Renate Reinsve susunca

Yayın Tarihi: 08/11/26 07:30
okuma süresi: 8 dak.
A- A A+

İtiraf edeyim: Filmin ne hakkında olduğunu bilmiyordum. Her zaman gittiğim sinemada ön gösterimin afişinde Renate Reinsve’yi görünce bileti aldım. Dünyanın En Kötü İnsanı’ndan beri hayranlıkla izlediğim bir oyuncu. Canlandırdığı kadınlar ne istediklerini, ne düşündüklerini bazen kendileri de tam bilmez; bir bakışıyla, anladığınızı sandığınız karakteri yeniden düşünmek zorunda kalırsınız.

Bu kez de öyle olmasını bekliyordum. Ama karşımda sakin, inançlı, kendini geri planda tutan bir kadın buldum. Başını biraz öne eğiyor, pek itiraz etmiyor. Devlet üzerine gelmeye başladığında da duruşu pek değişmedi. Sanki karşısındaki otorite değişmiş, ama onun otoriteyle ilişkisi aynı kalmıştı.

Film, Cristian Mungiu’nun Fjord’u; İngiltere’de 13 Kasım’da vizyona giriyor. Rumen ve Norveçli evangelist bir çift, beş çocuklarıyla Norveç’te, bir fiyortun kıyısındaki küçük bir kasabaya yerleşiyor. Kasaba onları sıcak karşılıyor.

Sonra bir gün okulda öğretmenler, çocukların vücudunda morluklar fark ediyor. Morlukların nereden geldiği film boyunca hiçbir zaman tam olarak netleşmiyor. Ama sorgulandıklarında çocuklar, yaramazlık yaptıklarında anne babalarının bazen tokat attığını anlatıyor. Dil sorunlarının da gölgesinde baba, yanında bir avukat olmadan polise ifade veriyor. Çocuklar şaşırtıcı bir hızla ailelerinden alınıyor.

Buraya kadar devletin müdahalesine itiraz etmek zor. Çocukların korunması gerekiyor; böyle kurumların varlığını, iyi işleyen bir toplumun göstergelerinden biri sayıyorum.

Ama filmi izlerken kendimi giderek ailenin yanında buldum. Anne babanın yaptıklarını doğru bulduğumdan değil; çocuklara vurulmasını kültürel ya da dini gerekçelerle mazur gördüğümden hiç değil. Çocuklara vurmanın kabul edilemez olması başka, buna karşı nasıl bir müdahalenin gerekli olduğu başka. Birincisinde tereddüdüm yoktu. İkincisinde ise müdahalenin boyutu, çocukların ailelerinden koparılması içime sinmiyordu.

Kendime şunu sorarken buldum: Devlet çocukları korumak için ne kadar ileri gidebilir?

Üstelik karşımızda gelenekleri ya da milliyetçi değerleri dayatan bir devlet yok. Çocuk haklarını, çağdaş ve ilerici değerler adına koruyan bir devlet var. Bunlar benim de savunduğum değerler. Ama bir amacın doğru olması, o amaç uğruna kullanılan her aracı haklı kılar mı?

Belki de, fark etmekte en çok zorlandığımız otoriter eğilim, kendi değerlerimizi savunan devletin gücünü aşırı kullanmasıdır.

Nacak

Filmde bir sahne aklımdan çıkmıyor. Baba odun kırarken karısı, elinden gelen her şeyi yaptığını söylüyor. Adam öfkeyle nacağı bütün gücüyle kütüğe indiriyor; artık işlerin onun yöntemiyle yürüyeceğini söylüyor.

Kütük ikiye bölünüyor.

O an, o öfkeyi ben de hissettim. Çocukları elinden alınmış, karşısında ne yaparsa yapsın yenemeyeceği bir güç bulan bir babanın öfkesini. Ama elindeki nacağı da gördüm. Öfkesini anlıyordum; o öfkenin nereye varabileceğinden de korkuyordum.

Bir başka sahnede baba avukatına itiraz ediyor. Avukat, fazla saldırgan davrandığını söyleyerek artık kendisini temsil etmeyeceğini bildiriyor. Elbette bir avukatın da sınırları var. Ama çocukları elinden alınmış bir babadan ne kadar sakin olmasını bekleyebiliriz? Hakkını ararken duyduğu öfke, hakkını aramasının önünde bir engele dönüşüyor.

Babanın öfkesi giderek büyürken anne susuyor. Başlarda bunu, yetiştiği katı inanç ortamının ona yüklediği bir boyun eğme hali olarak düşünmüştüm. Sonra aklıma başka bir ihtimal geldi: Acaba yıllar içinde öğrendiği itaat, tam da çocuklarını korumak için ihtiyaç duyduğu itiraz etme refleksini köreltmiş miydi?

