Cesur iyimserlik...

Yayın Tarihi: 12/06/26 07:38
okuma süresi: 9 dak.

Son yazdığım makalenin başlığı, “Ya şimdi, ya da (belki de) hiç!” şeklindeydi.

Makalenin özü, 6 aylık bir aradan sonra adaya dönen Maria Holguin’in temasları öncesi atmosferi ortaya koymaktı.

Şu anki makalenin konusu ise Holguin’in hafta başı taraflarla yaptığı ‘hayırlı’ temaslardır.

Neden mi hayırlı?

Çünkü Kıbrıs sorununun en son özlü ve resmi bir toplantı kapsamında görüşüldüğü Crans Montana zirvesinin üzerinden tam 3263 gün geçmiştir!

3262 çözümsüz gün!

İşte Holguin’in, Pazartesi günü her iki liderle yaptığı toplantılardan sonra sarfettiği “genişletilmiş 5+1 zirve için çalışıyoruz...Bu zirve yapılacak, tarihi henüz belli değil” şeklindeki ifadelerin anlamı bu bağlamda çok ama çok büyüktür!

Bir kere dikkat ederseniz zirveyle ilgili “gayrı-resmi” tanımlaması yapılmamıştır!

Bu da şu demektir: BM, kendi kriterlerinin görüşüleceği, Güvenlik Konseyi kararlarında tanımlandığı şekliyle, iki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayanan bir federal çözümü, yeniden -ve resmi olarak- görüşme gündemine almıştır!

Ve bu zirvenin toplanma şansının doğmasının en büyük sebebi de, başta Türkiye olmak üzere, uluslararası toplumun buna yeşil ışık yakmasından başka bir şey değildir!

Bakınız, daha önce pek çok kez vurguladığım üzere, Kıbrıs sorunu en nihayetinde uluslararası bir sorundur. Bu sorunun çözülmesi için sadece biz garip Kıbrıslıların “hade biz anlaştık” demesi tek başına yetmez.

Öte yandan bu yetmediği gibi, “biz hayatta anlaşmayız, bizi boşayın” demek de yetmez!

Nitekim 1959 Zürih ve Londra anlaşmaları tam da buna örnektir. O anlaşmayı kotarıp, önümüze koyanların bugünkü ‘güya’ garantörlerimiz olduğunu herhalde anlatmama gerek yoktur.

Lafı gevelemeden devam edecek olursam, Kıbrıs sorunu, şu anki dünya düzeni içinde sürdürülebilir bir halde değildir.

Bu da bir “ayarlanma” yapılmasını zaruri hale getirmektedir.

Bunun sebebi de, özelde Orta Doğu ve Doğu Akdeniz, genelde AB-ABD-Çin ve Rusya ekseninde dengelenmeye çalışılan yeni çok kutuplu modelin, Kıbrıs gibi ‘patlamaya hazır bir el bombasının’ eline bırakılmaması gerektiği yüzündedir.

Çünkü Kıbrıs’ta patlayacak bir silahın, Türk-Yunan savaşına everilmesi dışında, son dönemde yoğunlaşan Kıbrıs-İsrail işbirliği sebebiyle, bir Türk-İsrail savaşına dönüşme potansiyeli de büyüktür.

Bütün bu yazdıklarım aslında yeni tespitler değildir, oldukça uzun zamandır tekrarlanan şeylerdir.

Öte yandan, tüm bu toz dumanın arasında, dün Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın düzenlediği “200.gün” toplantısını yerinde izledim.

Sanırım hayatımda ilk kez katıldığım bir basın toplantısında soru sormadım, bunun yerine konuşmacıyı dikkatle takip etmeyi tercih ettim.

Malumdur, Tufan hoca, diyeceği şey çok açık şekilde söylemez, satır aralarına serpiştirir.

Fakat bu kez direk konuşarak -ve beni çok heyecanlandıran bir cümle kurarak, “Kıbrıs sorununda başladığımız noktanın çok daha ilerisindeyiz” ifadelerini kullandı.

Hoca göreve geldiğinden bu yana Rum liderle, pek de elle tutulur sonuç vermeyen bir takım toplantılar yaptı. Hatta bunların bazılarının gergin geçtiğini bizzat biliyorum.

Dolayısıyla, sonuç vermeyen bu toplantılar üzerinden sürece bakacak olursak, hocanın yukarıdaki kurduğu cümlenin pek de anlamlı olmadığını düşünebilirsiniz.

Ancak yine Tufan hocanın, kelimelerini özenle seçen, ağzından laf almanın neredeyse imkansız olduğu karakterini düşününce, bu cümlenin boşuna kurulmadığını gayet net anlıyoruz.

Haliyle benim anladığım şey şudur: BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, kapsamlı çözüm yönünde çok ciddi bir girişim başlatmayı planlamaktadır. Bu bağlamda onun Kolombiyalı habercisi Maria Holguin’in çok net bir yol haritasıyla geldiğini, bunu taraflara sunduğunu ve cevap beklediğini söylemek hiç de yanlış olmaz.

Bu noktada Genel Sekreterin görev süresinin 5 ay sonra bitecek olması, ortaya doğal bir takvim çıkartıyor gibi görülmektedir. Bu doğru bir tespittir ve Tufan hoca da bunu ifade etmiştir.

