Kavunlar, karpuzlar, umutsuzluklar ve ben…

Yayın Tarihi: 18/08/26 07:45
okuma süresi: 6 dak.

Yaklaşık bir aydır makale yazamıyorum. İçimden gelmiyor.

Bugün de nasıl içimden geldi bilmiyorum.

Belki de annemlerin Yalusa’da bulunan yazlığının balkonundan seyrettiğim masmavi Akdeniz buna sebep olmuştur.

Halbuki son bir ayda Kıbrıs sorunu konusunda bin tane şey oldu. Malum, bendeniz evinizin evladiyelik Kıbrıs sorunu şeycisiyim ya, ondan şey ediyorum! 

Bir sürü okuyucum da bana ‘ne oldu, neden son gelişmeleri yazmadın’ diye de sordu. İlgilerine teşekkür ederim. 

Aslında ben son yaşananlarla ilgili yorumumu çoktan yapmıştım. Hem de o yorum, öyle bir günlük, bir saatlik bir yorum da değildir, tüm bir süreç içindir. 

Kıbrıs sorunuyla ilgili bir makale yazacak değilim ama kısaca söylemem gerekirse, 16 yıl sonra Kıbrıs’ı ziyaret eden, ziyaret öncesinde ümitlerimizi tavan yapan ve tıpkı 16 yıl önceki ziyaret gibi, bizi BM’nin ara bölgedeki barakalarında ‘el elde, baş başta bırakan’ Genel Sekreterin bu son marifetini şu şekilde değerlendirmiştim: Sıfıra sıfır, elde var sıfır! 

Ve bu yorumum sadece bu son ziyaret için değildir. 

Bu yorum, Genel Sekreter Antonio Guterres’in 1 Ocak 2017’de başlayan, 9 Ocak 2017’de Cenevre’de kırmızı halılı geçiş törenine dönüşen, 6 Temmuz 2017’de Crans Montana’da çözüme en çok yaklaşılan ana varan ve sonrasında tepetaklak aşağıya gidip, en nihayetinde geçtiğimiz Temmuz sonu ara bölgenin o sıcak ve boğucu barakasında sona eren macerasını anlatmak içindir. 

Guterres, tüm iyi niyetine rağmen Kıbrıs sorununu çözememiştir.

Bunun sebebi de tüm tarafların -ama en az da Kıbrıslı Türklerin- çeşitli dönemlerde takındığı karşılıklı olumsuz tavırlardır. 

Bir çok şans alındı, kullanılamadı ve bitti. Bundan sonra ne olacak bilemiyorum.

Ancak kendimi çok yorgun, bıkkın ve usanmış hissediyorum.

Bunun dışında son 3 gündür babamla kavun kavgası yapıyoruz.

Gelin ben size kavunlardan bahsedeyim.

Şimdi bizim ailede kavun-karpuz olayı feci derecede önemlidir.

Dedem, Kaymaklı’nın bilinen karpuzcularındandı. 

Babam ve diğer evlatları da onun en büyük çıraklarıydı. 

Ama babam aralarında en çok çalışan, bu işten en çok para kazanan evladıydı.

Hatta hayatımız dedemle babamın karpuz maceralarını dinleyerek geçti diyebilirim.

Neyse, geçen gün Karpaz’a gelirken, Kumyalı çıkışında sağlı sollu sebze meyve satılan yerler vardır, bilen bilir, durdum.

Niyetim kavun almaktı çünkü dünyanın en iyi kavun çıkan toprakları Balalan köyüdür. Bu satış yapılan yer de Balalan köyüne pek yakın bir yerdedir. 

Nitekim kavunlar altın rengi ve tütülüydü.

3 tane seçtim, seçerken de akşama rakı eşliğinde onları nasıl götüreceğimi hayal ettim.

Kavunları tartan kız fiyatı söylediğinde ona kartı uzattım ama maalesef cihaz kullanmadıkları için alamayacağını söyledi.

Yanımda nakit olmadığı için çaresiz yolun diğer tarafına geçip, şansımı orada denemeye karar verdim.

Tabii bu kez seçmeden manava sordum, kartı yokmuş ama Iban üzerinden satış yapabilirmiş dedi.

Ben de 3 tane kavun seçtim. Renkleri altın gibiydi ve kokuları da tamam gibime geldi.

Bir kavunu renk ve kokusundan seçebilirsiniz ve kavunlar da insanlar gibi genelde ikiye ayrılır: gönen kavunu ve normal kavun!

Oradaki çocuğuna sordum, “abim, gönen mi bunlar, kokusu pek iyi değil sanki?”

Cevap olarak “ayıp ettin abi, tabii ki gönen!”

İşte bu duygu ve düşüncelerle kavunları alıp, yola koyuldum ama içimden bir ses, o ilk kavunların çok daha güzel olduğunu söylüyordu.

Eve varıp da babamı görünce, “sana ilah kavun aldım” dedim. Keşke demeseydim!

Kader ağlarını örüyordu ve ben bunu bilmiyordum. 

Hele de annemin “enişten ve teyzen geliyor, taze sokan balığı almışlar, kavurup yiyeceğiz” şeklindeki sözlerini de duyunca, daha da heyecan yaptım.

Nitekim eniştemler geldi, balıkları kavurdum, rakıları döktüm ve soğumuş kavunları da masaya, hani böyle tatlı niyetine koydum.

Sonrasında olanlar Guterres’in BM barakasında anlattıklarından daha aciz hissetmeme neden olan şeylerdi!

Kavundan bir dilim alıp ağzına atan babam “bu da kavun mu da aldın?” diye sert yerden giriverdi.

Ardından eniştem “yok yok, güzel değil bu kavun” diye devam etti.

Sonrasında babam son hançeri sapladı: “Herkes kavun seçemez, bir de gidip 3 tane almış enayi gibi!”

Tüm bunların üzerine bir de babamın özenle seçip aldığı karpuzun muhteşem çıkması acısını da yaşadım.

Benim leş kavunlara karşılık babamın enfes karpuzu!! Bu kadarı da fazlaydı! 

Halbuki daha bir hafta önce arkadaşlarla kampa giderken aldığım kavunlarla resmen şov yapmış, kampta resmen paylaşılamayan kavun kavgası yaşatmıştım!

İşte insan ne oldum dememeli, ne olacağım demeli diye buna derim.

Velhasıl, babamla son 3 gündür kavun kavgası yapıyorum. 

En son dün akşam markette gözüme kestirdiğim bir kavuncuğu son şans olarak aldım, eve getirdim ve kesip babama bir dilim yerdirdim, “eh, fena değil” dedi de biraz moral buldum.

Peki Kıbrıs sorunu konusunda moral bulmak mümkün mü derseniz, ben zor derim.

Hem zaten umut edip de ne yazacaksın ki? 

Boşverin, yaz aylarının ve denizin keyfini çıkarın. Bol bol kavun karpuz yeyin, gerisini de düşünmeyin! 

3 günlük dünya, kim ölür kim kalır!


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Diğer Ulaş BARIŞ yazıları