Kıbrıs'ta su kaynatanlar yine iş başında!
Doğu Akdeniz’de suyu ısıtmaya çalışanlar, çoğu zaman ilk önce kendi ellerinin yandığını fark eder. Kıbrıs meselesi, dışarıdan bakıldığında dar bir coğrafyanın sorunu gibi sunulsa da gerçekte tarihsel, kültürel ve jeopolitik katmanları olan çok boyutlu bir denklemdir. Bu denklemi yüzeysel hamlelerle değiştirmeye çalışan her girişim, bölgesel gerçeklikle karşılaştığında geri teper.
Kıbrıs, yalnızca bir ada değildir. Aynı zamanda bir hafıza, bir kimlik ve bir güvenlik meselesidir. Türkiye açısından ise bu mesele, klasik bir dış politika başlığı olmanın çok ötesindedir. Bu bağ, tarihsel sorumlulukla, kültürel yakınlıkla ve güvenlik refleksiyle örülmüş bir “aile bağı” niteliği taşır. Dolayısıyla bu alana yönelik her müdahale, sadece diplomatik bir karşılık değil, aynı zamanda bütüncül bir refleks üretir.
Bugün gelinen noktada, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin son dönemde geliştirdiği yeni iş birlikleri ve stratejik açılımlar dikkat çekmektedir. Özellikle enerji eksenli ortaklıklar, askeri ve siyasi temasların yoğunlaştırılması ve uluslararası platformlarda daha agresif bir dilin benimsenmesi, bir özgüven artışına işaret etmektedir. Ancak bu özgüvenin ne kadarının gerçek kapasiteye, ne kadarının ise dış destekten alınan geçici cesarete dayandığı tartışmalıdır.
Tarih bize şunu açıkça göstermiştir: Kıbrıs’ta tek taraflı güç projeksiyonları hiçbir zaman kalıcı bir çözüm üretmemiştir. Aksine, bu tür girişimler adadaki gerilimi derinleştirmiş, çözüm zeminini zayıflatmıştır. Bugün de benzer bir risk söz konusudur. Dış aktörlerle kurulan yeni ittifaklar üzerinden denge değiştirme çabası, kısa vadede politik kazanç gibi görünse de uzun vadede istikrarsızlığı besler.
Türkiye’nin Kıbrıs konusundaki yaklaşımı ise, çoğu zaman yanlış okunan ama oldukça net olan bir çerçeveye sahiptir: Barışçıl çözüm arayışı ile caydırıcı güç kapasitesinin eş zamanlı varlığı. Bu ikili yapı, bir çelişki değil, aksine stratejik bir zorunluluktur. Çünkü Doğu Akdeniz gibi yüksek rekabetli bir coğrafyada, yalnızca iyi niyet söylemiyle kalıcı barış üretmek mümkün değildir. Güç dengesi, diplomasinin arkasındaki görünmeyen temeldir.
Burada kritik olan nokta şudur: Güç göstermek ile gerilim üretmek aynı şey değildir. Türkiye’nin pozisyonu, çatışma üretmek değil, çatışmayı anlamsız kılacak bir denge kurmaktır. Bu denge, hem adadaki Türk toplumunun güvenliğini garanti altına almayı hem de sürdürülebilir bir barış zemini oluşturmayı hedefler.
Rum tarafının son dönemde artan cüretkâr söylemleri ve hamleleri, bu dengeyi test etme eğilimi olarak okunabilir. Ancak bu tür testlerin tarihsel olarak nasıl sonuçlandığı ortadadır. Kıbrıs, dış müdahalelerle şekillendirilecek bir alan değil; aksine, gerçekçi diyalog ve karşılıklı kabul temelinde çözülebilecek bir meseledir.
Sonuç olarak, Doğu Akdeniz’de suyu ısıtmak isteyenlerin anlaması gereken temel gerçek şudur: Bu coğrafyada barış, güç boşluğunda değil; dengede inşa edilir. Ve bu dengeyi görmezden gelen her hamle, sadece karşı tarafı değil, bizzat hamleyi yapanı da zor bir sürecin içine sürükler.
Kıbrıs’ta kalıcı çözüm, ne tek taraflı cesaretle ne de dışarıdan ithal edilen stratejilerle mümkündür. Çözüm, ancak gerçekliği kabul eden, tarihi okuyan ve bölgesel dengeleri doğru kavrayan bir akılla mümkündür. Aksi hâlde ısınan suyun bedelini herkes öder.
Bu nedenle en ivedi adım sosyo-psikolojik çalışmalardır. İki toplumun barışçıl geleceğe modellenmesi asla politik çerçevede oluşamaz. Sosyolojik ve psikolojik çerçeve oluşmadan hiçbir antlaşma, kağıtta yazılı cümlelerin dışına çıkamaz. Bu nedenle bir an önce bu zeminle ilerlenmesi ve özellikle bu konularda dünya dehası kabul edilen ve bu coğrafyaya hakim olan 5 kez Nobel Ödül'üne aday gösterilmiş politik psikoloji dehası Prof. Dr. Vamık C. Volkan'ın "Delikli Peynir" teorisi yeniden ve yeniden anlaşılmalı ve uygulanmalıdır.
Barış kolay bir yol değil. Bunu yıllardır görüyoruz. Ancak fanatik liderliklerden bağımsız çalışabilecek sosyo-psikolojik çalışmalarla mümkündür.
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.