GYÖ bataklığında boğulan Kıbrıs ve betonlaşan çözümsüzlük...

Yayın Tarihi: 18/02/26 07:30
okuma süresi: 10 dak.

Dün programıma konuk olan Gazeteci abim Harun Denizkan çok çarpıcı bir şey söyledi: “Ben yeni geçiş kapısı açılmasını istemiyorum. Bu insanları kolaya alıştırır ve kimse çözüm istemez.”

Bir zamanalar buna benzer bir şeyi Kıbrıs Cumhuriyeti Eski Başkanı Dimitris Hristofiyas da söylemişti: “Geçiş kapıları, çözümsüzlüğü betonlaştırır!”

Kıbrıs’ta sınır kapıları bundan tam olarak 8336 gün önce 24 Nisan 2003’te, 29 yıllık aradan sonra açılmıştı.

O günden bugüne neler yaşadığımızı, neler geçirdiğimizi bir kenara bırakarak konuşacak olursak, bir gerçek hala daha dimdik karşımızda durmaktadır: Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğü!

Bir diğer gerçekse, o güne kadar Yeşil Hat üzerinden sadece BM vasıtasıyla sürdürdüğümüz temas, o günden sonra görülmemiş bir şekilde değişmiş, her gün gelip geçilen sınırlar bir şekilde yeni normalimiz olmuştur.

O gün o karara imza atmış olanlar belki de farkında olmadan, Kıbrıs sorununun seyrini sonsuza kadar değiştirmiş, çözümsüzlüğü normalleştirmiş, iki toplum arasındaki ilişkiyi bambaşka mecralara sürüklemiştir.

Bugün belki de Hristofiyas’ın müneccim gibi çok önceden gördüğü bir gerçeği yaşıyoruz: Çözümsüzlüğün iyice betonlaşmasını, yani kısacası bölünmenin kalıcılaşmasını!

Bu tarihsel öngörü elbette tek başına bütün olup biteni açıklayamaya yeter değildir. Esas mesele, bu yeni durumdan vaziyetler çıkarıp, onun üzerine şekillenen çözüm yönünde ya da çözümsüzlük yönünde üretilen siyasetlerdir.

Dikkat ederseniz olayın iki tarafında da vurgu yapıyorum.

Zira o günlerde de, bugünlerde de aynı koltukta, yani Dışişleri Bakanlığı koltuğunda oturan kişi Tahsin Ertuğruloğlu idi.

Ertuğruloğlu, o günde Türkiye’nin çıkarlarına hizmet ediyordu ve kuşku yok ki bugün de yanı doğrultuda hizmetlerini sürdürmektedir. Bunu da büyük bir gururla yapmakta ve anlatmaktadır. Tam da bu yüzden geçtiğimiz günlerde çıktığı Kıbrıs Postası programında “Tahsin bu koltukta yalnız değildir” ifadesini kullanmıştır.

Filhakika, Tahsin Bey o koltukta yalnız değildir. Çünkü o koltukta oturmasının sebebi Türkiye’nin artık iyice kalıcılaşan iki devletli çözüm modelinin resmi olarak hayata geçirilmesini sağlamaya aracılık etmek ve bunu da eninde sonunda Hatay modeli bir referandumla Türkiye’ye bağlanmak için bir sıçrama tahtası olarak kullandırmaktır.

Bugün adada Türkiye’ye bağlanmak için bir referandum yapılırsa, en az Tufan Erhürman’ın 19 Ekim seçimlerinde aldığı oy oranı kadar bir çoğunlukla evet oyunun çıkacağından kimsenin şüphesi olduğunu sanmıyorum.

Yani kısacası Türkiye, 2002’deki AK Parti iktidarından çok önce doktirinleştirdiği, o tarihten önce her gelen Ankara hükümetinin peşinen kabul ettiği ‘Milli Dava’ kodunu ve amacını peşinen kabul etmiş bir şekilde icraatlarına devam etmiştir. Bugünkü iktidarın da buna bakışı pek farklı değildir.

Yalnız AK Parti, iktidara geldiği ilk yıllarda AB ile yakınlaşarak, 1923’ten beri devam eden askeri vesayeti Kıbrıs sorununda uzlaşıcı bir tavır alarak kırmış, ardından eski bilindik uzlaşmaz tavrına geri dönmüştür.

15 Temmuz darbesi sonrası zayıflayan iktidarının da imdadına yine Kıbrıs’ta çözüm süreci (Crans Montana) yetişmiş, sarsıntı atlatılınca da eski fabrika ayarlarına geri dönülmüştür.

Türkiye şimdilerde mutlak tek adam rejimi altında, güçlü bir şekilde devam eden bir yönetime sahiptir. Şu an için bu iktidara baskı yapabilecek herhangi bir iç ya da dış tehdit yok gibidir.

İçte tüm muhalifler bertaraf edilmiş, ana muhalefet sindirilmiş, halk çeşitli despotik yöntemlerle kontrol altına alınmış, ılımlı siyasal İslam'la başlayan yeni cumhuriyet dönemi, yine yeni yetişen nesille birlikte iyice milliyetçi-muhafazakar dogmatik bir yapıya bürünmüştür.

Dışta ise hemen hemen tüm komşularla sorunlar azalmış, başta Yunanistan ve Ermenistan olmak üzere, tarihsel ‘düşmanlarla’ iş birliklerinin yolu açılmıştır.

Özellikle de Yunanistan ile olan ilişkilerde “Kıbrıs sorununu sorunların içinden çıkararak” yeni bir modele geçilmiş, bu noktada Atina da bu durumdan gayet memnun bir şekilde yoluna devam etmektedir.

