ŞİDDET BİR ANDA BAŞLAMAZ, BİR KÜLTÜR OLARAK BÜYÜR
Şiddetin her türlüsüne karşıyım.
Kadına karşı şiddete de, çocuğa karşı şiddete de; ailede, okulda, sokakta, dijital dünyada ve siyasette uygulanan şiddete de karşıyım.
Çünkü şiddet yalnızca vurmak, yaralamak veya fiziksel güç kullanmak değildir.
Sürekli aynı grubu, aynı topluluğu veya halkın belirli bir kesimini hedef almak; aynı aşağılayıcı söylemleri tekrarlamak, insanları küçük düşürmek, ötekileştirmek, itibarsızlaştırmak ve hedef göstermek de siyasal şiddettir.
Siyaset eleştiri yeridir. Hatta gerektiğinde en sert eleştirinin yapılacağı yerdir. Ancak eleştiri ile hakaretin, fikir mücadelesi ile hedef göstermenin, siyasi rekabet ile düşmanlaştırmanın arasındaki çizgiyi korumak zorundayız.
Çünkü siyasetin dili sertleştikçe toplumun dili de sertleşir.
Bugün kürsüden, ekrandan veya sosyal medyadan söylediğimiz bir sözün yarın sokakta hangi davranışa dönüşebileceğini düşünmek zorundayız.
Özellikle siyaset yapanların bu konuda çok daha büyük bir sorumluluğu vardır.
Şiddet bir anda başlamaz. Önce dilde başlar, davranışa dönüşür; normalleştikçe kültür haline gelir.
Bir çocuğu sürekli aşağılamak şiddettir.
Bir kadını tehdit etmek, baskı altında tutmak şiddettir.
Okulda bir çocuğu sistematik biçimde dışlamak şiddettir.
Sosyal medyada bir insanı hedef göstermek, hakaret etmek, tehdit etmek, mahremiyetini ihlal etmek ve dijital zorbalık yapmak şiddettir.
Siyasette insanları düşünceleri, aidiyetleri veya tercihleri üzerinden sürekli hedef göstermek ve toplumu “biz ve onlar” diye bölerek karşı tarafı değersizleştirmek de demokratik kültürümüze zarar veren bir şiddet dilidir.
Şiddetin en ağır bedelini kadınlar ve çocuklar ödüyor
Dünyadaki veriler bize meselenin ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor.
Yaklaşık her üç kadından biri, yaşamının bir döneminde fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalıyor.
Çocuklar ve gençler ise fiziksel şiddetin yanında zorbalık, psikolojik şiddet, istismar ve artık giderek büyüyen dijital şiddet tehdidi altında.
Şiddet kültürünün en ağır bedelini çoğu zaman kadınlarımız ve çocuklarımız ödüyor.
Bu nedenle meseleyi yalnızca meydana gelen münferit olaylar üzerinden değerlendiremeyiz.
Evde kullanılan dil, okulda yaşanan zorbalık, sokaktaki öfke, siyasetteki kutuplaştırma ve dijital dünyadaki saldırganlık birbirinden tamamen bağımsız değildir.
Birbirini besleyen bir şiddet kültürü oluşmasına izin vermemeliyiz.
Siyasetin dili topluma örnek olmalıdır
Burada siyaset kurumuna özel bir sorumluluk düşüyor.
Siyasetçinin sözü sıradan bir söz değildir.
Kürsüden, televizyondan veya sosyal medyadan söylenen bir cümle birkaç dakika içerisinde binlerce insana ulaşabiliyor.
Siyasetçinin görevi toplumsal öfkeyi büyütmek değil, sorunlara çözüm üretmek ve toplumsal gerilimi azaltmaktır.
Rakibimizi eleştirebiliriz.
Politikalarını çok sert biçimde sorgulayabiliriz.
Yanlış gördüğümüz kararların karşısında sonuna kadar durabiliriz.
Ancak bunu insanları aşağılamadan, toplum kesimlerini hedef göstermeden ve nefreti beslemeden yapabilmeliyiz.
Demokrasi rakibini susturmak değil, rakibinin konuşma hakkını da savunabilmektir.
Siyaseti düşmanlıkların değil; fikirlerin, projelerin, hizmetlerin ve vizyonların rekabeti haline getirmeliyiz.
Çünkü siyasetin dili topluma sirayet eder.
Ekrandaki şiddeti de konuşmak zorundayız
Teknoloji hayatımızı değiştirdi.
Bilgiye ulaşmayı kolaylaştırdı, dünyayı birbirine bağladı ve çocuklarımızın önüne çok büyük imkânlar koydu.
Ancak beraberinde yeni riskler de getirdi.
Bugün çocuklarımızı yalnızca sokakta veya okulda değil, ellerindeki telefonun ekranında da korumak zorundayız.
Hakaretin, aşağılamanın, zorbalığın ve şiddet görüntülerinin sürekli tüketildiği; saldırgan davranışların kimi zaman daha fazla izlenme, beğeni ve etkileşimle ödüllendirildiği bir dijital ortamla karşı karşıyayız.
Siyasal şiddetin dili de artık dijital dünyada çok daha hızlı yayılıyor.
