KKTC’de “yanlış” denen şey Nobel aldı

Yayın Tarihi: 14/10/26 08:15
okuma süresi: 8 dak.

Bir süre önce CTP, İstatistik Kurumu’nun ayrıntılı fiyat verilerine erişim talep etti ve bu verileri inceledi. Gördükleri şey onları şaşırttı: Pek çok ürünün fiyatı aylarca değişmiyordu. Vardıkları sonuç da netti: Veriler yanlış olmalıydı.

O dönem bu yaklaşıma itiraz ettim. Fiyatların aylarca değişmemesi bir hata değil, iktisadın en iyi bilinen olgularından biriydi: Fiyatlar yapışkandır. Dünyanın her yerinde, mikro fiyat verilerine bakan herkes aynı şeyi görür.

Elbette, aylarca değişmeyen fiyatlar bazen ölçüm sorunlarına da işaret edebilir. Bunu ayırt etmenin yolu, fiyat değişimlerinin sıklığına, büyüklüğüne ve hangi ürünlerde görüldüğüne bakmaktır. Ama “fiyat değişmiyor, demek ki veri yanlış” çıkarımı, iktisadın en temel bulgularından birini görmezden gelmek demektir.

Bu hafta İsveç’ten gelen haber, o “yanlış”ın modern makro iktisadın tam merkezinde durduğunu bir kez daha gösterdi. Nobel İktisat Ödülü, Stanford’dan Robert Hall ile Columbia’dan Michael Woodford’a verildi. Gerekçe: “makroekonomik istikrarın mikroekonomik temelleri.”

Mikro temeller. Yani tam da CTP’nin baktığı, ama yanlış okuduğu şey.

Bunu bir hesaplaşma için yazmıyorum. Yazıyorum, çünkü bu küçük olay, dünyada çoktan bilinen temel ekonomik gerçeklere ne kadar uzak olduğumuzu gösteriyor. Ve bu mesafe, enflasyonumuzu nasıl anladığımızı da etkiliyor. Ama bir bakıma umut verici: Bu kadar temel şeyleri bile doğru okumadan bugüne gelebildiysek, doğrusunu bildiğimizde neler yapabileceğimizi düşünün. Potansiyelimiz yüksek.

Bir dondurma menüsü

Nobel komitesi ödülü açıklarken ekrana ilginç bir görsel yansıttı: bir dondurmacının menüsü. Komite üyesi iktisatçı Timo Boppart’ın sorusu basitti: İşletmeler fiyatlarını nasıl belirler? Cevap da aynı derecede basitti: Dondurmacı, fiyatlarını her gün değiştirmez. Bütün bir sezon için belirler.

İşte “yapışkan fiyat” bu. Ve bu küçük görünen ayrıntının büyük sonuçları var.

Bunu ilk fark edenlerden biri, 18. yüzyılda David Hume’du. 1752'de yazdığı “Para Üzerine” adlı denemede, paranın artmasının ekonomiyi canlandırdığını, ama bunun yalnızca bir ara dönemde geçerli olduğunu söyler: paranın el değiştirmesiyle fiyatların yükselmesi arasındaki dönemde. Hume’un o birkaç cümlesi, bu yılın Nobel’inin ve bütün modern merkez bankacılığının temelinde yatar.

Nobel komitesinin dondurma örneğiyle devam edelim.

Merkez bankası para basar ve halka dağıtır. Cebinde daha çok para olan, daha çok dondurma alır. Dondurmacının fiyatları sezon boyunca sabit olduğu için, kısa vadede herkes daha çok dondurma yer. Genişletici para politikası tam olarak bu: Fiyatlar yapışkan olduğu için, para basmak kısa vadede gerçekten işe yarıyor gibi görünür.

Mutlu halk, mutlu lider. Merkez bankası para basmaya devam eder.

Türkiye’de “nas” adıyla anılan düşük faiz politikasının temelinde de bu anlayış vardı: Para ucuz kalırsa ekonomi büyür, herkes kazanır. Kısa vadede gerçekten de öyle göründü.

Ama dondurmacının önünde kuyruklar uzar. Yeni sezon geldiğinde, artan talebe ve artık beklediği yeni para basımına karşılık, fiyatlarını her zamankinden daha çok artırır. Diğer dondurmacılar da aynısını yapar. Ertesi sezon bir daha.

İşte enflasyon böyle doğar. Hume’un “ara dönem”i biter, geriye yalnızca yükselen fiyatlar kalır.

Woodford’un katkısı

Woodford’un yaptığı, bu hikâyeyi modern bir çerçeveye oturtmak oldu. Yapışkan fiyatları, geleceği düşünen hanehalkları ve firmalarla birleştirdi ve şunu gösterdi: Para politikasının asıl gücü, bugünkü faiz oranında değil, insanların gelecekteki faiz ve enflasyona dair beklentilerinde yatar.

