Yeni süreç hayırlı olsun...

Yayın Tarihi: 03/07/26 07:35
okuma süresi: 10 dak.
A- A A+

Gecen hafta muhtemelen Rum liderliği tarafından Politis gazetesine sızdırılan ve hem adanın kuzeyindeki, hem de Türkiye’deki Kıbrıs sorunu fukaralarını "Kıbrıs elden gidiyor" diye ayağa kaldıran “Holguin planı” iddiaları sonrası ortaya çıkan ‘komplike durum’, peş peşe gelen iki önemli açıklama sonrası ‘temize’ çekildi.

Bunlardan ilki ve belki de en önemlisi, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın AB’nin en üst düzey 3 yetkilisiyle yaptığı görüşmeler sonrası yaptığı açıklama oldu.

Gerçi açıklama diyorum ama AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi ve Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Kaja Kallas, Genişlemeden Sorumlu AB Komiseri Marta Kos ve İçişleri ve Göçten Sorumlu AB Komiseri Magnus Brunner’in, Türkiye ile yaptığı açıklama aslında bir ortak deklarasyon!

Yani siyasi lisandan konuşacak olursak, “Joint Comminique” diye nitelenen bu deklarasyonun zamanlaması, daha önceden başlayacağı iddia edilen ‘yeni sürecin’ resmen startından başka bir şey değil.

Türkiye-AB arasında, gümrük birliğinden, vize serbestisine, oradan SAFE projesinden, göçmenlik konularına bir çok hususun bulunduğu deklarasyonun bir maddesinde de şu yazılı: “Taraflar, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin Kıbrıs meselesine ilişkin çabalarına destek beyan etmişlerdir.”

AB heyetinin, ortak açıklamadan önce Başkan Erdoğan ile bir araya gelip, görüştüğünü söylemem gerek yok ama yine de söylemem gerekiyor çünkü bazıları, Türkiye devletini ‘altı kaval, üstü şişhane’ zannederek yorumlar yapıyor.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 181 gün süren AB dönem başkanlığı görevinin sona ermesinden saatler sonra açıklanan bu metin, daha önceki iddialarla bire bir örtüşmesi açısından son derece önemlidir.

Çünkü o iddialar, Kıbrıs’ın dönem başkanlığı süresince, Kıbrıs sorununda bir gelişme olmayacağını, Holguin’in bu süre içinde adaya uğramayacağını söylüyordu. Nitekim, bu iddialar, gerçeğe dönüşmüş durumda: Dönem başkanlığı bitti, Holguin adaya döndü!

Kuşku yok ki bu savımızı destekleyen ikinci açıklama da, Holguin’in taraflara yazdığı mektup oldu.

Mektubunda “Kıbrıs sorununun çözümü için tarihi bir fırsat penceresi var” ifadelerini kullanan Holguin’in mektubunun bir diğer önemli ifadesi de “Statüko, hızla değişen ve giderek daha çalkantılı hale gelen günümüz dünyasında artık istikrar ve güvenliğin garantisi değildir" şeklinde olanıdır.

Kıbrıs sorununun öyle ya da böyle çözümünü emreden bu ifadelerin, anti-çözüm cephesi tarafından da dikkate alınması gerekmektedir. Zira Kıbrıs sorunu uluslararası bir sorundur ve bu durum, gelinen noktada iyice ayyuka çıkmış durumdadır.

Yine mektubunun şu kısmıyla birlikte, ortaya atılan iddiaların bir çoğunun doğru olduğunu da anlayabiliyoruz: “Son haftalarda, güney ve kuzey medyasında yayınlanan farklı makaleler okudum. Bunların, adanın her iki tarafındaki söylentilerin ve yanlış inançların ürünü olan varsayımlar olduklarını ve yaratıcılık açısından zengin olduğunu düşünüyorum. Benim tarafımdan yazılmış tek bir kelime bile yok!”

