Bu iş sanılandan daha ciddi!

Yayın Tarihi: 23/06/26 07:50
okuma süresi: 10 dak.

Politis Gazetesi Direktörü Dionysis Dionysiou’nun Pazar günü yayımlanan ve BM’nin Kıbrıs için yeni bir plan sunmaya hazırlandığımı iddia ettiği haberi, adanın her iki yanında da büyük yankı buldu.

Dionysiou’ya göre üzerinde çalışıldığı iddia edilen model, Maraş, Güzelyurt ve Mesarya’da toprak düzenlemeleri karşılığında, Kıbrıslı Türklere doğrudan ticaret, doğrudan temas ve doğrudan uçuş (3-D) gibi açılımlar öngörürken, gevşek bir federal yapı kurulmasını amaçlıyor.

Dionysiou bu yapıyı “federasyon ile konfederasyon arasında bir şey” olarak nitelerken, bunun da her iki tarafın isteklerini gözeten bir formül olduğunu yazıyor.

Gevşek federasyonlarda, federal yetkilerin çoğu güçlü kurucu devletlere dağıtılmıştır ve bu yapı kurucu devletlerin daha bağımsız gibi davranmasını sağlar. Buradaki yetkiler, ortak anayasa ile güvence altına alınmıştır ve merkezi hükümet bir çeşit koordinasyon organı gibi davranır.

Bu durum, haberde iddia edildiği gibi kulağa “bir çeşit konfederasyon” gibi gelebilir.

Ancak arada hayati bir farklılık vardır: Konfederasyonlarda ayrılma hakkı varken, federasyonlarda ayrılma hakkı yoktur!

Ayrıca konfederasyonlar, iki tanınmış entite arasında kurulabilen bir düzenektir. Bu denklemdeki tarafların sadece bir tanesi tanınmıştır.

Bana göre işin püf noktası budur: yani ayrılma hakkının olup, olmaması!   

Benim yıllardır savunduğum desentralize federasyon modele çok benzeyen gevşek federasyon, ayrılma hakkını içermeyen bir modeldir.

İkisi arasındaki temel nüans ise şudur: Destentralize model, yetkilerini dağıtarak, işlevsellik yaratmaya çalışır. Anayasa genellikle merkezi otoriteyi önceleyen bir çerçeve sunar, yetki devri merkezden yapılır.

Gevşek federal modeldeyse, kurucu devletlerin egemenliğini Anayasada daha güçlü şekilde tanımlar, merkez daha çok koordinasyon organı gibi çalışır.

2018 sonbaharında eski Rum lider Nikos Anastasiadis tarafından ortaya atılan bu iki model, aslına bakarsanız, o tarihten çok daha eskilere dayanır.

Mesela, 1978 ABC (Anglo-Amerikan-Kanada) planına bakacak olursanız, yine iki parlamentolu ‘gevşek federasyon’ önerisini görürsünüz. Annan Planı da gevşek federasyona yakın bir yapıydı. 

Rauf Denktaş’ın yıllarca diline pelesenk ettiği model zaten “güçlü kurucu devletleri” öngörmekteydi.

Dolayısıyla Denktaş, ‘kırmızı çizgisi’ olan Türk askeri ve garantiler konusunda girilmediği sürece, Rumlarla müzakere etmekten çekinmedi. Ama işin içine garantiler girdiği anda Denktaş’ın “no’su” her zaman sabitti.

Yine aynı Denktaş, “yüzde 29+ toprak tavizi” konusunu kabul etmekten de çekinmemişti.

İşte Guterres’in ortaya koymaya hazırlandığı yeni formülün de toprak iadesi konusunda bir takım tavizleri öngördüğünü bu makalede okuyoruz.

Maraş, Güzelyurt ve Mesarya’yı içine alan yeni teklif, aslına bakarsanız 2017 Ocak ayında dönemin liderleri Akıncı-Anastasiadis arasında teati edilen meşhur haritaların da özüdür. 

