Yetki varsa, sorumluluk da vardır
Yaşadığımız deniz faciası hepimizi derinden yaraladı.
Kaybettiğimiz canların acısı henüz çok tazeyken, yapılması gereken tartışmayı kişiselleştirmek, siyasallaştırmak ya da karşılıklı suçlamalar üzerinden yürütmek değildir.
Ancak susmak da değildir.
Çünkü bazı olaylar vardır; üzerinden zaman geçer, yaralar sarılır. Bazı olaylar ise bize devlet yönetiminde yapılan bir hatanın, ihmalin veya yanlış tercihin telafisinin her zaman mümkün olmadığını acı biçimde hatırlatır.
Kaybedilen bir canın telafisi yoktur.
İdari ve teknik konularda yapılan yanlışlar bazen bir imzadan, bazen yanlış bir karardan, bazen denetimsizlikten, bazen de ehliyet ve liyakat yerine başka ölçülerle yapılan tercihlerden doğar.
Bunların birleştiği noktada ise hata artık yalnızca bürokratik bir mesele olmaktan çıkar.
Bir faciaya dönüşebilir.
YETKİ, MAKAMIN AYRICALIĞI DEĞİL SORUMLULUĞUDUR
Devlet yönetiminde temel bir ilke vardır:
Yetki kimdeyse, sorumluluk da ondadır.
Makamlar yalnızca karar vermek, atama yapmak, talimat vermek veya başarı ortaya çıktığında sahiplenmek için kullanılmaz.
O kararların sonuçlarıyla yüzleşmek de makamın gereğidir.
Bu nedenle bugün tartışmamız gereken mesele yalnızca “Kim suçlu?” sorusu değildir.
“Kim yetkiliydi?”
“Kim denetlemekle görevliydi?”
“Uyarılar yapıldı mı?”
“Yapıldıysa neden dikkate alınmadı?”
“Teknik ve idari kararlar hangi liyakat ölçülerine göre verildi?”
Ve en önemlisi:
Bu facianın yaşanmaması için yapılabilecekler neden yapılmadı?
Bu soruların cevabı verilmeden toplum vicdanının rahatlamasını beklemek mümkün değildir.
HUKUKİ SORUMLULUK BAŞKA, SİYASİ VE VİCDANİ SORUMLULUK BAŞKADIR
Burada önemli bir ayrımı yapmak zorundayız.
Bir kişinin hukuken suçlu olup olmadığına bağımsız yargı karar verir.
Soruşturma yürütülür, deliller değerlendirilir ve hukuk hükmünü verir.
Hiç kimse yargının yerine geçemez.
Ancak hukuki sorumluluk ile siyasi ve vicdani sorumluluk aynı şey değildir.
Siyasi sorumluluk için her zaman mahkeme kararını beklemek gerekmez.
Demokratik yönetim anlayışında bazen mesele suç işleyip işlemediğiniz değil, sorumluluğunuz altındaki sistemin neden çalışmadığını açıklayabilmenizdir.
Çünkü siyasette hesap vermek yalnızca mahkeme salonunda gerçekleşmez.
Bir de halkın vicdanında verilen hesap vardır.
SÜREKLİ SAVUNMA, SORULARI ORTADAN KALDIRMAZ
Böylesine ağır olayların ardından yönetim makamında bulunanların ilk refleksi sürekli kendilerini savunmak olmamalıdır.
Her eleştiriyi saldırı olarak görmek, her soruyu siyasi komplo olarak değerlendirmek ve sürekli savunma pozisyonuna geçmek toplumdaki kuşkuları ortadan kaldırmaz.
Aksine yeni sorular doğurur.
Çünkü millet böyle zamanlarda mazeret değil, açıklık ister.
Savunma değil, sorumluluk görmek ister.
Suçu başkasına atmak değil, devlet ciddiyeti görmek ister.
Sorumluluk makamında oturan insanın büyüklüğü, yalnızca başarıyı sahiplenmesinde değil; yanlışın karşısında nerede durduğunda belli olur.
LİYAKAT BİR TERCİH DEĞİL, CAN GÜVENLİĞİ MESELESİDİR
Bu facianın bize yeniden hatırlatması gereken en önemli meselelerden biri de liyakattir.
Devlet yönetiminde liyakat bir süs değildir.
Teknik görevlerde liyakat, doğrudan doğruya insan hayatıyla ilgilidir.
Denizcilikte, ulaşımda, sağlıkta, enerjide, altyapıda ve insan güvenliğini ilgilendiren bütün alanlarda yapılacak liyakatsiz bir tercih, bugün küçük görünen bir idari kararın yarın büyük bir felakete dönüşmesine neden olabilir.
Siyasetin görevi ehil insanları bulmak ve sistemi güçlendirmektir; sadakati liyakatin önüne geçirmek değildir.
Devlet vizyonu da tam burada başlar.
Vizyon yalnızca büyük projeler açıklamak değildir.
Vizyon; riski önceden görmek, sistemi kurmak, denetlemek, uyarıları dikkate almak ve facia yaşanmadan tedbir almaktır.
Faciadan sonra mazeret üretmek yönetim değildir.
Faciadan önce önlem almak yönetimdir.
ŞİMDİ VİCDANIN SESİNİ DİNLEME ZAMANIDIR
Bugün hiç kimse bu acıyı siyasi kazanca dönüştürmemelidir.
Ama hiç kimse “siyaset yapmayalım” diyerek hesap verme sorumluluğunun üzerini de örtemez.
Hayatını kaybeden insanlara karşı borcumuz gerçeğin bütün açıklığıyla ortaya çıkmasıdır.
Varsa ihmaller ortaya çıkarılmalıdır.
Varsa yanlış kararlar açıklanmalıdır.
Varsa liyakatsiz tercihler sorgulanmalıdır.
Varsa sorumlular hukuk önünde hesap vermelidir.
Fakat hukuki süreç devam ederken siyaset kurumu da kendi vicdani muhasebesini yapmak zorundadır.
Çünkü bazen kanunların söyleyeceği sözden önce vicdan konuşur.
Ve siyasetçinin görevi o sesi bastırmak değil, duymaktır.
Vicdanın sesi ile halkın sesi birbirinden uzak değildir.
Bugün yapılması gereken; makamları korumaya değil devlete, kişileri savunmaya değil gerçeğe, siyasi hesaplara değil kaybettiğimiz insanların hatırasına sahip çıkmaktır.
Çünkü devlet yönetiminde çok basit ama vazgeçilmez bir kural vardır:
Yetkiyi alan, sorumluluğu da alır.
Başarıda öne çıkanlar, felakette geriye çekilemez.
Ve bazen hesap vermek bir makamı kaybetmek değildir.
Asıl mesele, halkın güvenini kaybetmemektir
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.