Nitekim benim çok güvenilir kaynaklardan edindiğim bilgiler de ortaya atılan iddiaların oldukça muteber bilgiler olduğunu teyit ediyor.

Dolayısıyla son yazdığım makalenin başlığında kullandığım “Bu iş sanılandan daha ciddi” ifadesini, “çok çok daha ciddi” şekline çevirmem, hiç de yanlış olmaz.

Nitekim, durumun ne kadar ciddi olduğunu, çözüm karşıtlığı konusunda bir dünya markası olan Dışişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu’nun, bu iki açıklamaya istinaden yaptığı açıklamayı okumak yeterlidir diye düşünüyorum.

İlgili açıklamasında, Maria Holguin’in “haddini aştığını” söyleyen Tahsin Bey, Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ı da “hayal aleminde yüzen, ütopik birisi” olarak niteliyor. Ama aslında metinin esas hedefi Türkiye’den başka bir yer olamaz.

Niye derseniz, çünkü Türkiye, Genel Sekreter Antonio Guterres’in alacağı yeni inisiyatife destek vereceğini yazılı bir metinle beyan etmiştir!

Daha eskiye dönecek olursam, bütün bu sürecin ilk emaresinin, Mart ayında Ankara’da Başkan Erdoğan ile görüşen Guterres’in oradan aldığı “yeşil ışıktır” diye de eklemem lazım.

Hatta bu konu o kadar açık seçik bir şeydir ki, Holguin, iki hafta önce Ankara’da Fidan ile görüştükten sonra, Fidan’ın yaptığı ve bizim buradaki çözüm karşıtı cepheyi sevinçten çılgına çeviren “adada en adil çözüm yan yana iki devlettir” muğlak açıklamasının gecesi, basına düşen şu haberdir: “Erdoğan ile Guterres, telefonda görüştü!”

Belli ki Genel Sekreter, hiçbir şekilde boşa kürek çekmek istememekle birlikte, o açıklama basına düştükten sonra, yeniden teyit almak için Ankara’yı aramaktan geri durmamıştır!

Bu noktada, BM’nin sırf “zevahiri kurtarmak” ve bir şey yapmış görülmek için yeni macera peşinde koşması akıl dışı bir iddia olur. Sonu çöküş olacak yeni bir süreç, BM’nin zaten sıkıntıda olan statüsünü daha beter bir hale sokmaktan başka ne işe yarayacaktır, biri bana bunu anlatsın!

Bu noktada, kuzey basınında ortaya atılan “Hristodulidis, 2028 seçimleri için bir süreç arzulamaktadır, o yüzden ortada bir süreç vardır gibi davranmak istemektedir” şeklindeki iddianın pek naif olduğunu söylemek isterim.

İki yıl sonraki seçimin, şimdiki süreçle ne ilgisi vardır?

Bence işin gerçeği şudur: Dünya siyasetinde bir geçiş dönemi yaşanmaktadır. Pandemi sonrası başlayan bu yeni ayarlanma, Ukrayna savaşıyla devam etmiş, oradan Gazze’ye uzanmış, en nihayetinde İran-İsrail-ABD çatışmasına dönüşmüştür.

ABD-Çin-Rusya, AB ve hatta Hindistan arasında, ayrı ayrı ve toplu halde süren bu güç dengelenmesinde, kimin eli, kimin cebindedir pek belli değildir.

Mesela, bir yandan ABD’nin yeni vergileri yüzünden Çin ile yeni ticari yaklaşımlar sergileyen AB, öte yandan Rusya gazına olan bağlılığı nedeniyle, Ukrayna konusundaki sert tutumundan zarar görmektedir. Bu noktada Joe Biden döneminde binilen Ukrayna kayığı, Donald Trump döneminde su almaya başlamıştır demek yanlış bir tespit değildir.  

