Hep arkadan gelenler III - Neden geç kalıyorlar?

loading
26 Eylül, Cumartesi
£

9.77

8.92

$

7.66

KÖR GÖZE PARMAK

Doç. Dr. N. BERATLI
nazim.beratli@kibrispostasi.com
Doç. Dr. N. BERATLI
A- A A+

Hep arkadan gelenler III - Neden geç kalıyorlar?


Türk aydınının; Türk milliyetçiliğini isteyerek seçmediği, l. Dünya Savaşı'nda yenilerek, başka bir çaresi kalmadığı için, istemeye istemeye milliyetçi olduğunu hatırlatarak, bu diziyi bitirmeliyim. Aslında gönlüm, geçen akşam güney Lefkoşa'da bir lokantada yediğim yemekten söz açmayı istiyor ama, başladık bir kere... Masada ben, bir Rum dostum, bir Filistinli arkadaşım ve bir de o akşam tanıştığım Meksikalı oğlan vardı: Carlos! Sonradan bir Rum daha katıldı: Mike! Kendine öyle diyor... 74'te askermiş, savaş anılarımızı konuştuk! Meksikalı çocuğun, dudakları uçukladı!

Biz konumuza dönüp, bahsi tamamlayalım...

Her yerde devrim bir kopuş ve yeniden şekilleniş olduğu halde; Türk düşünce dünyasında, değişim; "ıslahat" amacına yöneliktir ve onu yapacağı var sayılanlar, yönetimin adamları olan asker/sivil bürokrasi olup, devlet tarafından eğitilmişlerdir. "Genç Osmanlılar, bir bakıma bürokrasinin üst katmanlarına karşı direnişe geçmiş memurlar topluluğudur"[1]. Dolayısıyla, farklı bir ideoloji edinseler bile farklı bir zihniyete sahip olmaları, ancak kendilerini de aşabilmeleri ile mümkündür.

Ama bu özel yapı, Osmanlı'da devrimin kopmayı değil; yapıyı tamir etmeyi hedeflemesini sağlamıştır zira öncüsü yapının bizzat sahibi olan saraydır." Tanzimat Fransız İhtilali'nden atkilenmemiş, tam tersine ona karşı bir düşünce olarak geliştirilmeye çalışılmış bir düşüncedir!"[2] İşte bundan dolayı, kopuş olmadığı için, zihniyet de değişmemiş ve dünya ulus devletler çağına girerken, Osmanlı "anasırı" kendi ulus devletinin peşine düşerken, saray ve Osmanlı devriminin sözcüleri, tarihe ve zamana karşıt bir hedefin, "İmparatorluk'un kollanıp geliştirilmesinin" kavgasını verir olmuşlardır. Ne kadar bir süre? 1800'den 1922'ye kadar... Nereye kadar? Hristiyan anasır ayrılıp, Anadolu'yu da işgal edene ve önce Arnavutlar, sonra da Araplar yani müslüman anasır DA isyan edip, onu silahla kovalayana, Kürtler de bunun hazırlığına başlayana kadar! Yani, Osmanlı "ilericileri" dünyanın ve tarihin dayattığı "ulus devlet"in gerekliliğini anlamamışlar; zaten yenilip, yapacak başka birşey kalmayana kadar ona direnmişlerdir. Neden? Zira Aydınlanma'yı dayatan katolik ahlâğın çöküşü ile hiçbir ilişkileri olmadığından, Aydınlanmayı da anlayamamışlardır...

Güncel Türk Ulusçuluğu fikrinin, bir eksiği daha vardır ki o da Osmanlı İmparatorluğu'nun son, Türkiye Cumhuriyetinin ilk yıllarında, ortada bir Türk burjuvazisinin olmamasıdır. Ulusçuluğun gerçek sahibinin bulunmadığı bu koşullarda, ulusçuluk Türk düşünce dünyasına aslına bakılırsa ne Yusuf Akçura'nın ne de Ziya Gökalp'in düşücelerinin ürünü olarak popüler olmamıştır. Doğu Avrupa'da, üretim biçiminin bir burjuvazi yaratamadığı koşullarda; ulusçu düşüncelerin topluma küçük burjuva aydınlarınca sokulduğu, bilinen bir gerçektir. Genel anlamda, Alman romantiklerinin etkisinde gelişen bu süreç, en uç örneğini ise "Balkan Ulusçulukları"nda (Sırp, Bulgar, Arnavut, Makedon, yer yer de Hellen) bulur! Bir bakıma en etnosantrik ulusçuluklar, kendini Balkanlar'da göstermiş olan ulusçuluklardır. Osmanlı imparatorluğu içinde Türkler, her zaman aşağılanan ve dışlanan bir topluluk oldukları ve ticaretin de hep dışında tutuldukları için, (Ticarete yönlendirilen Rusya'daki Tatarlar'ın tam tersi!) düşünsel anlamda ulusçuluk en son onları etkiledi... Nasıl? Avrupa'dan da değil, Rusya'dan gelerek... Ve ekonomik, sosyal bir zeminden yoksun olarak... Ve çok geç kalındığı için, herkes ulus devlet kurarken, "imparatorluğu koruyacağım" diye iki yüzyıl savaşıp, Anadolu'yu perişan ettikten sonra... Burada önemle vurgulanmalıdır ki ne Genç Osmanlılar'ın ( Şinasi, Namık Kemal, Ali Suavi, Mizancı Murad v.b) ne de Jöntürkler'in (İttihat Terakki yönetimi ve taraftarlarının) Balkan Savaşı sonuna kadar, doğrudan Türk ulusçuluğu ile hiçbir biçimde ilişkileri yoktur.[3] Hepsi de "imparatorluğu" kurtarmanın peşindedirler ve hepsi de önceleri Osmanlıcılık, sonra da İslâmcılık'a toz kondurmamaktadır. Kazan, Kırım ve Azerbaycan'ın aksine, burada pazarı birleştirmeye çalışan, Türkçe konuşan bir burjuvazi yoktur! Ulusçuluk fikri de Osmanlı'ya öyle bir burjuvazinin olduğu Rusya'dan gelmiştir. Yusuf Akçura, İsmail Gaspıralı, Fethali Ahundov, Ahmet Agayef, Hüseyinzade Ali, Mehmet Emin Resulzade, Mirseyit Sultangaliev, Turar Rıskulov, Neriman Nerimanov... Daha yazalım mı? Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları'nda, "Turan" lâfını ilk defa Hüseyinzade Ali'den duyduğunu yazar!


