Mutluluk ve mülkiyet
“Il faut imaginer Sisyphe heureux.”
Camus, Sisifos Söyleni’ni bu cümleyle bitirir: Sisifos’u mutlu düşünmeliyiz.
Bu köşeyi düzenli okuyanlar Sisifos’u iyi tanır. Kaya tepeye varmadan geri yuvarlanır, Sisifos her seferinde yeniden başlar. Bu kez hikâyenin sonuna bakmak istiyorum. Camus’ye göre Sisifos’un mutluluğu, kaderinin bilincinde olmasındadır.
Dünyanın en büyük ekonomilerinden birinde yaşıyorum. Ama Kuzey Kıbrıs’a her gittiğimde gördüğüm zenginlik, burada gördüğümden fazla. Yeni siteler, villalar, lüks arabalar. Oysa bu zenginliği kuranların bir kısmı bugün Avrupa’ya gidemiyor. Kimi, çocuğunun mezuniyet törenine katılamadı. Önce yabancı alıcılar, sonra müteahhitler, ve emlakçılar.
Aklımdan hep aynı soru geçer: Çocuğunun mezuniyetine gidemedikten sonra, bu zenginlik neye yarar?
Kaya her seferinde biraz daha yukarı itiliyor; her seferinde geri yuvarlanıyor.
“İş insanlarımızı mutlu düşünmeliyiz” diye geçiririm içimden. Ama zor.
Çözüm hep başkasında
Halkın Partisi Genel Başkanı Kudret Özersay, geçen hafta bu gazetede hükümete seslendi: KKTC’nin verdiği tapuya sahip çıkın, Türkiye’yi harekete geçirin, diplomasi seferberliği başlatın.
Bu sözleri okurken Rauf Denktaş’ı hatırladım. Denktaş sık sık şunu söylerdi: ‘Türkiye büyük devlettir; dünya devletleriyle konuşsun, sorunu çözsün’. Özersay’ın önerisini de bu çerçevede okumak mümkün. Çözüm, hep bizim dışımızda bir yerde.
1964'ten bir manşet
1960'larda yaşananları daha iyi anlamak, üzerindeki sis bulutunu dağıtmak istiyorum. Bu yüzden son haftalarda o dönemin gazetelerini okuyorum. Milliyet’in 19 Nisan 1964 tarihli sayısının manşeti şöyle: “Federasyon tek hâl yoludur. Başbakan İsmet İnönü, BM arabulucusu Sakari Tuomioja’ya Kıbrıs için tek çarenin federasyon olduğunu söylüyor. Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin ise Türkiye için “realist” çözümü şöyle tarif ediyor: “Coğrafi ayırım ve mahalli muhtariyet esasları üzerine bina edilmiş federasyon.”
Tarih 1964. Yani 1974'ten on yıl önce.
Bağlamı unutmamak gerekir: Aralık 1963 olaylarının üzerinden birkaç ay geçmişti, Kıbrıslı Türklerin önemli bir kısmı yerinden olmuştu. Erkin’in önerisi bir güvenlik kaygısının ürünüydü. Ama bir önerinin nedeni ne olursa olsun, sonuçları da vardı. Coğrafi ayırım, insanların yer değiştirmesi demekti. İnsanlar yer değiştirince geride evler, tarlalar, dükkânlar kalır. Mülkiyet sorununun tohumları, bu modelin içinde en başından vardı.
Daha ilginci, Denktaş’ın hazırladığı anayasa bile, 159(4). maddesiyle, 1974 öncesi hak sahiplerinin taleplerini ve tazminatı kabul ediyordu. Aslında bu çok da şaşırtıcı değil: Denktaş, Londra’da hukuk eğitimi almış bir hukukçuydu ve uluslararası hukukun mülkiyete nasıl baktığını biliyordu. 1994'te DP–CTP koalisyonu, İTEM Yasası’nda yaptığı değişikliklerle bu dengeyi bozdu: 159. madde kapsamındaki taşınmazların mülkiyetini özel kişilere devretmenin yolunu açtı ve kesin tapu (koçan) verilmeye başlandı. Bu bir hataydı. Uluslararası hukukun bu tapuları tanımayacağı, anayasanın kendisinden belliydi. Koalisyon, ertelenmiş bedeli vatandaşın üzerine yükledi. Geçici olanı kalıcı yaptı.
Amacım geçmişle hesaplaşmak değil, geçmişten ders çıkarmak. 1964'te kararları verenler, kendi koşullarında, kendi korkularıyla karar verdiler. 1994'teki karar ise bir korkunun değil, popülist bir tercihin ürünüydü. Ama bugün asıl soru, kimin hata yaptığı değil; bu hataların bedelini kimin, nasıl ödeyeceği. Coğrafi ayırım 1964'te bir öneriydi. Bugün ise yaşadığımız gerçeklik.
Kaya kimin elinde?
