Bir gemi battığında sadece gemi mi batar?
MERT MAPOLAR’IN KÖŞE YAZISINI SESLİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ
Bazı geceler vardır; karanlığı yalnızca denizin üzerine değil, bir ülkenin vicdanına da çöker. Bazı haberler vardır; okunduğunda yalnızca birkaç cümle görülmez, insanın zihninde kaybolan hayatların sessizliği yankılanır. Bazı görüntüler vardır; üzerinden zaman geçse bile hafızadan silinmez. Çünkü o görüntüler yalnızca yaşanmış bir felaketi değil, aynı zamanda bir toplumun kendisine sormaktan kaçındığı soruları da önümüze koyar.
Akdeniz’in mavisi, kimi zaman huzurun ve özgürlüğün rengi olarak görülür. Ancak bugün o maviye baktığımızda, KKTC'de yaşanan büyük deniz faciasının ardından, başka bir anlam daha yüklenmektedir. Kaybedilen canların acısı, geride kalanların çaresizliği, denizde yaşanan korku ve karada ortaya çıktığı ileri sürülen organizasyon ve koordinasyon sorunları, hepimizi aynı sorunun etrafında buluşturmaktadır:
Biz gerçekten yaşananlardan ders çıkarabilecek bir ülke miyiz?
Basına yansıyan manşetler, yaşanan acının toplumsal hafızadaki ilk cümleleri gibidir:
“Ülkeyi Yasa Boğan Deniz Faciası!”
“Gemi Su Almaya Başladı, Geri Dönün Dedik Dönmediler”
“Yüreğimiz Denizde Gömüldü”
“Yüreğimiz yanıyor: Denizde büyük facia”
“Denizde can pazarı yaşandı”
“Denizde can pazarı, karada rezalet!”
“Denizde dehşet”
“Denizde Facia”
“Akdeniz’de Facia”
“Yastayız…”
“Girne’de Kara Pazar”
“Girne’nin Mavisine Acı Çöktü!”
“Denizde Can Pazarı!”
“Girne Açıklarında Can Pazarı”
“Girne’nin mavisi kara yasla büründü”
“Göz göre göre facia… KKTC yasta…”
“Girne’de kara gün!”
“Yüreğimiz Denizde Kaldı”
Bu manşetlerin her biri, farklı bir cümle kuruyor gibi görünse de, aslında hepsi aynı ortak duygunun çevresinde birleşmektedir: Acı, korku, çaresizlik, kayıp, öfke, şaşkınlık ve cevap bekleyen sorular…
Fakat bir ülkenin tarihinde meydana gelen büyük felaketlerin anlamı, yalnızca yaşandığı günle sınırlı değildir. Felaketler toplumların kendilerine ayna tuttuğu en acı anlardır. O aynada yalnızca hayatını kaybedenleri, kurtulanları, gemiyi veya denizi görmeyiz. Aynı zamanda yıllar içerisinde oluşturduğumuz sistemleri, alışkanlıklarımızı, ihmallerimizi, kabullerimizi, denetim anlayışımızı, liyakat yaklaşımımızı, krizlere hazırlık düzeyimizi ve en önemlisi de “bize bir şey olmaz” biçiminde yerleşmiş düşünsel kalıplarımızı da görürüz.
Çünkü bir felaket yalnızca o gün yapılan hataların sonucu değildir; çoğu zaman yıllar boyunca fark edilmeyen, normalleştirilen, ertelenen ve üzerine gidilmeyen küçük sorunların da bir gün aynı noktada birleşmesidir.
Bir gemi su almaya başladığında, artık yalnızca geminin teknik durumu konuşulmaz. Kaptanın kararları, mürettebatın eğitimi, yolcuların bilgilendirilmesi, acil durum prosedürleri, iletişim sistemi, kurtarma kapasitesi, denetim mekanizmaları, limanın hazırlığı ve gerektiğinde yardım ulaştırabilecek yapıların koordinasyonu da birlikte değerlendirilmek zorundadır.
Ben yıllardır ülkesel meseleleri anlatırken, zaman zaman gemi, kaptan, mürettebat ve liman benzetmesini kullanıyorum.
Çünkü bir ülke de bir bakıma gemiye benzer.
Gemi ülkenin kendisidir. Kaptan ülkeyi yönetenlerdir. Mürettebat sistemi ayakta tutan bütün görevli, uzman ve çalışanlardır. Yolcular ise o ülkenin vatandaşlarıdır. Liman ise güvenliğin, denetimin, hukukun, kurumların, acil durum kapasitesinin ve toplumsal dayanışmanın bütünüdür.