Türk düşünce dünyasına değil ama Türk siyaset dünyasına Türk Ulusçuluğu'nu armağan edip popüler olmasını sağlayanlar, Balkanlar'da Balkan ulusçulukları ile savaşırken onlardan etkilenen Osmanlı subaylarıdır. "...Türk milliyetçiliği, Balkanlar tecrübesine veya Osmanlıcılığın Balkanlarda gördüğü 'ihanet'e tepkidir."[1] Ve sıcak temas içinde, bire bir etkilenmenin sonucudur. Sonradan Türkçü olan ünlü Tekin Alp'in ( asıl adı: Moiz Kohen! Evet, musevi!)de dediği gibi "Selânik ve Rumeli'nin kaybından sonra, Türkler'in yüzü Turan'a çevrildi."[2] Ünlü Hürriyet kahramanı Resneli Niyazi Bey, anılarında "Bulgarlar'la çarpışırken, onları acıdığını, 'kavmiyetlerine' ve hürriyetlerine sahip çıkma gayretlerini, takdir ettiğini" yazar. Öteki "kahraman" Enver Paşa anılarında, amcası Halil Bey (Paşa) ile Anadolu'da da benzer çeteler kurmayı konuştuklarından söz eder. İttihat Terakki'nin ünlü serdengeçtilerinden Fuat Balkan, anılarında Balkan çeteciliğinin, soygunculuk olmadığını, "vatanseverliğin en müfridane şekli" olduğunu ileri sürer.[3] Kâzım Karabekir, anılarında Balkan komitacılığının, "Türkler hariç, her ırkın arkasında Avrupa ile uyum sağlamaya çalışan bir devlet kurmaya" yönelik olduğunu, belirtir.[4] Zaten İttihat Terakki de kurulurken kendine örnek örgüt olarak, Etniki Etheria'yı seçmiştir![5] Bire bir etkileşim, bu kadar açık ve ortadadır. Tanıl Bora, bu ulusçuluğun, "sadece yenilmiş değil, eylemci pratikçi" bir asker kadro tarafından ileri sürülmesinin ve Rusya Türkleri gibi bir vasıflı entelijensiyadan yoksun olmasının, "tarihsel ve düşünsel yönden silikleşmesine" neden olduğunu ileri sürer.[6] Bu kadro içinde, ulusçuluk fikriyatı ile ilgilenen tek örnek, Mustafa Kemal'dir! Onun da J.J. Rousseu'da durduğu, işin elifbasında beklediği görülür.[7] Bu kadarı bile, Talât Paşa tarafından, "bizim deli" diye nitelenmesine neden olmuştur, kendisinin anlattığına göre![8] Sonradan yanına danışman diye Ahmet Agayef ve Yusuf Akçura'yı almış olması, ötekilerden farklılığını da ortaya koyar. İttihat Terakki ulusçuluğu ne yeni gelişen bir burjuva sınıfının demokratik devrim hareketidir, her yerde olduğu gibi; ne de orta sınıf aydınların, gelişmekte olan dünyaya ideolojik bir uyum hareketidir, Balkan örneği gibi! İmparatorluğu muhafazaya çalışan idealist bir genç imparatorluk subayları kuşağının, Anadolu'yu da kaybetme tehlikesi karşısında, sarılmak zorunda kaldığı, entellektüel birikimden yoksun bir politik pratiktir!

İdeoloji değişmiş ama imparatorluk mentalitesi ayni kalmıştı! Zira ne bunu talep edecek bir sınıf vardı; ne de yeni bir zihniyet yaratacak, düşünsel birikim! İşte bunun için, Osmanlı bürokrasisinin mirası cumhuriyet bürokrasisinin zihninde, Nizam-ı Alem'in ortasına, ulus devlet oturtuldu... En küçük bir değişimin, felâket getireceği önyargısına, böyle varıldı... Şimdi de dünya ulus devleti aşarken, bu çevre ona sarıldı; illâ ki dünya ile boğuşup, yeni bir felâkete neden olacak!

Mümtaz Soysal, Sina Akşin, Deniz Baykal, Şükrü Sina Gürel ve benzerleri, sonuçta Mülkiye-i Şahane'nin hocaları değil mi? Enderun, lll. Murad'dan bunlara miras kaldı sanki...

banner

Yorumlar

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.