BİRAZ AYDINLIK

Mert MAPOLAR, C.Ht.
mertmapolar@gmail.com
Mert MAPOLAR, C.Ht.

Bu gemi nereye gidiyor?

Yayın Tarihi: 19/06/26 07:30
okuma süresi: 11 dak.

MERT MAPOLAR’IN KÖŞE YAZISINI SESLİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ

Bazı gemiler vardır; fırtınaya rağmen yolunu bulur. Bazı gemiler ise denizin hırçınlığından değil, güvertedeki kararsızlıktan dolayı sürüklenir. Tarih boyunca toplumların kaderini belirleyen en önemli unsur sahip oldukları imkânlar değil, o imkânları yönetebilme kabiliyetleri olmuştur. Bir ülke kaynak eksikliğinden önce akıl eksikliğinden, ekonomik krizlerden önce yönetim krizlerinden, dış tehditlerden önce iç zafiyetlerden zarar görür. Bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yaşanan gelişmeler bu gerçeği tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır. İçinde bulunulan tabloya bakıldığında, karşı karşıya olunan sorunların her biri ayrı ayrı önemli olsa da, asıl tehlikenin bu sorunların birbirini besleyerek büyümesi olduğu görülmektedir. Çünkü artık sorunlar tek başına ilerlememekte, birbirlerini çoğaltarak ve derinleştirerek ülkesel yapının bütününe yayılmaktadır.

Bir tarafta uyuşturucu vakalarındaki artış, diğer tarafta hayat pahalılığı ve ekonomik sıkışmışlık, bir başka tarafta kontrolsüz nüfus hareketleri, eğitimden sağlığa kadar zorlanan kamu sistemleri, derinleşen güvensizlik duygusu, büyüyen kayıt dışılık, güçlenen kara para ağları ve tüm bunların gölgesinde yeniden şekillenmeye başlayan Kıbrıs meselesi bulunmaktadır. Bunların her biri ayrı başlıklar gibi görünse de, gerçekte aynı sistemsel kırılmanın farklı yüzleridir.

Son dönemde kamuoyuna yansıyan uyuşturucu operasyonları ve ele geçirilen miktarlar, yalnızca bir güvenlik sorunu olarak değerlendirilmemelidir. Uyuşturucu kullanımındaki ve ticaretindeki artışlar çoğu zaman ekonomik, sosyal ve psikolojik kırılmaların sonucudur. Umudun azaldığı, gelecek beklentisinin düştüğü, toplumsal aidiyet duygusunun zayıfladığı toplumlarda bağımlılık türleri artmaya başlar. Bu nedenle uyuşturucu sorunu yalnızca polisin değil, eğitim sisteminin, aile yapısının, sosyal politikaların ve ülkenin genel yönetim anlayışının da aynasıdır.

Ekonomik tarafta yaşanan gelişmeler ise toplumun psikolojisini her geçen gün daha fazla etkilemektedir. Artan hayat pahalılığı, düşen alım gücü ve sürekli yükselen yaşam maliyetleri yalnızca ekonomik göstergeleri değil, insanların duygu dünyalarını da değiştirmektedir. İnsanlar artık geleceği planlamak yerine günü kurtarmaya çalışmaktadır. Tasarruf kültürü yerini hayatta kalma refleksine bırakmaktadır. Bir toplumun geleceğe olan inancı azaldığında, ekonomik kriz finansal olmaktan çıkar ve psikolojik bir krize dönüşür. Bugün yaşanan tam olarak budur.

Alışverişin giderek Kıbrıs'ın güneyine doğru kayması, tüketim tercihlerinin değişmesi ve yerel ekonominin daralması da yalnızca fiyat farklılıklarının sonucu değildir. Bu durum aynı zamanda insanların mevcut sisteme olan güvenlerinin azaldığını göstermektedir. Güven duygusunun zedelendiği yerde ekonomik sadakat de zayıflar. İnsanlar kendileri için daha avantajlı gördükleri seçeneklere yönelir. Bu ise yerel ekonominin daha fazla küçülmesine neden olur.