Gemi iyi yönetilmiyorsa, kaptan doğru karar veremiyorsa, mürettebat yeterince eğitimli ve liyakatli değilse, yolcular ne yapacağını bilmiyorsa ve liman da acil durumda gerektiği gibi çalışamıyorsa, geminin sağlamlığı tek başına hiçbir anlam ifade etmez.
İşte bugün önümüzde duran temel meselelerden biri tam olarak budur.
Sorun yalnızca geminin neden su aldığı değildir. Sorun, gemi su almaya başladığında, bütün sistemin neden olması gerektiği gibi çalışmadığının da sorgulanmasıdır.
Daha da önemlisi, sorun yalnızca bu facianın neden yaşandığını bulmak değildir.
Asıl mesele, aynı koşulların başka bir yerde, başka bir zamanda, başka bir sektörde yeniden ortaya çıkmasını nasıl engelleyeceğimizdir.
Çünkü eğer yalnızca suçlu ararsak, geçmişi yargılarız.
Ama sistemi sorgularsak geleceği koruruz.
Bu ayrım son derece önemlidir.
Bir ülkede felaket yaşandığında, toplumun ilk refleksi doğal olarak sorumlu aramaktır. Bu insani bir tepkidir. İnsan kaybı karşısında adalet duygusu, hesap verme ihtiyacı ve öfke son derece anlaşılırdır. Ancak toplumsal hafızanın ve devlet aklının burada bir adım daha ileri gitmesi gerekir.
“Kim suçlu?” sorusu kadar “Bu olayın gerçekleşmesine izin veren hangi koşullar vardı?” sorusunu da sormalıyız.
Çünkü birkaç kişiyi cezalandırmak, sistemdeki sorunları kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Eğer ihmale, denetimsizliğe ve liyakatsizliğe yol açan koşullar değişmezse, bugün yaşananların benzeri yarın başka bir alanda yeniden karşımıza çıkacaktır.
Tutuklamalar olabilir.
Soruşturmalar yapılabilir.
İfadeler alınabilir.
Sorumlular hakkında hukuki süreçler yürütülebilir.
Bunların tamamı adalet açısından gerekli olabilir.
Fakat tutuklama tek başına bir ülkenin standartlarını yükseltmez.
Ceza, geçmişte yaşananın hesabını sorabilir; fakat tek başına gelecekte yaşanabilecek olanı önleyemez.
Geleceği koruyacak olan: sistemlerin yeniden tasarlanması, standartların yükseltilmesi, denetimin bağımsız ve etkin hale getirilmesi, liyakat anlayışının güçlendirilmesi, uzmanlığın gerçek anlamda dikkate alınması, kriz yönetiminin geliştirilmesi ve insanların acil durumlarda ne yapacağını önceden öğrenmesidir.
Tam da bu nedenle, yıllardır ülkemizde tartışılması gereken, ancak çoğu zaman ertelenen, temel bir kavramın altını yeniden çizmek gerekiyor:
Liyakat.
Liyakat yalnızca bir göreve doğru insanı getirmek değildir.
Liyakat: doğru insanı doğru yerde görevlendirmek, o insanın eğitimini sürekli geliştirmek, yeterliliğini denetlemek, görev tanımını açık biçimde belirlemek, sorumluluk vermek ve gerektiğinde hesap sorabilmektir.
Liyakat aynı zamanda “Bu işi gerçekten kim daha iyi yapabilir?” sorusunu kişisel yakınlıkların, alışkanlıkların, siyasi veya sosyal ilişkilerin, kurumsal çıkarların ve günü kurtarma anlayışının önüne koyabilmektir.
Bir ülkenin standartları, en iyi çalışan kurumunun standardıyla değil, en zayıf halkasının standardıyla ölçülür.
Çünkü sistemlerde arıza çoğu zaman en güçlü noktada değil, en zayıf noktada ortaya çıkar.
Ve yıllardır ülkemizde yaşanan pek çok soruna baktığımızda, farklı alanlarda ortaya çıkan arızaların aslında birbirinden bağımsız olmadığını da görmek zorundayız.
Denetimin zayıfladığı, koordinasyonun bozulduğu, uzmanlığın göz ardı edildiği, görev ve sorumlulukların belirsizleştiği, “nasıl olsa bir şey olmaz” anlayışının normalleştiği bir ortamda sorunlar birbirini besler; zamanla yalnızca kurumların değil, ülkesel standartların da aşağıya çekilmesine neden olur.
