mi: “bu anlaşmaya evet derseniz, adadaki Türk askerleri çekilecek, içinde tek taraflı müdahale hakkının olduğu garanti anlaşmaları iptal edilecektir.”

Tabii ki örnekler artırılabilir, komplolar derinleştirilebilir ve korkular daha da köpürtülebilir.

Ama bana söyleyin, ne yapmalıyız ki hem Kıbrıslı Rumlar, hem de Kıbrıslı Türkler çözüm için teşvik edilsin ya da korkutulsun ve çözüme evet desin?

İşte bu noktada uluslararası toplumun müdahalesine ya da desteğine ihtiyacımız vardır.

Dün programıma konuk olan Eski Baş müzakereci Özdil Nami’nin -ki kendisi bu metodolojinin fikir babalarındandır- “Bu konuda uluslararası toplumun desteğini aramak ve bulmak zorundayız. Zira ‘bedel’ ödenmeyecek bir başka süreç başlatmak, çökmeye mahkumdur” sözlerinin hayati önemi ortaya çıkmaktadır.

Burada makalenin en başına, biraz da bizim çocukluğumuzun efsanelerinden “Atlantis’ten gelen adam” dizisine atıfla attığım başlığa dönmek zorundayım.

Efendim, durum şu: Geçtiğimiz ay Cumhurbaşkanlığının telefonu çalmış. Telefonun ucundaki kişi, ABD Dışişleri Bakanlığının en tepedeki, en üst düzey temsilcilerinden birisiymiş.

Görüşmek istemişler, görüşmüşler de ve şunu söylemişler: “4 maddelik metodolojinizi takdir ediyoruz, olumlu buluyoruz.”

Bir gazeteci olarak off-the record kurallarına uymayı görev bilen birisiyim. Her zaman uyarım da. Fakat burada söz konusu olan şey kamusal bir yararı gözetmektedir. O yüzden Türkçemi konuşturarak, en basit ve uygun şekilde ifade etmem gerekirse, eğer dünya siyasetinin en güçlü, en önemli ülkelerinden birisi bu konuda ‘destek’ mesajı verebiliyorsa, o zaman bazı şeyler yolunda gidiyor demek mümkündür.

Yine yanlış anlamaları bertaraf etmek için söylemem gerekirse, Kıbrıs’ta bir çözüm olacaksa, bunun uluslararası aktörlerin de çıkarını göz edecek bir şekilde olacağını, çünkü Kıbrıs sorununun uluslararası bir sorun olduğunu söylemek isterim.

Yani işin içinde Kıbrıslıların çıkarı olduğu gibi, büyük resimde, büyük güçlerin de çıkarı olmalıdır demek gerekir.

O yüzden, evet, geçen günkü görüşmeden bir şey çıkmadı. Çoğumuz hayal kırıklığı yaşıyoruz, acil çözüm istiyoruz.

Ancak o meşhur lafta olduğu gibi ifade etmem gerekirse, “Roma bir günde inşaa edilmemiştir.”

Önemli olan inşaatı -yani bizim denklemde ifadelendireceksem, çözüm ve barışı, sabırla inşaa etmemiz gerekmektedir. 

Hoca, sabırlı bir insandır. Hatta beni ve hepimizi deli edecek kadar sabırlıdır.

Fakat ne yaptığını, ne düşündüğünü ve neyi amaçladığını sanırım ön görebiliyorum.  

Umarım yanılmayız ve delirmeyiz. 


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.