Bir başka önemli konu ise nüfus meselesidir. Yıllardır tartışılan ancak sağlıklı verilerle ortaya konulamayan nüfus yapısı, bugün birçok sorunun merkezinde yer almaktadır. Eğitim sisteminden sağlık sistemine, altyapıdan güvenliğe kadar tüm planlamalar nüfus verileri üzerine kurulmalıdır. Ancak nüfusun gerçek büyüklüğünün ve niteliğinin tam olarak bilinmediği bir yapıda, sağlıklı planlama yapmak mümkün değildir. Ölçemediğiniz bir yükü yönetemezsiniz. Yönetemediğiniz bir yük ise, zamanla sistemi çökertebilir.

Bugün sağlık sistemi alarm vermektedir. Eğitim sistemi kapasite sınırlarına yaklaşmıştır. Belediyeler artan taleplere yetişmekte zorlanmaktadır. Güvenlik birimleri her geçen gün daha karmaşık sorunlarla karşılaşmaktadır. Bunlar tesadüfi gelişmeler değildir. Bunlar uzun yıllar boyunca ertelenen yapısal reformların doğal sonuçlarıdır.

Sorunların daha da derin tarafı ise liyakat meselesidir. Bir ülkenin kurumları yalnızca binalardan, yasalarından veya bütçelerinden oluşmaz. Kurumları ayakta tutan şey nitelikli insan kaynağıdır. Ancak yıllardır bilgi, deneyim, uzmanlık ve yetkinlik yerine farklı kriterlerin ön plana çıkması birçok kurumsal yapıyı zayıflatmıştır. Liyakatin olmadığı yerde sadakat öne çıkar; sadakatin öne çıktığı yerde ise kalite düşer. Kalitenin düştüğü yerde kurumlar çalışıyor gibi görünür, fakat üretmez; yönetiyor gibi görünür, fakat çözemez.

Bugün karşı karşıya olunan tablo aslında sistemsizliğin sistem haline geldiği bir yapının sonucudur. Arızalar artık istisna değil, norm haline gelmiştir. Sorunlar çözülmediği gibi yönetilmeye çalışılmaktadır. Geçici çözümler kalıcı stratejilerin yerini almıştır. Günübirlik yaklaşımlar geleceği planlamanın önüne geçmiştir.

Muhalefet cephesinde de benzer bir yaklaşım sorunu giderek daha görünür hale gelmektedir. Sorunları tespit etmek önemlidir, ancak çözüm üretmek daha önemlidir. Sürekli eleştirmek, sürekli tekrar etmek ve sürekli vaat etmek toplumda bir noktadan sonra karşılık bulmamaktadır. İnsanlar artık neyin yanlış olduğunu değil, nasıl düzeltileceğini duymak istemektedir. "Ne yapılacağı" kadar, "nasıl yapılacağı" da önemlidir. Çünkü yöntem olmadan hedeflerin hiçbir anlamı yoktur.

Bu noktada psikososyal açıdan ortaya çıkan tablo oldukça dikkat çekicidir. Toplum genelinde artan karamsarlık, güvensizlik, gelecek kaygısı ve aidiyet sorunları gözlemlenmektedir. İnsanlar kurumlara güvenmedikçe birbirlerine de güvenmemeye başlarlar. Toplumsal dayanışma zayıflar. Ortak hedefler küçülür. Bireysel kurtuluş arayışları güçlenir. Bunun sonucunda sosyal bağlar gevşer, toplumsal enerji düşer ve üretkenlik azalır. Geleceğe güvenmeyen birey yatırım yapmaz, risk almaz, üretmez ve ülkesine bağlanmakta zorlanır.

Bu ortam aynı zamanda kayıt dışı yapılar için uygun bir zemin oluşturmaktadır. Ekonomik kırılganlıkların arttığı, denetim mekanizmalarının zayıfladığı ve kurumsal kapasitenin gerilediği dönemlerde kara para ağları daha rahat hareket edebilmektedir. Sessiz ilerleyen bu süreçler zamanla ekonomik, sosyal ve siyasi alanları da etkilemeye başlamaktadır. Devletin zayıfladığı her boşluk, başka güç odakları tarafından doldurulur. Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur.