Türkiye hükümeti ya da KKTC hükümeti, Avrupa’daki mahkemelerin kararlarını ortadan kaldıramaz. Diplomasiyle kayayı yukarı itmeye devam edebilir, o kadar.
Solda, eski müzakereci Özdil Nami, Rum tarafı anlaşma istemiyorsa boşanmak zorunda kalacağımızı söylüyor. Sağ, çözümü Ankara’da arıyor; sol, boşanmada.
İkisinin de cevap veremediği soru aynı: Çocuğunun mezuniyetine gidemeyen o baba, yarın sabah ne yapacak?
Haklardan başlamak
Bu köşede haftalardır aynı şeyi söylüyorum: Dünyanın tanıdığı devlet, Kıbrıs Cumhuriyeti’dir. Kıbrıslı Türklerin vatandaşlık hakları da, güneydeki mülkleri üzerindeki hakları da, Avrupa’da serbestçe dolaşma hakları da bu hukuki çerçevede tanınıyor. Özersay’ın şikâyet ettiği, güneydeki Kıbrıslı Türk mallarının tazminatsız kullanılması meselesinde de hak aramanın yolu bu hukuktan geçiyor. Mesele, bu gerçeklik içinde Kıbrıs Cumhuriyeti’ni bütün yurttaşları için daha iyi işleyen bir devlete dönüştürmek.
Mülkiyet sorununun kendisi için de bir yol var. Bir takas önerisini daha önce hem Kıbrıs Postası’nda hem de güneyde İngilizce yayımlanan Cyprus Mail gazetesinde yazdım. Model, Tayfun Sönmez, Utku Ünver ve Alvin Roth’un böbrek değişimi sistemine dayanıyor: Birbirinin eski mülkünde yaşayan aileler, gönüllü döngüler ve zincirlerle, yer değiştirmeden oturdukları evin tapusuna kavuşabiliyor. Kimse zorlanmıyor, kimse kaybetmiyor; değer farkları bir tazminat fonundan kapatılıyor. Amaç geçmişi geri getirmek değil, geçmişin yarattığı sorunları çözmek.
Buna şöyle bir itiraz gelebilir: Peki, yıllarca süren müzakerelerde elde ettiğimiz kazanımlar?
Masada konuşulanları değil, bugün elimizde olanları soruyorum. Kıbrıslı Türklerin bugün elindeki en somut ve belki de tek kazanım, Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportu. O da müzakerelerden değil, Kıbrıs Cumhuriyeti yurttaşlığından geliyor.
Bence doğru yol, önce haklardan başlamak, sonra sahadaki gerçeklikle uzlaşmak. Başlangıç noktası, 1960'ta kurucu ortağı olduğumuz Kıbrıs Cumhuriyeti ve o ortaklığın bize tanıdığı haklar. Uzlaşılacak olan ise insanların bugün yaşadığı yerler, kurdukları hayatlar ve el değiştirmiş mülkler. Takas önerisi tam da bunun için. 1960 düzeninin aslında bir federasyona ne kadar yakın olduğunu başka bir yazıda ele alacağım.
Mevcut siyasi anlayış ise tersini yapıyor: Var olan siyasi düzenden başlıyor, sonra dünyayı onu kabul etmeye ikna etmeye çalışıyor. Altmış yıldır kayayı böyle itiyoruz. Ve kaya her seferinde uluslararası hukuka çarpıp geri yuvarlanıyor.
1964'te önce coğrafya düşünüldü; hukuk ve haklar sonraya bırakıldı. Bugün tersini yapamaz mıyız? Önce uluslararası hukuktan ve haklarımızdan başlayıp, coğrafi gerçeklikle nasıl uzlaşacağımızı konuşamaz mıyız?
Başka türlü olabilirdi. Böyle oldu. Ama bundan sonrası başka türlü olabilir.
Önerdiğim şey popülist bir vaat değil. Mütevazı, ama daha değerli bir şey: Çocuğunuza bırakacağınız mirasın, onu bir gün uluslararası hukuk karşısında suçlu durumuna düşürmemesi. Mülkiyeti bir nesne olarak değil, bir haklar demeti olarak görmek gerek: kullanma, devretme, miras bırakma hakkı. Perulu iktisatçı Hernando de Soto, hukuken tam tanınmayan mülke “ölü sermaye” der: Vardır, ama tam olarak işlemez. Kuzeydeki zenginliğin önemli bir kısmı, bu anlamda ölü sermaye. Mülkiyeti mutluluğa dönüştüren, tapunun kendisi değil; o tapunun dünyada tanınmasıdır.
Sisifos’un başka seçeneği yoktu. Çocuğunu Avrupa’da okutup kendisi Avrupa’ya gidemeyen iş insanlarımızın ise var. Belki de aynı kayayı neden hâlâ ittiğimizi ilk sorgulayacak olanlar da onlardır.

Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.