Bu memleketten bir şey olur mu?

Yayın Tarihi: 28/10/26 09:41
okuma süresi: 5 dak.

1970’te iktisatçı Albert Hirschman küçük ama etkili bir kitap yazdı: Çıkış, Ses ve Sadakat. Sorusu basitti: Bir kurum ya da bir devlet kötüye gittiğinde, içindeki insanlar ne yapar?

Üç seçenek var. Bırakıp gidersiniz. Kalıp itiraz eder, değişim istersiniz. Ya da “bir gün düzelir” diye bekler, sabredersiniz.

Hirschman’ın önemli tespitlerinden biri şuydu: Gitmek kolaylaştıkça ses zayıflayabilir. Çünkü gitme imkânı olanlar ayrıldığında, geride değişim talep edecek daha az insan kalır.

Gitmek her zaman fiziksel değil. İnsan bulunduğu yerde kalıp da gidebilir. Oy vermez, gazete okumaz, toplantıya katılmaz. Bizde bunun adı küsmektir. Bedenen buradayız ama zihnen çoktan gitmişiz. Bazen insan memleketini değil, onun değişebileceğine dair inancını terk eder.

Bu içsel göçün sloganını hepimiz biliriz: “Bu memleketten bir şey olmaz”.

Leipzig, 1989

1989 baharında Macaristan, Avusturya sınırındaki tel örgüleri sökmeye başladı. Yaz boyunca on binlerce Doğu Alman, Batı’ya geçebilmek umuduyla Macaristan’a gitti. Eylülde sınır açılınca büyük bir göç başladı.

Doğu Alman yönetimi başlangıçta bu gidişlerin muhalefeti zayıflatacağını düşünmüş olabilir. Giden her muhalif, geride bir sorun eksik demekti.

Ama Leipzig’de başka bir şey oluyordu.

Şehrin merkezindeki Nikolai Kilisesi’nde yıllardır her pazartesi barış duaları yapılıyordu. O sonbahar, dualardan çıkanlar sokaklara yürümeye başladı. Gösterilerde iki slogan duyuluyordu. Bir grup “Wir wollen raus!” diye bağırıyordu: Gitmek istiyoruz. Diğerleri ise “Wir bleiben hier!” diyordu: Biz burada kalıyoruz.

Hirschman’ın çıkış ile ses arasında tarif ettiği gerilim, Leipzig sokaklarında ete kemiğe bürünmüştü. Birileri gitmek istiyordu, diğerleri kalıp değiştirmek.

9 Ekim akşamı yaklaşık 70 bin kişi Leipzig sokaklarına çıktı. Korku büyüktü. Daha dört ay önce Pekin’de Tiananmen gösterileri kanla bastırılmıştı. Leipzig’de de herkes müdahale bekliyordu.

Ama o gece güvenlik güçleri kalabalığa saldırmadı. İnsanlar ellerinde mumlarla yürüdü. Sonraki haftalarda gösteriler büyüdü, bir slogan bütün ülkeye yayıldı:

“Wir sind das Volk!” Halk biziz.

Bir ay sonra, 9 Kasım’da Berlin Duvarı açıldı.

Hirschman, 1993’te Doğu Almanya’da yaşananlardan hareketle kendi teorisini yeniden gözden geçirdi. Gitmek, kalanların sesini mutlaka kısmamıştı. Tersine, kitlesel göç rejimin krizini görünür kılmış, protestolarla birlikte değişim baskısını artırmıştı.

Gitmek ve konuşmak, birbirini zayıflatmak yerine birbirini güçlendirmişti.

Bu memleket bizim

Leipzig’de yaşananlar bana 2003 Lefkoşa’sını hatırlatıyor.

2002'nin son günlerinde ve 2003'ün ilk aylarında on binlerce Kıbrıslı Türk meydanlara çıktı. Soğuk kış akşamlarında aynı cümleyi tekrarladılar: “Bu memleket bizim.”

Leipzig’deki “Halk biziz” ne demekse, bu da biraz oydu. Gitmek değil, kalmak. Susmak değil, konuşmak. Kendi geleceğinde söz sahibi olmak.

Ama bizim hikâyemiz maalesef farklı bitti. 2003'te İnönü Meydanı'nı dolduranlar, kendi geleceklerini ellerine almak istiyordu. Yirmi üç yıl sonra nasıl oldu da kendimizi Külliye'nin kapısında bulduk?

Mesele yalnızca bir bina değil. Külliye, kendi geleceğinde söz sahibi olma iddiamızla bugün geldiğimiz nokta arasındaki mesafeyi simgeliyor.

Daha da ilginci, o gün meydanları dolduranlara umut veren siyasi parti, önce Külliye'ye karşı çıktı, ardından “Külliye evimiz” söylemini benimsedi. Bugün ise anketlerde yeniden umut olarak görünüyor.

Hirschman'a göre sadakat, insanı gitmekten alıkoyabilir; kalıp itiraz etmesini, değişim istemesini sağlayabilir. Ama sadakat soru sormanın yerini aldığında, değişimin değil, değişmemenin güvencesine dönüşebilir.

Bir siyasi parti geleceğe dair ne yapacağını anlatmadan da desteğimizi alabiliyorsa, neden anlatsın? Biz sormuyorsak, neden cevap versin?

Bakalım bu sefer kendimizi hangi kapının önünde bulacağız.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Diğer Prof. Dr. Engin KARA yazıları