Sorunların tek tek çözülmediği, aksine zaman içerisinde üst üste biriktiği ülkelerde, bir süre sonra, “sistemsizlik” yalnızca sistemin eksikliği olmaktan çıkar; sistemin kendisine dönüşür.
KKTC açısından bugün tartışmamız gereken en kritik meselelerden biri de budur:
Sistemsizliğin sistem haline geldiği bir yönetim ve yaşam anlayışından nasıl çıkacağız?
Bu soru yalnızca bugünkü yönetime veya geçmişteki herhangi bir yönetime yöneltilecek bir soru değildir.
Çünkü yıllar boyunca farklı dönemlerde ülkeyi yöneten bütün anlayışların ülkesel standartların oluşturulmasına olumlu veya olumsuz katkıları olmuştur. Dolayısıyla bugün gelinen noktayı, yalnızca bir döneme, bir kişiye veya bir kuruma bağlamak, gerçek sorunun derinliğini görmemize engel olur.
Bu ülkenin kronikleşmiş sorunları dönemsel değil, yapısaldır.
Ve yapısal sorunların çözümü de günlük politik reflekslerle mümkün değildir.
Yıllardır sorunlar büyürken, çoğu zaman sorunların kendisinden çok, sonuçlarıyla mücadele ediyoruz.
Arıza çıkıyor, tamir ediyoruz.
Kriz yaşanıyor, müdahale ediyoruz.
Facia oluyor, soruşturuyoruz.
İnsanlar zarar görüyor; önlem almaya çalışıyoruz.
Sonra zaman geçiyor.
Toplumsal hafıza yavaşlıyor.
Gündem değişiyor.
Ve bir süre sonra aynı sistem başka bir alanda yeniden arıza veriyor.
İşte asıl tehlike budur.
Bir ülkenin en büyük zaafı, hata yapması değildir.
En büyük zaaf, yaptığı hatayı unutmasıdır.
Bugün KKTC'de yaşanan deniz faciası da bu nedenle yalnızca denizcilik alanının meselesi değildir.
Bu olay, eğitimden denetime, acil durum yönetiminden kamu organizasyonuna, bireysel farkındalıktan toplumsal sorumluluğa, profesyonellikten liyakate, iletişimden koordinasyona kadar, çok geniş bir alanı ilgilendiren, ülkesel bir sorgulamadır.
Basına yansıyan görüntülerde, yolcuların büyük korku, şaşkınlık ve şok yaşadığı görülmektedir. İnsan, yaşamının tehdit altında olduğunu hissettiği anda, bildiği birçok şeyi uygulayamayabilir. Tehlike anında düşünce süreçleri daralabilir, karar verme kapasitesi zayıflayabilir, kişi çevresindeki insanların davranışlarını takip etmeye başlayabilir. Kalabalığın davranışı bireyin davranışını etkileyebilir.
Bu nedenle acil durumlarda insanlara yalnızca “panik yapmayın” demek yeterli değildir.
İnsanlara önceden ne yapacaklarını öğretmek gerekir.
Çünkü kriz anında, insan çoğu zaman sıfırdan öğrenmez; daha önce öğrendiğini hatırlar ve uygular.
Bu nedenle gemiye binen bir yolcunun acil durumda hangi çıkışı kullanacağını, can yeleğinin nerede olduğunu, nasıl takılacağını, hangi noktaya yönelmesi gerektiğini, kimden talimat alacağını ve hangi davranışlardan kaçınması gerektiğini bilmesi bir ayrıntı değildir.
Bu durum güvenlik kültürünün temelidir.
İşte standartlardan söz ederken tam olarak bundan bahsediyoruz.
Standart kâğıt üzerinde yazılı bir prosedür değildir. Standart, tehlike anında doğru davranışın otomatikleşmesine kadar insanlara öğretilmiş ve sistem tarafından sürekli denetlenmiş güvenlik kültürüdür.
Bu noktada, bireysel sorumluluk da başlar.
Vatandaş olarak yalnızca “devlet ne yapıyor?” diye sormak yeterli değildir.
“Ben neyi biliyorum, neyi sorguluyorum, hangi standardı talep ediyorum ve bana sunulan hizmetin gerçekten güvenli olup olmadığını nasıl anlayacağım?” sorularını da sormamız gerekir.
