İki katır, bir fener
Bu gidişle Cardiff'te hukuk fakültesinin kapısını çalacağım. Elimde yazdığım yazı:
"Bir bakar mısınız, bu soruda bir yanlışlık mı var?"
"Bunu neden bize soruyorsun?"
"Bizde herkes liyakatten söz ediyor. Ben de bir soru sordum, cevap alamadım. Acaba sorum yeterince liyakatli değil mi diye düşündüm."
Sonra bir kapı daha çalacağım. Bir kapı daha... Sonra Bristol, Bath, Exeter... Önce South West'teki üniversiteleri bitiririm. Sonra sıra Londra'ya gelir belki.
Bu hâlimle Nietzsche'nin elinde fenerle meydan meydan dolaşan adamına benzediğimin farkındayım. O Tanrı'yı arıyordu.
Benimki daha mütevazı: sorduğu soruya cevap arıyorum sadece.
Sorum şu: Bu kadar hayati bir konuda Anayasa Mahkemesi'nin karar vermesine neden izin verilmedi? Aylardır beklediğimiz cevap, neden bir sabah geri çekildi?
Üniversitelerin hukuk fakültelerinin kapılarına dayanmadan önce, gelin Larnaka'ya gidelim. Belki bu sessizliğin kaynağını orada tespit ederiz.
Yıl 1878, temmuz ayı. İngiltere'den yetkililer, adayı Osmanlı'dan teslim almak için kıyıya yaklaşır. Karaya çıkarlar; nedense hep, İsa'nın, ölümden dirilttiği, arkadaşı St. Lazarus'un kilisesinin önünden geçtiklerini hayal ederim. Lefkoşa'ya doğru ilerlerler. Kafilenin başında Amiral Lord John Hay. Yanında iki katır; katırların sırtında, yeni basılmış İngiliz altı penilikleriyle dolu çuvallar.
Bu hikayeyi ilk kez yıllar önce yerel bir gazetede okumuştum. Orada aşağı yukarı şöyle anlatılıyordu: İngiltere adaya gelirken yanında para getirmiş, halka dağıtmış ve tek bir çatışma yaşanmadan adayı teslim almış. Hikaye, malum tezi desteklemek için anlatılıyordu: "Bu toplumdan bir şey olmaz."
Hikaye aklımda kaldı; sonuç beni ikna etmedi. Geçenlerde olayın peşine düştüm, dönemin kaynaklarına gittim.
Katırlar doğru, altı penilikler doğru. Yanlış olan, paranın kime gittiği.
Parayı alan halk değildi. Osmanlı yönetiminin aylardır maaşını ödeyemediği yönetici kesimdi. Olaydan bir yıl sonra, 1879'da British Cyprus kitabını yayımlayan William Hepworth Dixon planı açıkça yazıyor: Lord Hay, daha Lefkoşa'ya varmadan haber salar: eski yönetimden kalan maaş borçları ödenecektir. Aylardır maaş alamayan bir memur, parasını ödemeye gelen yeni otoriteye neden karşı çıksın? Para şehre ulaştığında Dixon etkiyi iki kelimeyle özetliyor: ‘anında’ ve ‘sihirli’.
Satın alınan halk değildi. İkna edilen, yönetici kesimdi.
"Bu toplumdan bir şey olmaz." tezinin bir de iktisadi gerekçesi vardı: halk fakirdi. Neden fakirdi? Çalışmadığı için, deniyordu.
Doğru değil.
Halk üretiyordu: buğday, arpa, pamuk, üzüm, kumandarya, harnup, zeytin... Bunlar ihraç edilen ürünlerden bazıları. Fakirliğin sebebini üretmemekte aramak doğru değildi. Ağır vergi yükü bunun önemli nedenlerinden biriydi. Neredeyse alınan nefese bile vergi vardı; neye vergi konduğunu bir gün ayrıca yazarım. Osmanlı'nın sistemi katıydı ama çürümüştü de; kurallar kâğıt üzerinde iyi, uygulama görevlilerin insafındaydı. İngiltere gelince tahsilatı çok daha sistemli hâle getirdi.
