Gülümse
Aynı dönemin içinden çıktılar ama aynı yolu seçmediler. Biri silaha yöneldi; o ise baştan itibaren PKK’nın silahlı mücadelesine karşı durdu. Aynı meselenin içindeydi ama yöntemi farklıydı: siyaset, söz ve demokratik mücadele.
Bu yüzden hep arada kaldı. Devlet için muhalifti, PKK için ise yeterince “radikal” değildi. Silahı reddetmenin bedelini sürgünle ödedi. Yıllarca uzak kaldı ama çizgisini değiştirmedi.
Onun hikâyesi, aynı yerden doğup başka bir yolu seçmenin hikâyesidir:
kurşunun değil, kelimenin tarafında kalmanın.
*
Bazı insanların adı yoktur ilk bakışta. Bir cümlede, bir bakışta, bir susuşta tanırsın onları. Gürültünün içinde değil, tam tersine, gürültüye direnerek var olurlar. Kalabalıkların slogan attığı yerde onlar susmayı seçer; çünkü bilirler ki bazen susmak, bağırmaktan daha ağır bir sözdür.
Bu topraklarda bir dönem herkesin eline bir şey tutuşturulmak istendi: kimine öfke, kimine korku, kimine silah. İnsanların birbirine bakışı değişsin, kardeş kardeşi tanımasın diye. İşte tam o zamanlarda bazıları vardı… “Hayır” dedi. Ama o hayır, sıradan bir itiraz değildi. Bedeli olan bir hayırdı. Yalnızlığa, sürgüne, unutulmaya yazılmış bir hayır.
O, silahın konuştuğu bir dönemde kelimeyi savundu. Kurşunun hüküm sürdüğü bir çağda cümlenin gücüne inandı. Çünkü biliyordu: silah susturur ama anlatamaz; kelime ise yarayı da gösterir, merhemi de.
İlk dönemlerin o karanlık ve sert ikliminde, henüz her şey bu kadar keskinleşmemişken, yönünü başka bir yere çevirdi. Şiddetin kaçınılmaz olmadığını, başka bir yolun mümkün olduğunu söyledi. Bu, o günlerin diliyle neredeyse anlaşılmaz bir şeydi. Çünkü herkes ya taraf oluyordu ya da yok sayılıyordu. O ise üçüncü bir yolu savundu: aklın, vicdanın ve barışın yolu.
Bu yüzden sürgün başladı.
Sürgün sadece coğrafya değiştirmek değildir. Sürgün, dilinin yankısız kalmasıdır. Yazdığın şeyin kendi toprağında okunamaması, söylediğin sözün en çok ulaşması gereken yerlere ulaşamamasıdır. Ama o yazmaya devam etti. Çünkü yazmak onun için bir meslek değil, bir varoluş biçimiydi.
Yıllar geçti. Ülkeler değişti. İsimler unutuldu, sloganlar eskidi, ideolojiler yıprandı. Ama bazı cümleler kaldı. Çünkü onlar zamana değil, insana yazılmıştı.
Ve bir gün…
Bir şarkı çıktı ortaya.
Ne politikti ne slogan. Ne öfke vardı içinde ne de hesaplaşma. Sadece insan vardı. Yorgun ama umutlu, kırılmış ama hâlâ gülümseyebilen bir insan.
İşte o şarkı, aslında onun bütün hayatının özeti gibiydi. Silaha ne karşı duruşunun, sürgünün yalnızlığının, sağduyulu muhalefetinin, incinmiş ama teslim olmamış kalbinin bir damıtılmış hali.
Kim olduğunu bilmeden dinlediğimiz, belki de en çok içimize işleyen sözlerden birini o yazmıştı:
“Gülümse, hadi gülümse, bulutlar gitsin. Yoksa ben nasıl yenilenirim…”
Bir halkın yarasına kelimeyle dokunmaya çalışan, şiddete karşı kalemi savunan, sürgünde bile umudu terk etmeyen o adamın adı:
Kemal Burkay’dı.
İklim değişir, Akdeniz olur. Gülümse.”
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.