Çünkü bilinçli vatandaşlık yalnızca seçim dönemlerinde tercih kullanmak değildir.
Bilinçli vatandaşlık, hizmet alırken standardı sormaktır.
Denetimi sorgulamaktır.
Uzmanı istemektir.
Yetkinliği önemsemektir.
Acil durum planını merak etmektir.
Güvenlik prosedürlerini öğrenmektir.
“Bize bir şey olmaz” anlayışını reddetmektir.
Ve gerektiğinde, “Bu uygulama neden böyle?” diye sorabilmektir.
Toplumların davranışları yalnızca açıkça söylenenlerle şekillenmez. Yıllar içerisinde tekrar edilen davranışlar, gözlenen ihmaller ve hiçbir sonuç doğurmadan geçiştirilen hatalar insanların bilinçaltında bir normalleşme duygusu oluşturabilir.
Bir şey defalarca yanlış yapıldığı halde, herhangi bir sonuç doğurmuyorsa, zamanla yanlışlık “normal” algılanmaya başlayabilir.
İşte bu son derece tehlikelidir.
Çünkü bir toplumda ihmal normalleştiğinde, tedbir anormal görünmeye başlar.
“Bunca yıldır böyle yapıyoruz.”
“Şimdiye kadar bir şey olmadı.”
“Bir şey çıkmaz.”
“Gereksiz yere büyütmeyelim.”
“Nasıl olsa halledilir.”
“Bir şekilde çözülür.”
Bu cümleler ilk bakışta masum görünebilir.
Oysa bunlar zaman içerisinde bir ülkenin güvenlik kültürünü aşındırabilecek, düşünsel kalıplara da dönüşebilir.
Ve sonunda, “bize bir şey olmaz” anlayışı bir davranış biçiminden ülkesel bir risk kültürüne de dönüşebilir.
Bugün artık bu anlayışın değişmesi gerekiyor.
Çünkü bize bir şey olmayacağı varsayımıyla yaşayabileceğimiz dönem çoktan geride kalmıştır.
Nüfus artıyor.
Sektörler büyüyor.
Ulaşım çeşitleniyor.
Teknoloji gelişiyor.
İnsan hareketliliği artıyor.
Ekonomik ve sosyal ilişkiler karmaşıklaşıyor.
Dolayısıyla riskler de çeşitleniyor.
Risklerin büyüdüğü bir dünyada, eski yöntemlerle yönetilmeye çalışılan sistemlerin kırılganlığı da büyür.
Bu nedenle ülkesel standartların dünya ölçeğinde yeniden ele alınması, artık bir tercih değil, zorunluluktur.
Deniz taşımacılığından kara ulaşımına, sağlıktan eğitime, inşaattan turizme, altyapıdan çevreye, acil durum yönetiminden kamu hizmetlerine kadar bütün alanlarda aynı temel soru sorulmalıdır:
“Biz bunu gerçekten dünya standartlarında mı yapıyoruz?”
Bu sorunun cevabı hoşumuza gitmeyebilir.
Ama gelişmek isteyen toplumların kendilerine hoşlarına giden soruları değil, ihtiyaç duydukları soruları sormaları gerekir.
KKTC'de yaşanan facianın ardından, kamuoyuna yansıyan bazı kritik iddialar, cevaplanması gereken önemli sorular ve yanı başımızdaki insani arama ve kurtarma desteğinin kabul edilip edilmediğine ilişkin tartışmalar, meselenin yalnızca denizde yaşanan olayla sınırlı olmadığını da göstermektedir.
Bütün bu başlıkların tarafsız, şeffaf, teknik ve hukuki biçimde incelenmesi gerekir.
Çünkü kriz anlarında ülkelerin gerçek kapasitesi, normal zamanda söyledikleriyle değil, olağanüstü durumda yaptıklarıyla ölçülür.
Acil durum organizasyonu ve koordinasyonu konusunda güncelliğini yitirmiş, parçalı veya yetersiz kalan yapıların da artık kapsamlı biçimde değerlendirilmesi gerekir.
Denizde “can pazarı” yaşanırken, karada “rezalet” yaşandığı yönündeki ağır ifadeler kamuoyunda yer buluyorsa, yapılması gereken yalnızca bu ifadeleri tartışmak değildir.
Bu ifadelerin ortaya çıkmasına neden olan koşulların tamamını ortadan kaldıracak bir sistem kurmaktır.