Dondurmacı fiyatını bir sezon için belirlediğine göre, bugün vereceği karar, önümüzdeki aylarda enflasyonun ne olacağına dair beklentisine bağlı. Merkez bankası enflasyonu düşük tutacağına inandırabilirse, dondurmacı fiyatlarını ölçülü artırır ve enflasyon gerçekten düşer. İnandıramazsa, en sert faiz artırımı bile geç kalır.

Bu yüzden Woodford’a göre iyi bir merkez bankası, günü kurtarmaya çalışan değil, kurallı, öngörülebilir ve güvenilir davranan bir kurumdur. Bugün pek çok merkez bankasının uyguladığı enflasyon hedeflemesi ve “ileriye dönük yönlendirme”, yani merkez bankasının gelecekte ne yapacağını önceden açıklaması, büyük ölçüde bu fikirlerin ürünü. 2008 krizinden sonra ABD Merkez Bankası, faizleri sıfıra indirdikten sonra bile ekonomiyi canlandırmak için faizleri uzun süre düşük tutacağını açıkladı. Bu, Woodford’un çerçevesinin doğrudan bir uygulamasıydı.

Kısacası: Enflasyonla mücadelede asıl savaş, beklentiler üzerinde verilir. Ve beklentiler, güvenle yönetilir. Yüksek enflasyon bir kez yerleştiğinde, şok geçse bile kendiliğinden gitmez; bir hafızası var.

Nobel komitesi orada durabilirdi. Yapışkan fiyatlar ve beklentiler, tek başına bir Nobel’i hak ediyordu. Ama durmadı. Beklentiler sonuçta fiyatlarla ilğili. Fiyatlar ise, onları kimin, ne kadar talep ettiğinden bağımsız anlaşılamaz.

Bence, komite, bu yüzden ödülü, özelde tüketimi, genelde talebi modelleyen Robert Hall’la paylaştırdı. Ben bunu açık bir mesaj olarak okudum: Fiyatlar, talep olmadan anlaşılamaz. Bu, sıradan görünen ama çok sık unutulan bir gerçek.

Hall’un en bilinen katkısı, “kalıcı gelir hipotezi”ni beklentilerle birleştirmesidir. Fikir basit: İnsanlar geleceği düşünür. Tüketim kararlarını bugünkü gelirlerine göre değil, uzun vadede bekledikleri gelire göre verirler. Geçici bir gelir artışı, tüketimi pek değiştirmez; insanlar bu parayı biriktirir. Tüketimi kalıcı olarak değiştiren, kalıcı olduğuna inanılan gelir artışlarıdır.

Şimdi kendimize bakalım.

Benim tahminlerime göre, 2022'den bu yana ekonomiye dışarıdan her yıl yaklaşık 800 milyon dolar ülke ekonomisine giriyor. KKTC ölçeğinde bu, inanılmaz bir rakam. Tüketim de benzer şekilde astronomik arttı. Kiralar, konut fiyatları ve hizmetler, Türkiye’den bağımsız olarak yükseldi. Normal koşullarda, bu ölçekte bir talep patlaması herhangi bir merkez bankacının uykularını kaçırırdı. Bizde kimsenin uykusu kaçmadı. Biz hâlâ “enflasyon Türkiye’den geliyor” demekle yetiniyoruz. Oysa enflasyonumuzun bir kısmı ithal, bir kısmı ise yerli.

KKTC’nin kendi para politikası yok. Ama talebi etkileyen araçlar, yani maliye politikası, konut ve imar politikası, kamu harcamaları, veri ve şeffaflık, bizim elimizde.

Asıl ilginç olan ise şu: Bu para tüketim alışkanlıklarını bu kadar değiştirdiyse, Hall’un mantığıyla, halkımızın en azından bir kısmı bu gelir artışının kalıcı olduğunu düşünüyor olabilir.

Nitekim Müteahhitler Birliği Başkanı, siparişlerin 2026 itibarıyla biteceğini açıkladı. Artan gelirin büyük kısmı kalıcı değil; bir dönemin, bir dalganın ürünü.

Bir yanda geçici bir gelir dalgasıyla değişen tüketim alışkanlıkları, diğer yanda sona ermekte olan bu dalga. Hall’un teorisiyle KKTC’deki tüketim davranışı arasındaki bu gerilimin nasıl sonuçlanacağını, bir iktisatçı olarak çok merak ediyorum. Bir vatandaş olarak ise endişeyle izliyorum.

Ekonomide en pahalı hatalar, geçici olanı kalıcı sanınca yapılır. Verinin de garip bir huyu var: Biz onu doğru okuyana kadar sopayı elinden bırakmaz.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

John Smith20/10/26 18:21
Siz önce fiyat yapışkanlığı ile hatalı bile isteyerek sabit tutalan fiyatların ayrımını yapınız. Burada yanlı olarak veriler sunuyorsunuz. Yazılarınızı takip ediyordum ama evet yanlı söylemlerinizden artık takip etmeme kararı aldım. Uzaklardan buraları manipüle etmemenizi tavsiye ederim.

Diğer Prof. Dr. Engin KARA yazıları