Çözüm, -eğer niyet ve karalılık varsa, haftalar içerisinde gelebilecek bir sonuçtur. Ancak tam tersi de olabilecek potansiyeldedir.

Guterres belli ki, çözüme ulaşmasa bile, kendinden sonra gelecek Genel Sekretere anlamlı bir miras bırakma niyetindedir, en azından bunu söylemek lazımdır. Ortaya konulan yol haritası bu bakımdan son derece kritik ve cesur bir adımdır.

Elbette, bu yol haritasını görüp, değerlendirecek tek taraf hoca, yani Kıbrıs Türk tarafı değildir.

Holguin’in gelecek hafta yapacağı Atina, Ankara ve Brüksel ziyaretleri, ortaya konulan yol haritasına verilecek cevaplar açısından hayati nitelikte olacaktır.

Öyle ki, tüm taraflar konuyla ilgili kendi duruşlarını aktardıktan sonra, 5+1 toplantının tarihinin açıklamasının yapılması büyük ihtimaldir. Bunun için 20 Haziran civarlarını bir tarihi beklemek gerekmektedir.

Açıklanacak tarihin Temmuz’un ikinci yarısı bir tarihe denk geleceğini ayrıca söylemek isterim.

Zira önümüzde aşılması gereken iki tane badire vardır. Bunlardan birincisi, Ankara’da 7-8 Temmuz’da düzenlenecek NATO zirvesidir.

Kıbrıs sorununun ‘güvenlik ve garantiler’ başlığını çok yakından ilgilendiren bu zirvenin bir takım haberlere gebe olduğunu düşünmek yanlış olmaz.

Kıbrıs’ta son 1 yıldır alevlenip-sönen, ardından da son haftalarda yine ortaya çıkan “NATO’cu çözüm” meselesi, -eğer ki böyle bir formül konuşuluyorsa-, Ankara zirvesi illa ki bunu konuşmak için en uygun yerdir diye düşünüyorum.

İkinci tarih ise, malumdur, 20 Temmuz ve onun adada yarattığı hamaset çemberidir.

Güneyde kara bir gün, kuzeyde ise bayram olarak nitelenen günün, geçen yıllara nazaran daha bir provokasyonlara açık olduğunu düşünmek olasıdır.

Bunun sebebi de çözüm söylentilerinin iyice artması ve bunun da adanın her iki tarafındaki çözüm karşıtları arasında tedirginlik yaratmasıdır.

Daha önce de defalarca yazdığım üzere, bu kampların en büyük “besin kaynağı” karşılıklı olarak kendileridir. Sistematik bir şekilde on yıllardır devam eden bu provokasyonlar her yaz yenilenmektedir.

Buna bir de son geçen gün duyurulan Erdoğan’ın 20 Temmuz ziyareti ve onun vereceği olası mesajları katmak gerekmektedir.

Türkiye’de son aylarda iyice tırmanan iç siyasi gerginliği göz önüne alınınca, buna ek Kıbrıs gibi bir milli davanın “toparlayıcı” ya da “zamk olma” kullanışlılığı da düşünülünce, Kıbrıs’taki olası bir çözüm sürecinin, Türkiye iç siyasetine kolayca kurban edilme potansiyelini asla göz ardı etmememiz gerektiğini buraya kalın çizgilerle yazıyorum.

Uzun lafın kısası, Kıbrıs sorununun hızla yeni ve keskin bir kavşağa doğru ilerlemekte olduğunu açıkça görebiliyoruz.

Pek tabii ki bunu “çözüm geliyor, yaşasın” şeklinde düşünmek hayalcilik olur.

Dahası, Kıbrıs Türk halkı umut etme konusunda çok yorgundur, burası kesindir.

Ancak sırf yorgun olduğu için artık iyice hızlanmaya başlayan ve çok net son 10 yılın en iyi şansına “burun kıvırmak” ya da değersizleştirmeye çalışmak, bence çok yanlış bir tutum olur.

Bu köşeyi takip edenler benim bir takım eski jargonlara “kıl” olduğumu iyi bilirler.

Bunlardan en meşhuru “ihtiyatlı iyimser olma” şeklindeki tanımlamadır.

Antonio Guterres, dün Tufan Erhürman’ın basın toplantısında sık sık vurguladığı ifadelerinde olduğu gibi, “bu kez çok farklı bir şey” peşindedir.

İhtiyatlı iyimser olmak eski dönemin tabiridir, bana bir çeşit “öğretilmiş çaresizlik” gibi gelmektedir.

Burada ihtiyacımız olan şey en başta cesaret ve kararlılıktır.

İhtiyatlı olmakta belki fayda vardır ancak çok fazla ihtiyatlı olmak, çoğu zaman yerini “çekincelere” bırakmaktadır.

Kıbrıs sorunu tabularla doludur ve tabuları kırmanın en kesin yolu, cesarettir, bunların üzerine korkmadan gitmektir.

Ben yeni süreç için ‘hayırlısı olsun” deyip, yeşermekte olan umutların, büyüyüp bir ormana dönmesini diliyorum.

Bu bakımdan ruh halimi “cesur  iyimserlik” (Courageous Optimism)  ya da “daha iddialı bir iyimserlik” moduna çevirmiş durumdayım.

Size de tavsiye ederim...


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.