Mikro düzeyde faaliyet gösteren sektörler ile makro düzeyde ülkesel yönetim sistemleri birbirini tamamlamalıdır.
Bir geminin güvenliği yalnızca gemide çalışanların sorumluluğu değildir.
Bir kurumun güvenliği yalnızca kurum çalışanlarının sorumluluğu değildir.
Bir ülkenin güvenliği de yalnızca devletin sorumluluğu değildir.
Güvenlik, bireyden kuruma; kurumdan sektöre; sektörden ülkeye uzanan bütünsel bir sorumluluk zinciridir.
Bu zincirin herhangi bir halkası zayıfladığında diğer halkalar da risk altına girer.
Bu nedenle bundan sonra yapılması gereken yalnızca “kim hata yaptı?” sorusuna cevap aramak olmamalıdır.
Şu sorular da aynı ciddiyetle sorulmalıdır:
Acil durum prosedürleri güncel midir?
Bu prosedürler gerçekten uygulanabilir midir?
Personelin eğitimi yeterli midir?
Personel sayısı yeterli midir?
Görev dağılımı açık mıdır?
Yetki ve sorumluluklar net midir?
Yolculara gerekli bilgilendirme yapılıyor mudur?
Tatbikatlar gerçekçi biçimde uygulanmakta mıdır?
Denetimler gerçekten bağımsız ve etkin midir?
Denetim sonuçlarının gereği yapılmakta mıdır?
Kriz anında kurumlar birbirleriyle ne kadar hızlı iletişim kurabilmektedir?
Arama ve kurtarma kapasitesi yeterli midir?
Dış destek gerektiğinde karar alma mekanizmaları nasıl işlemektedir?
Kamuoyuna doğru ve zamanında bilgi aktarılabilmekte midir?
Ve belki de en önemlisi:
Bir sonraki felaketi beklemeden, bu eksiklikleri görebilecek bir yönetim kültürümüz var mıdır?
İşte ülke olarak asıl sınavımız budur.
Çünkü felaketlerden sonra önlem almak kolaydır; felaket yaşanmadan önce tehlikeyi görebilmek devlet aklının ve toplumsal olgunluğun göstergesidir.
Yıllardır yaşanan farklı sorunlara baktığımızda, çoğu zaman sonuçlara müdahale ettiğimizi, ancak nedenleri yeterince ortadan kaldırmadığımızı görmek mümkündür.
Oysa çağdaş yönetim anlayışı yalnızca kriz yönetimi değil, kriz öncesi risk yönetimi üzerine kurulmalıdır.
Bir ülke, felaket yaşandığında ne kadar hızlı müdahale ettiğine göre değil, felaket yaşanmadan önce ne kadar hazırlıklı olduğuna göre de değerlendirilmelidir.
Bu nedenle ülkemizde artık “kriz olduğunda ne yapacağız?” sorusunun yanına mutlaka “kriz olmaması için bugün ne yapıyoruz?” sorusu da konulmalıdır.
Aradaki fark çok büyüktür.
Birincisi tepki verir.
İkincisi öngörür.
Birincisi hasarı azaltmaya çalışır.
İkincisi, hasarın oluşmasını engellemeye çalışır.
Gerçek profesyonellik, yangın çıktıktan sonra en iyi itfaiyeci olmak değil; yangının çıkmasına neden olabilecek koşulları önceden ortadan kaldırmaktır.
Bu facianın bizlere öğretebileceği en büyük derslerden biri de budur.
Bireysel düzeyde insanlar korku, şok, çaresizlik ve belirsizlik yaşadığında davranışları değişebilir. Toplumsal düzeyde ise büyük bir felaketin ardından korku, öfke, suçlama, yas ve güvensizlik duyguları ortaya çıkabilir. Ülkesel düzeyde ise kurumlara duyulan güven sorgulanabilir.
Bu nedenle böyle bir olayın ardından yalnızca fiziksel kayıpları değil, toplumun duygusal ve düşünsel yükünü de ele almak gerekir.
Hayatta kalanlar yaşadıkları anı uzun süre zihinsel olarak taşıyabilir.
Yakınlarını kaybedenler için yas yalnızca cenaze günü yaşanan bir duygu değildir.
Toplum ise olayın görüntülerini, haberlerini ve anlatılarını tekrar tekrar gördükçe ortak bir korku hafızası oluşturabilir.
Bu noktada yapılması gereken korkuyu büyütmek değil, korkudan bilinç üretmektir.