Trump’ın  geçtiğimiz yıl Alaska’da Putin ile neler üzerinde uzlaştığını bilemeyiz ancak, yine örnek vermem gerekirse, Hürmüz krizinden en karlı çıkan ülkelerden birisinin Rusya olduğunu, milyarlarca dolarlık petrolü, Avrupalılara ve dünyanın çeşitli ülkelerine kakaladığını biliyoruz.

Kısacası, her ülke, kendi ulvi çıkarlarını gözetmekte, çeşitli yatak arkadaşlıkları kurmakta, güç dengeleri aramaktadır.

Ama biz yeniden biricik Kıbrıs sorununa dönecek olursak, Cumhurbaşkanı Erhürman’ın da dediği gibi “Temmuz ayında hareketlilik bekliyoruz” açıklamasının boş olmadığını, makalenin başında yazdığım iki tarihi nitelikli açıklamayla öğrenmiş bulunuyoruz.

Önümüzde, 7-8 Temmuz’da çok önemli bir NATO zirvesi vardır. Ankara’nın ev sahipliğinde yapılacak bu kritik zirve, Kıbrıs’ın yeni garanti ve güvenlik mimarisinde kritik bir “dönüm” noktası olmaya adaydır. Oradan gelecek olan haberler, Kıbrıs sorununun en kritik başlıklarından olan garantiler konusunun çözümünde büyük rol oynayabilir.

Eğer orada her şey olunda giderse, Ağustos ayının başında bir 5+1 zirve çağrısı mümkün görülmektedir. Kimi çevreler bu zirvenin 10 Ağustos tarihi civarlarında toplanacağını iddia etmektedir.

Yine iddia, Guterres’in bu toplantıda tarafların önüne, Guterres kriterlerinin daha geniş bir şekilde, içinde iki yıllık bir geçiş dönemiyle birlikte (Erhürman’ın modalitesinin uzlaşılan noktaları da dahil), karşılıklı adımların atılacağı, Kıbrıslı tarafların çözümün faydalarını bizatihi yaşatacak bir takım formüllerle birlikte (Maraş’a karşılık, 3D ve Ankara anlaşmasının askından indirilmesi gibi) bir de geçiş dönemi başkanlık konseyinin kurulacağı bir taslak metin koyacağıdır.   

Bu konseyin, Savunma, Enerji ve Dışilişkiler konusunda, her iki başkanın da yer alacağı bir yapıda olacağı, atılan adımlara karar verip, onları denetleyeceği iddialar arasındadır.

Yine bu noktada, özellikle Kıbrıs Türk tarafının “irreversible” yani geri döndürülemez adımlar noktasında bir takım çekinceleri olduğu da gelen bilgiler arasında. İlgili haberdeki “Toprak karşılığı, kısmi tanınma” meselesi burada karşımıza çıkmaktadır.

Toprak iadesi noktasında, Omorfo’nun değil de, insansız bir yer olan Maraş’ın, kolayca moratoryum konularak, (Rum hak sahiplerine iade edilmesi geçiş dönemi sonuna kadar askıya alınabileceği formülü üzerinden), bu iddiaların pratiğe geçirilebileceğine inanıyorum.

Öte yandan Kıbrıslı Türklerin çok ihtiyacı olan 3D’nin, -belki bir düğmeye basarak değil ama- hukuksal olarak iptal edilebileceğini düşünsek de (yani biz ayak sürürsek), çözümün faydalarını yaşayarak anlamaktan başka çaremiz olmadığı da ortadadır.

Benim şahsi görüşüm, bu yeni inisiyatifin ciddiyetle ele alınması, gerekli çabanın gösterilmesi, Kıbrıs’ta çözüm için cesaretle sürecin üstüne gidilmesi şeklindedir.

Yeni dünya düzeninde perondan ayrılan bir tren vardır. Bu trene sadece bizim değil, Türkiye’nin de binmesi gerekmektedir.

Bu son yazdığım bir temenni değil, bir gerekliliktir...

 

 

 


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.