Tam da böylesi bir dönemde Kıbrıs meselesinde yeni bir hareketlilik yaşanmaktadır. Bölgesel dengeler değişmektedir. Uluslararası aktörlerin öncelikleri dönüşmektedir. Eski formüller yeniden değerlendirilmekte, yeni seçenekler tartışılmaktadır. Adanın geleceği yeniden şekillenmeye başlamıştır. Bu süreçte en önemli soru şudur: İç sorunları büyüyen bir yapı dış müzakerelerde ne kadar güçlü olabilir?

Çünkü dış politika ile iç politika birbirinden bağımsız değildir. İçeride güçlü olmayan bir yapı dışarıda da sınırlı hareket alanına sahip olur. Ekonomik olarak kırılgan, kurumsal olarak yorgun, toplumsal olarak kutuplaşmış ve psikolojik olarak umutsuz bir toplumun uluslararası müzakere gücü de doğal olarak etkilenir.

Önümüzdeki süreç belki de uzun yıllardır karşılaşılan en kritik dönemeçlerden biridir. Bu nedenle eski ezberlerle, eski yöntemlerle ve geçmişte sonuç vermeyen yaklaşımlarla yeni sonuçlar beklemek gerçekçi değildir. Dünya değişmektedir, bölge de değişmektedir. Türkiye değişmektedir, Avrupa Birliği de değişmektedir. Doğu Akdeniz değişmektedir, Kıbrıs da değişmektedir. Değişmeyen tek şey ise bazı zihinlerdeki eski kalıplar olmamalıdır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey daha yüksek sesle konuşmak değil, daha derin düşünmektir. Daha fazla slogan değil, daha fazla yol haritasıdır. Daha fazla kutuplaşma değil, daha fazla ortak akıldır. Daha fazla sadakat değil, daha fazla liyakattir. Daha fazla günü kurtarma anlayışı değil, daha fazla gelecek kurma iradesidir.

Bir ülke ancak sorunlarından ders çıkardığında büyür. Aynı hataları tekrar eden toplumlar ise zamanla sorunlarını kader sanmaya başlar. Oysa kader ile ihmal arasında büyük bir fark vardır. Uzun yıllardır biriken sorunlar bugün tesadüfen ortaya çıkmamıştır. Her ertelenen reform, her göz ardı edilen uyarı ve her günübirlik çözüm bugünkü tabloya katkı yapmıştır.

Bu nedenle bugün içinde bulunulan durum, bir geminin açık denizde yaşadığı sıradan bir sarsıntı değildir. Bunlar, rotasını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalan bir geminin hikâyesidir. Gemi büyümüş, yükü artmış, deniz sertleşmiş, fırtına yaklaşmış; ancak güverte üstünde rota tartışmaları sürekli devam etmektedir. Bir gemiyi aynı anda birden fazla kaptan yönetemez. Bir mürettebat görev tanımlarını bilmeden fırtınaya hazırlanamaz. Bir limana ulaşmak isteyen gemi önce hangi limana gitmek istediğine karar vermek zorundadır.

Bugün asıl mesele geminin ne kadar güçlü olduğu değil, kaptanın rotayı bilip bilmediğidir. Asıl mesele mürettebatın ne kadar kalabalık olduğu değil, ne kadar yetkin olduğudur. Asıl mesele limanın ne kadar uzak olduğu değil, o limana ulaşacak güçlü iradenin olup olmadığıdır.

Önümüzdeki dönem belki de uzun yılların en kritik fırsatlarını ve en büyük risklerini birlikte taşıyacaktır. Bu nedenle ülkenin artık eski alışkanlıklarını yeniden değerlendirmesi, liyakati merkeze koyması, kurumlarını güçlendirmesi, toplumsal güveni yeniden inşa etmesi ve geleceğe yönelik ortak bir rota belirlemesi gerekmektedir. Aksi halde, fırtına büyüdüğünde tartışmaların değil, sonuçların konuşulacağı bir döneme girilecektir.

Ve unutulmamalıdır ki bir gemiyi batıran çoğu zaman denizin büyüklüğü değil, gövdesindeki görünmez çatlaklardır. Bugün mesele dışarıdaki dalgalar kadar içerideki çatlakları da görebilmektir. Çünkü rotasını kaybeden gemiler liman bulamaz; limanını kaybeden toplumlar ise kendi geleceğini de kaybeder.

Mert MAPOLAR, C.Ht.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.