Öfkeyi körüklemek değil, öfkeyi hesap verebilirlik talebine dönüştürmektir.
Çaresizliği büyütmek değil, çaresizlikten hazırlık kültürü çıkarmaktır.
Yası yalnızca ağıt olarak bırakmamak, yası toplumsal sorumluluğa dönüştürmektir.
Kaybettiklerimizin ardından söyleyebileceğimiz en anlamlı sözlerden biri, onların kaybının gelecekte başka insanların kaybına dönüşmesine izin vermemektir.
Bunun için de yalnızca bugünü değil, yarını düşünmek zorundayız.
Bugün bir gemi.
Yarın başka bir ulaşım aracı.
Bugün deniz.
Yarın başka bir sektör.
Bugün acil durum koordinasyonu.
Yarın başka bir altyapı sorunu.
Eğer sistem aynı kalırsa, yalnızca felaketin adı değişir.
Değişmesi gereken yalnızca olay değil, olayları mümkün hale getiren zihniyettir.
Bu nedenle ülkesel standartların yükseltilmesi teknik bir mesele olduğu kadar, düşünsel ve davranışsal bir dönüşüm meselesidir.
İnsanlara “daha dikkatli olun” demek yetmez.
Sistemi dikkat gerektiren her durumda doğru davranışı mümkün kılacak şekilde tasarlamak gerekir.
İnsanlara “kurallara uyun” demek yetmez.
Kuralların uygulanabilir, anlaşılır, denetlenebilir ve herkes için eşit olması gerekir.
İnsanlara “uzmanlara güvenin” demek yetmez.
Uzmanlığı gerçekten karar mekanizmalarının merkezine yerleştirmek gerekir.
İnsanlara “liyakat önemlidir” demek yetmez.
Liyakatı atama, görevlendirme, denetim ve yönetim süreçlerinin temel kriterlerinden biri haline getirmek gerekir.
Söylemden sisteme geçmeden hiçbir ülkesel dönüşüm gerçekleşmez.
Bu nedenle artık daha yüksek sesle söylemeliyiz:
Biz daha güvenli gemiler istiyoruz.
Daha eğitimli personel istiyoruz.
Daha güçlü denetim istiyoruz.
Daha şeffaf kriz yönetimi istiyoruz.
Daha hızlı koordinasyon istiyoruz.
Daha nitelikli acil durum kapasitesi istiyoruz.
Daha güçlü uzmanlık istiyoruz.
Daha yüksek liyakat istiyoruz.
Daha güncel standartlar istiyoruz.
Ve bütün bunların yalnızca bir felaketten sonra değil, felaket yaşanmadan önce yapılmasını istiyoruz.
Vatandaşın talebi de artık bu yönde değişmelidir.
Çünkü vatandaş yalnızca hizmetin sunulmasını değil, hizmetin hangi standartta sunulduğunu sorgulamalıdır.
Bir gemiye bindiğinde güvenlik prosedürünü sormalıdır.
Bir binaya girdiğinde acil çıkışı fark etmelidir.
Bir hizmet alırken yetkinlik ve denetim mekanizmasını merak etmelidir.
Bir kurumun kararını değerlendirirken, “kim söyledi?” kadar, “hangi uzmanlık ve hangi veriye dayanarak söylendi?” diye sormalıdır.
Bilinçli toplum, yalnızca hizmet alan toplum değildir; hizmetin standardını belirleyen toplumdur.
İşte ülkemizin geleceği açısından ihtiyaç duyduğumuz vatandaşlık bilinci de budur.
Artık “bize bir şey olmaz” değil,
“Bir şey olmaması için ne yapıldı?” demeliyiz.
“Bugüne kadar olmadı” değil,
“Yarın olmaması için hangi önlem alındı?” diye sormalıyız.
“Bir şekilde halledilir” değil,
“Bunun standart prosedürü nedir?” demeliyiz.
“Kimseye bir şey olmaz” değil,
“En kötü senaryoya ne kadar hazırlıklıyız?” diye de düşünmeliyiz.
Çünkü modern toplumlar en iyi ihtimale göre değil, en kötü ihtimali yönetebilecek kapasiteye göre güçlenir.
Bugün KKTC, tarihinin en ağır deniz felaketlerinden biriyle karşı karşıya olduğu gerçeğini bütün ağırlığıyla hissetmektedir. Bu nedenle yaşananların üstünün kolay kolay örtülmemesi gerekir.
Ama üstünün örtülmemesi yalnızca sorumluların bulunması anlamına gelmez.
