Deniz Gezmiş asılmasa neler olacaktı?
1960’ların sonu, Türkiye’de yalnızca bir gençlik hareketinin değil, aynı zamanda bir zihniyet kırılmasının da tarihidir. Üniversiteler, o günlerde özellikle ODTÜ, yalnızca akademik üretimin değil; bağımsızlık, anti-emperyalizm ve ulusal egemenlik fikrinin tartışıldığı, keskinleştiği mekânlara dönüşür.
Bu atmosferin en çarpıcı sembollerinden biri, ABD Büyükelçisi Robert Komer’in aracının 1959’da ODTÜ kampüsünde ters çevrilip yakılmasıdır. Bu eylem, yalnızca bir protesto değil; Türkiye’nin dış politikada bağımlı hale gelmesine karşı radikal bir tepkinin dışavurumuydu. O gün orada bulunan gençler, kendilerini bir ideolojinin değil, bir tarihsel sorumluluğun içinde görüyordu: “tam bağımsız Türkiye.”
Bu çizginin en görünür isimlerinden biri Deniz Gezmiş’in arkadaşlarıydı: Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan oradaydılar. Onlar, çoğu zaman ideolojik etiketlerle daraltılsa da, kendi beyanlarında ve savunmalarında açıkça Kemalist bir bağımsızlık çizgisine referans vermişlerdi. Mustafa Kemal’in anti-emperyalist mücadelesini, kendi dönemlerinin koşullarında yeniden üretmeye çalıştıklarını ifade etmişlerdi. Bu nedenle “Atatürkçü müydüler?” sorusu, onların söylemleri ve mahkeme savunmaları incelendiğinde, basit bir evet/hayır ikiliğinden çok daha derin bir bağ içerir: Onlar, ulusal egemenliği merkeze alan bir bağımsızlık hedefinin genç temsilcileriydi.
Ve sahne İstanbul’a, Dolmabahçe’ye kayar.
1968 yazı. Dolmabahçe kıyılarında, deniz yalnızca su değildir; bir güç gösterisinin aynasıdır. ABD 6. Filosu Boğaz’da demirlemişti. Gemilerin gövdeleri gri, sessiz ama tehditkâr; güverte ışıkları İstanbul’un gecesine yabancı bir parıltı düşürür.
Kıyıda ise başka bir hareket vardır. Gençler… sloganlar… dalga dalga büyüyen bir öfke. Bu öfkenin ön saflarında, “bağımsız Türkiye” diye haykıran bir figür yükselir: Deniz Gezmiş.
Tam o sırada, Dolmabahçe’ye bakan yüksek bir noktada, kalabalıktan uzak bir göz vardı. Bir istihbaratçı… yıllar sonra anılarında adını daha açık duyuracak olan Graham Fuller. O gün, yalnızca bir protestoyu izlemez; bir toplumun kırılma anına tanıklık eder.
Sahne sinematiktir: Bir tarafta çelikten yapılmış savaş gemileri, diğer tarafta ellerinde pankartlar, dillerinde bağımsızlık talebi olan gençler.
Yıllar sonra, Fuller hatıralarını kaleme alırken o ana döner. Soğukkanlı bir istihbarat diliyle değil, neredeyse şaşkınlıkla karışık bir itirafla: “Terörle ilgilenmem, o gün o sahneyi gördüğümde başladı” der. Bu cümle, yalnızca bir kişisel başlangıç değil; küresel güçlerin, yerel direnişleri nasıl okumaya başladığının da işaretidir.
Türkiye’de ise hikâye daha sert ilerler.
Devlet ile bu gençlik hareketi arasındaki gerilim, kısa sürede bir güvenlik meselesine dönüşür. Bu çocukların karşısına “din elden gidiyor” diye haykıran yonalar çıkarılır. 12 Mart’a giden süreçte, bu hareket bastırılır; yakalanmalar, işkenceler, yargılamalar gelir. Ve 1972… darağaçları kurulur.
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan idam edilir.
O an, yalnızca üç gencin ölümü değildi. Bir ülkenin gençliğine söylediği sert bir cümleydi. Bir ihtimalin, bir hayalin, bir sesin kesilişiydi.
ODTÜ’de büyükelçi aracını ters çevirenler, Dolmabahçe’de 6. Filo’ya karşı yürüyenler… O kuşağın önemli bir kısmı, sonraki yıllarda ya hapishanelerde çürütülür ya da Türkiye’nin şiddet sarmalı içinde hayatını kaybeder. İsimler değişir, dosyalar kapanır, ama hikâye aynı kalır: Bir nesil, ya susturulur ya dağıtılır.
Bugünden bakıldığında, o günleri tek boyutlu okumak eksiktir. Ne yalnızca romantik bir direniş hikâyesidir bu, ne de basit bir asayiş meselesi. Bu, Türkiye’nin kendi bağımsızlık fikriyle yüzleştiği, gençlerin ise bu fikri radikal biçimde sahiplenip bedel ödediği bir eşiktir.
Ve belki de en çarpıcı olan şudur:
Dolmabahçe’de o sahneyi izleyen istihbaratçı ile darağacına yürüyen genç, aynı ana bakıyordu. Biri bir “tehdit” görüyordu. Diğeri bir “gelecek.”
Tarih ise her zamanki gibi, hangisinin doğru olduğunu hemen söylemedi. Ama o gün, dengelerin gerçekten değiştiğini herkes hissetti.
Şimdi dönüp baktığımızda, dünyanın faşist devletlerden çektiklerinden payına düşeni yaşayan Türkiye bu çocukların asılması ile başladı.
Asmak yerine haklı görseydik bugün sadece Türkiye değil bölge ve hatta dünya başka bir yer olurdu.
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.