Türk tarafının 2017’de Cenevre’de, Maraş, Güzelyurt’un Bostancı kısmını ve Mesarya’nın doğu ve batısında bir takım bölgeleri iade ettiği o haritanın toprak oranı yüzde 28.2 civarındaydı. Ama 1981 Gobi haritası da benzer şeyleri içermektedir yani yeni bir durum değildir.

Yine Crans Montana’da, tarihte ilk kez masaya yatırılan güvenlik ve garantiler meselesi, tek taraflı müdahale hakkını içeren 1959 Garanti ve İttifak anlaşmalarının iptal edilmesini ve yeni bir garanti sistemiyle adanın güvenliğini ‘çok uluslu bir güce’ devretmeyi tartışmıştı.

Son yıllarda Kıbrıs için tartışılmaya başlanan ve Orta Doğu ile Gazze savaşı sonrası değişen yeni güç dengeleri sebebiyle iyice ayyuka çıkan yeni formül NATO olacak gibi görülmektedir.

Adanın 3 garantörünün NATO üyesi olması, bu konuyla ilgili savları güçlendirmektedir.

Burada kritik ve manipüle edilmeye çok açık konu, adadaki Türk askeri varlığının azaltılması konusudur.

“Tabu” sayılan bu konu, nitekim, haberin çıktığı andan itibaren yeniden alevlenmiş ve malum hamaset çevreleri marifetiyle “tek bir asker çekmeyiz, bir çakıl taşı vermeyiz” düzlemine koyulmaya çalışılmaktadır.

Türkiye’de son aylarda iyice karışan iç siyasetin “Kıbrıs elden gidiyor” diye manipüle edeceği bu iki olgu, kanımca diğer tüm çözüm planlarında olduğu gibi en tartışılacak konu olacaktır.

Bu durumda, Türkiye’ye verilecek tavizler konusu, olası bir anlaşmanın en kritik konusu olacak demek yanlış olmaz.

AB’nin sürece aktif olarak katılmasını gerektirecek bu durum, Türkiye’nin gümrük birliğinin yenilenmesi, SAFE projesine girmesi, vize serbestisi ve kuşku yok ki Doğu Akdeniz gaz denklemine aktif olarak dahil edilmesinden geçer.

Burada da gerekli tavizleri alabilmesi için Türkiye’nin AB ile yapacağı pazarlık hayati olacaktır.

Ancak biz tekrardan yönetim ve güç paylaşımına dönecek olursak, Politis’in haberine göre, yeni plan siyasi eşitlik konusunu net olarak tanımlayan, sembolik bir başkanlık sistemi içerisinde, dönüşümlü modele (2/1 ya da 3/1 şeklinde) imkan veren, iki ayrı egemen parlamento ile atanmışların oluşturacağı bir başkanlık konseyini ön görmektedir. Bu konseyde alınacak kararlarda en az bir Türk üyenin oluru olmadan karar alınamayacaktır.

Kıbrıs Türk tarafının en önemli gördüğü konuların başında gelen etkin katılım bu şekilde sağlanırken, dış ilişkiler, uluslararası temsiliyet, sınır güvenliği gibi merkezi devletin konuları buralarda karara bağlanacaktır.

Sembolik dönüşümlü başkanlık, atanmış başkanlık konseyi gibi konular nispeten yeni konular gibi durmaktadır. Bunun yerine yine Erhürman’ın modalitesinin muhteviyatı olan “Crans Montana’ya kadar olan uzlaşılar esas alınmalıdır” fikri bana daha kullanışlı ve akılcı gelmektedir.  

Fakat ben yeni planın en kritik mevzusu olarak ortaya atılan geçiş dönemi konusunu görüyorum.

Geçtiğimiz haftalarda programıma konuk olan sevgili hocamız Niyazi Kızılyürek, yeni inisiyatifi “büyük GYÖ’lerin hayata geçirilmesi” olarak değerlendirmişti.