Başka filmlerinde bir bakışıyla dünyaya meydan okuyan Reinsve’nin burada bu kadar sessiz kalabilmesi, sahneyi daha da ağırlaştırıyordu.

Birinin öfkesi elindeki imkânları daraltıyor, diğerinin sessizliği ise bana çaresizlik gibi görünüyordu. Biri sesini yükselttikçe yalnızlaşıyor, diğeri sustukça görünmez oluyordu. İkisi aynı anda güçsüzleşince, çocukların sesini duyurabilecek kimse kalmıyordu.

Ardından Romanya Konsolosluğu devreye giriyor, mafya filmlerinden çıkmış gibi adamlar beliriyor. Ailenin derdi birden milli bir davaya dönüşüyor. Norveç devletinin karşısına bu kez Romanya’nın itibarı ve milli dayanışma çıkıyor.

Oysa çocuklar hâlâ aynı çocuklar. Aile hâlâ aynı aile. Değişen, onların adına konuşanların sayısı.

Bu yazıyı yazarken aklıma geldi: Nacak bizim için masum bir kelime değil. 1950'lerin sonu ve 1960'ların başında yayımlanan milliyetçi Nacak gazetesi de adını bu kelimeden alıyordu.

Kendimizden güçlü bir otoriteyle karşılaştığımızda, biz de çoğu zaman ya susmayı ya da nacağa sarılmayı öğrendik. Ortadaki yol, yani hakkını hukukla, kurumların içinden, sakin ama kararlı biçimde aramak, bizde hep en zayıf kalan yol oldu.

O ikiye bölünen kütük, bana kurumlar işlerini düzgün yapamadığında ne olduğunu anlatıyor gibi geldi. Biz bunu bir ada olarak yaşadık.

Devletin görevi ne?

Bu köşede bir süredir, nasıl bir Kıbrıs’ta yaşamak istediğimizi düşünmeye çalışıyorum: kimin devleti olacağı, kurumların nasıl işleyeceği. Bu film o soruya bir boyut daha ekledi: Devletin gücü nerede durmalı?

Değerler değişir. Norveç, çocuklara fiziksel cezayı 1987'de yasakladı; ama hafif bir tokadın da bu yasağa girdiği ancak 2010'da netleşti. Yani o sakin kasabanın büyükanne ve büyükbabalarının bir kısmı da muhtemelen tokat yiyerek büyüdü. Göç ise bu farklı hızları aynı toplumun içine taşıyor. Herkes değişiyor, ama aynı hızda değil.

Bence devletin görevi, bu değişimi zorla hızlandırmak değil. Bir yandan herkes için geçerli asgari çizgiyi korumak: Bir çocuğa zarar verilmesine, hangi kültürde olursa olsun, izin vermemek. Öte yandan, o çizginin üzerinde kalan farklılıklara alan tanımak; değişimin cezayla değil, eğitimle, destekle ve zamanla gerçekleşmesine yardım etmek.

Çocukların korunması, anne babaların değişmesini bekleyemez. Gerektiğinde onları ailelerinden ayırmak da devletin sorumluluğu. Asıl soru, bunun ne zaman gerçekten gerekli olduğu.

Filmin sonunu anlatmayacağım. Ama insan soruyor: Çocukları korumaya çalışırken, bir ailenin bu toplumda yaşama imkânı da ortadan kalkmış olabilir mi? Aynı amaca daha az zarar vererek ulaşmak mümkün müydü?

İyi kurumları yalnızca kötü niyetli insanlara karşı kurmuyoruz. İyi niyetli insanların, doğru amaçlarla hareket ederken kullanabilecekleri gücü de sınırlamak için kuruyoruz.

Güçlü kurumların en önemli özelliği, ne zaman ve ne kadar müdahale edeceklerini bilmeleridir.

Filme Renate Reinsve için gitmiştim. Onun yine ne düşündüğünü kolay kolay anlayamayacağım bir kadını canlandırmasını bekliyordum. Oysa bu kez ne düşündüğünü anlamakta zorlandığım kişi kendim oldum.

Devletin çocukları korumasını istiyordum. Ama kendimi ailenin yanında buldum.

Reinsve’nin önceki rollerinde tanıdığım, kendiyle ve dünyayla didişen o kadını aradım film boyunca. Belki bir sahnede ortaya çıkar, itiraz eder, bana da yol gösterir diye bekledim.

Bu kez karşıma çıkmadı.

Reinsve’nin canlandırdığı kadın devlete pek itiraz etmedi.

Ben ettim.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Diğer Prof. Dr. Engin KARA yazıları