Bir hedef gösterme, bir hakaret veya aşağılayıcı bir ifade saniyeler içerisinde binlerce insana ulaşabiliyor ve toplumsal kutuplaşmayı büyütebiliyor.
Elbette dijitalleşmeyi tek başına şiddetin nedeni olarak göstermek doğru değildir.
Ancak şiddetin görünürlüğünün, tekrarının ve normalleşmesinin insan davranışları üzerindeki etkisini de görmezden gelemeyiz.
Çünkü ekranda sürekli normalleştirdiğimiz davranışların zamanla günlük hayatımızın davranış kalıplarına dönüşme riski vardır.
Özellikle çocuklarımız açısından bu mesele çok daha hassastır.
Yasa gerekli; fakat tek başına yeterli değil
Şiddetle mücadelede güçlü yasalar şarttır.
Şiddet uygulayan kişi yaptığı eylemin karşılığını hukuk önünde görmelidir.
Kadınlarımız, çocuklarımız ve şiddete maruz kalan herkes, arkasında kendisini koruyan güçlü bir hukuk düzeninin bulunduğunu bilmelidir.
Ancak yalnızca cezaları artırarak şiddet sorununu çözemeyiz.
Asıl hedefimiz şiddet meydana geldikten sonra müdahale etmek değil, şiddeti meydana gelmeden önce önleyebilecek sistemi kurmak olmalıdır.
İşte sosyal devlet anlayışı tam olarak burada devreye girer.
Risk altındaki ailelerin erken tespit edilmesi, kadınların ve çocukların kolaylıkla ulaşabileceği destek mekanizmalarının kurulması, psikolojik ve sosyal destek hizmetlerinin güçlendirilmesi, etkili sığınma ve koruma sistemleri, okullarda zorbalıkla mücadele programları ve aile eğitimleri birbirini tamamlayan bir bütün olmalıdır.
Polis, sosyal hizmetler, sağlık sistemi, eğitim, yerel yönetimler ve yargı arasında erken uyarı ve koordinasyon mekanizması kurulmalıdır.
Şiddet gerçekleştikten sonra birbirimize “Nasıl oldu?” diye sormak yerine, risk işaretleri ortaya çıktığında devlet harekete geçebilmelidir.
Çocuklarımızı dijital dünyanın içinde yalnız bırakamayız
Dijital okuryazarlık artık bir tercih değil, çağımızın temel eğitim ihtiyaçlarından biridir.
Çocuklarımıza yalnızca teknolojiyi nasıl kullanacaklarını değil, teknolojinin içerisinde kendilerini nasıl koruyacaklarını da öğretmeliyiz.
Empatiyi, saygıyı, sağlıklı iletişimi, mahremiyeti, eleştirel düşünmeyi ve dijital sorumluluğu eğitim sistemimizin bir parçası haline getirmeliyiz.
Dijital zorbalık konusunda öğretmenlerimizi ve ailelerimizi bilinçlendirmeli; çocuklarımızın güvenli biçimde yardım isteyebileceği mekanizmalar oluşturmalıyız.
Aileyi, okulu, sosyal hizmetleri, güvenlik birimlerini ve hukuk sistemini aynı koruma zincirinin halkaları haline getirmeliyiz.
Koruyan ve önleyen sosyal devlet
Ben yalnızca cezalandıran değil, koruyan ve önleyen sosyal devlet anlayışını savunuyorum.
Çünkü güçlü devlet yalnızca suçluyu yakalayan devlet değildir.
Güçlü devlet; bir kadın yardım istediğinde yanında olan, bir çocuk sessizce yardım çağrısı yaptığında onu duyabilen ve şiddet ortaya çıkmadan önce harekete geçebilen devlettir.
Güçlü demokrasi de yalnızca sandığın kurulduğu demokrasi değildir.
İnsanların düşüncelerinden dolayı korkmadığı, siyasi tercihlerinden dolayı hedef gösterilmediği, toplum kesimlerinin aşağılanmadığı ve farklılıkların düşmanlık sebebi haline getirilmediği bir demokrasi güçlüdür.
Şiddetin hiçbir gerekçesi, hiçbir bahanesi ve hiçbir meşruiyeti olamaz.
Çocuklarımızın korkmadan büyüdüğü, kadınlarımızın kendilerini güvende hissettiği, siyasetin toplumu ayrıştırmak yerine ortak değerlerde buluşturduğu ve insanların birbirlerine saygıyla yaklaştığı bir toplum oluşturmak hepimizin ortak sorumluluğudur.
Unutmamalıyız:
Şiddet bir anda başlamaz.
Önce söz olur.
Sonra öfke olur.
Sonra davranışa dönüşür.
Ve sessiz kalırsak bir kültür olarak büyür.
Bu nedenle mücadelemiz yalnızca şiddet uygulayanlarla değil; şiddeti üreten, teşvik eden, yaygınlaştıran ve normalleştiren kültürle de olmalıdır.
Çünkü gelecekte nasıl bir toplumda yaşayacağımızı yalnızca çıkardığımız yasalar değil, bugün kullandığımız dil de belirleyecektir.
Güçlü yasa. Güçlü sosyal devlet. Güçlü aile. Sorumlu siyaset. Bilinçli toplum.
Şiddetin her türlüsüne karşı sıfır tolerans.
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.