Bir fikir vermesi açısından: Osmanlı'nın son yıllarına ait hesapları sterline çevirdiğinizde, adanın yıllık gelirini kabaca 120 bin sterlin civarında düşünebilirsiniz. İngiliz yönetiminin daha ilk yıllarında ise Parlamento'da Kıbrıs'ın yıllık geliri 170–177 bin sterlin civarında konuşuluyordu. 1879–80 için belirtilen rakam 174 bin sterlindi; bunun 96 bin sterlini Osmanlı'ya yapılacak ödemeye ayrılmıştı.
Rakamları bire bir karşılaştırmak mümkün değil; hesaplama ve tahsilat yöntemleri farklıydı. Ama tablo bir fikir veriyor: yeni yönetim, aynı adadan çok daha fazla gelir topluyordu.
Sizi daha fazla rakama boğmak istemiyorum. Özet şu: Kıbrıslı üretiyordu, vergisini ödüyordu; üretilen değer başkasının kasasında birikiyordu.
İmparatorluklar biraz da böyle çalışır. Merkeze gelir lazımdır; çevrenin ne kadar geliştiği çoğu zaman ikinci plandadır. Kıbrıs gelir üretiyordu ama halk fakirdi, eğitim imkânları sınırlıydı, altyapı yetersizdi. Üretilen değerle o değeri üreten insanın hayatı arasında büyük bir mesafe vardı.
İmparatorluklar gider. Ama ihmal ettikleri toplumların üzerinde bıraktıkları izler, onlardan çok daha uzun yaşayabilir.
Fakirliğin teşhisi halka konmuştu. Oysa hastalık, üretilen değerin nasıl yönetildiğindeydi.
Başta cevabını aradığım iki sorunun önemi de burada ortaya çıkıyor. Değerin nereye gittiğini, kararın nerede alındığını sormazsanız, faturayı halkın karakterine kesersiniz. Dün öyle oldu.
Döndük dolaştık, yine aynı sisteme geri döndük.
Bugün de kimse bu topluma gelip "ikna olun" demiyor. Gerek yok. İhale açılmıyor, süre yirmi beş yıl belirleniyor, mahkemeye giden soru geri alınıyor. Ve bu hattan çeyrek asır boyunca üretilecek değer, yine başka bir kasada birikecek. Halk yine denklemin dışında; karar yine yönetenlerin masasında. Hukuk, Anayasa, Meclis... her şey kılıfına uyduruluyor.
Ve sessizlik...
1878'de maaşı ödenmeyen siyasi elitin mazereti vardı. Bugünkülerin maaşı ödeniyor. Hem de — en son hesapladığımda — ayda 8.500 sterlin. Dünyanın en çok kazanan siyasileri arasındalar.
Katırlar değişti, yöntem değişti. İlişki değişmedi.
Bir toplumun bağımsızlığı yalnız bayrağıyla ölçülmez; onu yönetenlerin güç karşısında ne kadar bağımsız kalabildiğiyle de ölçülür. Bu ölçünün sınavı böyle günlerde yapılır.
Hatırlayın: soru, öfkenin doruğa çıktığı günlerde Anayasa Mahkemesi'ne götürüldü. Meydanlar sakinleşti, gündem değişti. Sonra bir sabah, sessizce geri çekildi.
Soru sorulmuştu. Cevap verilmeden geri alındı.
Fenerim iki soru:
Bu kadar hayati bir konuda Anayasa Mahkemesi'nin karar vermesine neden izin verilmedi?
Aylardır beklediğimiz cevap, neden bir sabah geri çekildi?
Bu soruların cevabı ne Cardiff'te ne de Londra'da.
Cevap Lefkoşa'da olmalı.
Kermiya'da.
Yeni yapılan camiyi geçince hemen sağda.
Külliye'de.
Feneri de o cevap gelene kadar söndürmeye niyetim yok.
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.