Bu öyle bir memnuniyet modelidir ki, Yunanistan, Kıbrıslı Rumlarla yürüttüğü bir takım enerji projelerini sırf Türkiye ile papaz olmamak için bozmayı bile göze almıştır.

Anlaşılan odur ki Yunanistan’ın sürdürdüğü bu yeni ilişki biçimi AB’ye de örnek olacak bir takım gelişmelere sahne olmaya başlamış gibidir.

Geçtiğimiz haftalarda Ankara’da Türk yetkililerle görüşen AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Martha Kos, Türkiye’nin AB ilişkilerinin yeniden canlanması gerektiğinin altını çizerek, methiyeler düzmüştür.

Türkiye’nin Çin’e giden koridor olmasından tutun da, yeni geliştirilen güvenlik mekanizması SAFE’teki hayati rolüne kadar bir çok stratejik noktaya parmak basan Kos’un bu tavırları Kıbrıslı Rumları çileden çıkartmıştır.

Kısacası AB ve Yunanistan ile olan sorun ve çıkar ilişkileri konusunda Kıbrıs sorunu baskısına maruz kalmayan bir Türkiye’nin, adadaki sürerdurumdan herhangi bir şikayeti olması mümkün değildir.

Böyle bir isteği ve kendisini zorlayan herhangi bir güç olmayan Türkiye’nin olası bir çözüm (federasyon) yerine şu anki konjonktür bağlamında imkansız bir çözüm (iki devletli) istemesi, elini üst perdeden açması beklenen bir şeydir.

Yakın bir gelecekte bu tavrın değişmesini beklemek de saflıktır.

Son günlerde Amerika ile sıkı fıkı ilişkiler içine girmeye çalışan, Başkan Donald Trump’ı adaya davet eden Rum liderliğinin de gördüğü şey aynen budur.

Buraya kadar dağıtarak ve uzatarak getirdiğim makaleyi toplama adına tekrar başa dönecek olursam, geçtiğimiz hafta sonu adanın her iki tarafında da gönderdiği kamusal mektupla, müzakerelerin en az Temmuz 2026’ya kadar buzdolabına konulduğunu neredeyse aleni olarak ilan eden Maria Holguin’in dediklerini oldukça tehlikeli buluyorum.

Bence o günden sonra da işimiz çok zordur. Aralık 2026’da Guterres görevden ayrılacaktır. Yerine gelecek olanın bize karşı bu kadar şefkati olacak mıdır? Hele de BM’nin Trump’ın marifetiyle kaybettiği itibar ortadayken?

2027 yılı da pek iç açıcı olmayabilir zira Nikos Hristodulidis’in seçimleri 2028 Şubat’tadır.

O tarihten bir ay sonra Türkiye seçimleri vardır.

Bence Güven Yaratıcı Önlem adı altında içine çekildiğimiz büyük bataklıkta debelenen debelene boğulmak üzere olan Kıbrıs sorununun akıbeti her zamankinden de karanlıktır.

Çünkü 2003’ten beri yeni sürerduruma geçen ve o günden beri aradaki sınırı iyice betonlaştırıp, normalleştiren, hatta bu normalleşmenin getirdiği yeni başka sorunlarla iyice dallanıp budaklanan Kıbrıs sorunu, Gordion’un düğümünü aratmayacak bir hale gelmiştir.

Düşünün, 2003’ten beri nelerle uğraşıyoruz: Doğal gaz, hellim, karma evlilik mağdurları, sınır geçişleri, kuyruklar ve dahası!

Ve bu istekleri ne adına konuşuyoruz? Tabii ki çözüm adına!

Çözümü özlü konularda değil, tali konularda arıyoruz ve bunu da güven artırmak adına yapıyoruz. Ancak daha da büyütülen güvensizlikten başka hiçbir yere varmıyoruz!

Halbuki Kıbrıs sorununun özünde ne var?

Güvenlik ve garantiler var!

Yönetim ve Güç Paylaşmı var!

Adanın kuzeyinde kurulan hukuk dışı mülkiyet rejimi var! Toprak var!

Adaya taşınan nüfus var!

Gelinen durum belki de içinden hiç çıkamayacağımız, asla çözemeyeceğimiz bir duruma everilmiştir.

GYÖ dediğimiz şeyler özlü süreçlerin önüne konulmuş takoz görevini layığıyla yerine getirmiş, bizi özlü müzakerelerden alıkoymuş, çok değerli zamanın akıp gitmesine ve bölünmenin daha da kalıcılaşmasına sebep olmuştur.

En büyük başarı olarak görülen ve Ersin Tatar dışında tüm Kıbrıslı Türk liderlerin açmakla övündüğü toplam 9 kapı çözümsüzlüğün can damarları olmuş, adadaki statükonun normalleşmesine büyük katkı yapmıştır.

Harun abi doğru söylüyor, başka kapı açmakla uğraşıp, insanları daha da kolaya alıştırmaktansa, bölünemeyecek kadar küçük olan bu adanın zorluklarını yaşayarak yeniden birleşmeye olan ihtiyacımızı hissetmek zorundayız.

Yoksa son günlerde Kıbrıslı Türk lideri ve ona taparcasına destek veren taraftarlarının ağızlarına pelesenk ettiği şu cümleyi duya duya bataklıkta boğulacağız: “GYÖ’leri bile hayata geçiremeyen, çözümü nasıl yapacak?”

Siz onu benim külahıma anlatın!

Niyeti olan niyetini gösterir, GYÖ’lere sığınmaz!


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.