Geçmişte çok denenen ve başarılı olmayan “Maraş’a karşılık Ercan” formülü biraz daha kapsamlı ve yeni bir yol haritasıyla birlikte, Politis haberinde de kendine yer bulmuş durumda.  

Buna göre, Maraş, sürecin başında Rumlara iade edilirken, Kıbrıslı Türklere de 3-D dediğimiz direkt uçuş, direkt ticaret ve direk temas hakkı sağlanacak.

Burada bir ekleme yaparak hatırlatmam gerekirse, Erhürman’dan önceki Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, seçildikten sonra gittiği İngiltere’de verdiği bir mülakatta “yüzde 6 toprak verelim, bizi tanısınlar” demişti. Rum tarafında büyük fırtınalar koparan ancak kuzeyde hızlıca kapatılan o konu, bu haberle birlikte yeniden akıllara gelmiştir.

Habere “toprak tavizi karşılığı tanınma” diye -bana göre göre çok manipülatif bir şekilde-başlık olarak verilen bu husus, Rum kamuoyunun tüylerini diken diken edecek bir nitelikte olmasına rağmen, aslında Tufan Erhürman’ın ortaya koyduğu 4 maddelik yeni modalitenin, en son maddesine, yani ‘bedel ödeme’ konusuna uygun bir anlayıştır.

Geçiş dönemi dediğimiz şey, tam da budur: Yani çözümsüzlükte çıkıp, çözüm yoluna girmenin getirdiği faydaların her iki tarafın günlük yaşamına yapacağı pozitif etki!

Bence söz konusu ‘geçiş dönemi’, bir yandan ‘big bang’ dediğimiz bütünlüklü çözüme gidecek yolu çizerken, bir yandan da parça parça çözümü hayata geçiren ‘hybrid’ bir modeldir.

Yani halk dilinden konuşacak olursam, ortaya bir yol haritası konur, taraflar bu tavizleri karşılıklı verir ama geçiş döneminin sonunda ayak sürürse, verilen bu hakları geri alınır.

Aklıma gelenler şöyle: Eğer Türk tarafı iki yıl sonunda ayak sürürse, 3-D imtiyazı ortadan kaldırılır, olur biter.

Rumlara ise geçiş dönemi için Maraş özelinde 2 yıllık bir moratoryum konulur ve Maraş’ın sadece bir kısmı açılır BM uhdesinde açılır, ayak sürülürse, yeniden kapatılır. Yine plana göre, Rumlara sağlanacak Türkiye limanı açma meselesi, bir gecede iptal edilip, kapatılır.

Niyet olduktan sonra, bir sürü emniyet supabı, bir sürü mekanizma ortaya atılır, yeni düzen korunmaya alınır.

Yeter ki niyet olsun. Cesaret olsun.

Bu bağlamda Maria Holguin’in Haziran sonu ya da Temmuz başı yapacağı ikinci tur temaslara kadar geçecek olan süre, tarafların karar vermesi açısından son derece önemli olacaktır.

Benim edindiğim duyum, Genel Sekreterin sanılandan çok daha büyük bir inisiyatif alacağı yönündeydi, nitekim Politis’in bu haberi de bunu desteklemektedir.

Akıl yoluyla, karşılıklı kazanma mantığıyla ve pek tabii ki ekonomik iş birlikleriyle çözülmeyecek sorun yoktur.

Akıl yolu, bu adanın içindeki ve çevresindeki zenginliklerin potansiyelinden faydalanmayı söylemektedir. Bunun da yolu siyasi anlaşmadır.

Karşılıklı kazanımlara yol açacak bu formülün en temel nüvesi, tarafların bilindik pozisyonlarını terk edip, karşılıklı tavizlerde bulunmasıdır. Bunun da yolu diplomasidir.

Eğer böyle olursa, ekonomik iş birliklerinin kurulmasının yolu açılır ve bu da herkesin kazanması anlamına gelir.

Bunun da ismi çözümdür.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.