Üstünün örtülmemesi, sistemin bütün eksikleriyle birlikte masaya yatırılması demektir.
Sorumlular varsa, hukuk önünde hesap vermelidir.
İhmaller varsa ortaya çıkarılmalıdır.
Eksiklikler varsa giderilmelidir.
Yanlış prosedürler varsa, değiştirilmelidir.
Yetersiz eğitimler varsa yenilenmelidir.
Denetim sorunları varsa, yeniden yapılandırılmalıdır.
Koordinasyon eksiklikleri varsa giderilmelidir.
Liyakatsiz uygulamalar varsa sonlandırılmalıdır.
Ve bütün bunların üzerinde, ülkesel güvenlik ve profesyonellik kültürü yeniden inşa edilmelidir.
Çünkü yalnızca birkaç kişinin cezalandırılmasıyla sistem düzelmez.
Bir geminin kaptanını değiştirmek, geminin pusulasını düzeltmek anlamına gelmez.
Bazen kaptan değişmelidir.
Bazen mürettebat değişmelidir.
Ama bazen asıl değiştirilmesi gereken geminin işletim sistemidir.
Ve bazen de limanın kendisidir.
Bugün yapılması gereken tam olarak budur:
Gemiyi, kaptanı, mürettebatı ve limanı birlikte değerlendirmek.
Bireyi, toplumu ve devleti birlikte sorgulamak.
Mikro ve makro düzeyleri birbirinden koparmamak.
Tek bir olaya bakıp tek bir sonuç çıkarmamak.
Yaşanan facianın ardındaki bütün zinciri görmek.
Çünkü ihmaller zinciri gerçekten bu felakete katkıda bulunduysa, ortada yalnızca hukuki bir sorumluluk değil, aynı zamanda çok büyük bir toplumsal ders vardır.
Ve bu dersin bedeli çok ağır olmuştur.
Akdeniz’e bırakılan her can, bize yalnızca yas değil, sorumluluk da bırakmıştır.
Bu nedenle hayatını kaybedenleri rahmetle anıyor, onların yakınlarına ve tüm sevenlerine başsağlığı diliyorum. Hayatta kalanlara geçmiş olsun dileklerimi iletiyor, acil şifa ve güç temenni ediyorum. Bu acıyı yaşayan herkesin duygusal yükünün, korkusunun ve kaybının tarif edilemeyecek kadar ağır olduğunu biliyoruz.
Ancak şimdi geriye bakarken yalnızca gözyaşlarını değil, önümüzdeki yolu da görmeliyiz.
Çünkü yasın ardından hayat devam eder.
Ama hayatın devam etmesi yaşananların unutulması anlamına gelmemelidir.
Tam tersine, yaşananlar ülkenin geleceğini değiştirecek kadar güçlü bir ders haline getirilmelidir.
Bu olayın ardından çocuklarımıza, gençlerimize, çalışanlarımıza, yöneticilerimize ve bütün topluma şu mesajı verebilmeliyiz:
Güvenlik tesadüfe bırakılamaz.
Liyakat ertelenemez.
Uzmanlık küçümsenemez.
Denetim göstermelik olamaz.
Kriz yönetimi son dakikaya bırakılamaz.
Standartlar kişilere göre değişemez.
İnsan hayatı hiçbir idari kolaylığın, hiçbir bürokratik alışkanlığın, hiçbir ihmalkârlığın gerisine konulamaz.
Ve en önemlisi:
“Bize bir şey olmaz” diyerek ülke yönetilemez.
Artık ülke olarak başka bir düşünsel eşiğe geçmek zorundayız.
Her alanda daha profesyonel.
Daha liyakatli.
Daha hazırlıklı.
Daha denetlenebilir.
Daha şeffaf.
Daha bilimsel.
Daha uzmanlık temelli.
Daha güvenlik odaklı.
Daha sorumlu.
Ve en önemlisi de, yaşananlardan gerçekten ders çıkaran bir ülke olmak zorundayız.
Çünkü tarihte bazı felaketler vardır; üzerinden yıllar geçer ve yalnızca tarih kitaplarında kalır.
Bazı felaketler ise toplumların yönünü değiştirir.
Bugün yaşadığımız facianın da ikinci türden bir dönüm noktası olması gerekir.
Eğer bundan sonra aynı ihmallerin başka alanlarda yeniden yaşanmasına izin verirsek, kaybettiklerimizin acısını yalnızca hatırlamış oluruz.
Ama standartlarımızı yükseltirsek, liyakati güçlendirirsek, denetimi gerçek anlamda işletirsek, acil durum sistemlerini yeniden yapılandırırsak, vatandaşın bilinç düzeyini artırırsak, uzmanlığı karar süreçlerinin merkezine koyarsak ve “sistemsizliğin sistem olduğu” anlayışını değiştirebilirsek, o zaman bu büyük acının içinden bir gelecek sorumluluğu çıkarabiliriz.
Bir ülke, felaket yaşamamakla değil, felaket ihtimalini ciddiye alacak kadar akıllı olmakla güçlenir.
Bugün deniz bize çok ağır bir soru sormaktadır.
Cevabımız yalnızca gözyaşı mı olacak?
Yalnızca öfke mi?
Yalnızca tutuklama mı?
Yalnızca soruşturma mı?
Yalnızca birkaç gün sürecek bir gündem mi?
Yoksa gerçekten bir değişim mi?
Asıl hesaplaşmamız gereken soru budur.
Çünkü “Ülkeyi Yasa Boğan Deniz Faciası!” manşetinin bir gün yalnızca geçmişte kalmış bir gazete başlığı olarak hatırlanmasını istiyorsak, bugün o manşetin bize öğrettiği dersleri geleceğin ülkesel standartlarına dönüştürmek zorundayız.
“Yüreğimiz Denizde Gömüldü” denilen yerde, geleceğimizin de gömülmesine izin vermemeliyiz.
“Denizde can pazarı, karada rezalet!” denilen bir tablonun bir daha ortaya çıkmaması için denizi de karayı da aynı ciddiyetle yeniden düzenlemeliyiz.
“Göz göre göre facia…” cümlesinin bir daha kurulamayacağı kadar güçlü bir erken uyarı ve denetim kültürü oluşturmalıyız.
“Girne’de kara gün!” olarak tarihe geçen bir günün gelecekte başka bir yerde başka bir kara güne dönüşmemesi için ülkenin bütünsel standartlarını yükseltmeliyiz.
Ve belki de bütün bu manşetlerin üzerine yazılabilecek en önemli cümle şudur:
Bir ülkenin gerçek yas günü, yalnızca insanlarını kaybettiği gün değildir. Gerçek yas günü kaybettiklerinden ders çıkarmayı reddettiği gündür.
Bugün yasımız büyük.
Acımız derin.
Sorularımız ağır.
Cevap bekleyen çok sayıda başlık var.
Fakat artık yalnızca cevap beklemek yetmez.
Cevapların ardından neyin değişeceğini de sormalıyız.
Çünkü sorumluların bulunması geçmişe karşı görevimizdir.
Ama sistemi değiştirmek geleceğe karşı sorumluluğumuzdur.
Ve bu ikisini birbirinden ayırmamalıyız.
Denizde kaybettiğimiz canlara duyduğumuz en büyük saygı, onların ardından yalnızca ağlamak değil; başka canların aynı şekilde kaybedilmesini önleyecek bir ülke düzeni kurmaktır.
Artık gemiyi yüzdürmek yetmez.
Geminin neden su alabileceğini önceden görmek zorundayız.
Kaptanı sorgulamak yetmez.
Kaptanı seçen ve denetleyen sistemi de sorgulamak zorundayız.
Mürettebatı değerlendirmek yetmez.
Mürettebatın nasıl seçildiğini, nasıl eğitildiğini ve nasıl denetlendiğini de sorgulamak zorundayız.
Limana güvenmek yetmez.
Limanın gerçekten bir kriz anında güvenli bir sığınak olup olmadığını test etmek zorundayız.
Ve yolculara “korkmayın” demek yetmez.
Onlara korkunun içinde bile ne yapacaklarını bilecekleri bir güvenlik kültürü kazandırmak zorundayız.
Çünkü bundan sonra ihtiyacımız olan şey daha fazla teselli değil.
Daha fazla bilinçtir.
Daha fazla slogan değil.
Daha fazla standarttır.
Daha fazla vaat değil.
Daha fazla liyakattir.
Daha fazla kriz yönetimi değil.
Daha fazla kriz önleme kapasitesidir.
Ve artık daha fazla “bize bir şey olmaz” değil.
“Bir şey olmaması için ne yaptık?” anlayışıdır.
İşte gerçek değişim, tam da bu soruyla başlayacaktır.
Mert MAPOLAR, C.Ht.
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.