Bir ülkenin diploması değer kaybederse, geleceği ne olur?
MERT MAPOLAR’IN KÖŞE YAZISINI SESLİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ
Bir ülkenin üniversiteleri öğrenci kaybetmeye başladığında, aslında yalnızca öğrencilerini değil, dünyaya verdiği güveni de kaybetmeye başlar.
Bazı krizler gürültüyle gelir.
Bazıları ise sessizce…
Önce birkaç boş sınıfla başlar. Ardından azalan tercihler, kapanan programlar, düşen öğrenci ilgisi, artan ekonomik sıkıntılar ve mezuniyet sonrasında sorulan huzursuz sorular belirir.
Sonra bir gün fark edilir ki mesele artık yalnızca üniversitelerin meselesi değildir.
Mesele bir ülkenin geleceğidir.
KKTC'nin yükseköğretim alanında bugün yaşananlar tam da böyle okunmalıdır.
Ortada yalnızca öğrenci sayısındaki gerileme, boş kontenjanlar veya üniversitelerin ekonomik sıkıntıları yoktur.
Bunların çok daha ötesinde, giderek derinleşen bir güven ve itibar sorunu da bulunmaktadır.
Ve belki de bu nedenle bugün sorulması gereken en önemli soru şudur:
KKTC üniversiteleri neden öğrenci kaybediyor?
Daha da önemlisi:
Bir ülkenin üniversiteleri, öğrencilerinin gözünde neden geleceğin güvenli adresi olmaktan uzaklaşmaya başlar?
Çünkü bir öğrenci üniversite seçerken aslında yalnızca bir okul seçmez.
Hayatının yönünü de seçer.
Ailesinin birikimini…
Kendi emeğini…
Gençliğinin en değerli yıllarını…
Ve geleceğe ilişkin umutlarını o kuruma emanet eder.
İşte bu nedenle üniversiteler sıradan kurumlar değildir.
Bir ülkenin geleceğe yazdığı teminat mektuplarıdır.
GÜVEN KAYBEDİLİRSE, BİNA AYAKTA KALSA DA ÜNİVERSİTE ZAYIFLAR!
“Bir kurumun duvarlarını beton, itibarını ise güven ayakta tutar.”
Bugün KKTC yükseköğretiminde en fazla üzerinde durulması gereken mesele budur.
Sahte diploma iddiaları, akademik usulsüzlük tartışmaları, denetim mekanizmalarına ilişkin soru işaretleri ve uluslararası tanınma konusundaki tartışmalar, yalnızca ilgili kurumları ilgilendiren olaylar olarak görülemez.
Çünkü eğitim dünyasında itibar bulaşıcıdır.
Bir yerde ortaya çıkan ciddi bir güven sorunu, aynı sistem içinde bulunan diğer kurumların üzerine de gölge düşürür.
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken büyük bir adaletsizlik vardır:
Gerçekten çalışan, alın teriyle mezun olan, yıllarca derslerine giren, sınavlarını veren ve diplomasını hak ederek alan öğrenciler de bu gölgenin altında kalır.
İşte asıl trajedi budur.
Sahte diploma düzenleyen bir kişinin suçu, gerçek diplomasını alın teriyle kazanmış bir gencin geleceğini karartmamalıdır.
Fakat bunun gerçekleşmemesi için yalnızca “bizim üniversitemizde sorun yok” demek yeterli değildir.
Dünyaya bunun kanıtlanması gerekir.
Diplomanın gerçekliği…
Eğitimin niteliği…
Akademik programın içeriği…
Stajların yeterliliği…
Mezunun kazandığı yetkinlik…
Bütün bunların uluslararası ölçekte doğrulanabilir olması gerekir.
Çünkü artık dünyada yalnızca diplomaya bakılmıyor.
Diplomanın arkasındaki sisteme de bakılıyor.
DİPLOMA İLE GELECEK ARASINDA GÖRÜNMEZ BİR DUVAR OLUŞMAMALI!
“Bir diplomanın üzerinde üniversitenin adı yazabilir; fakat onun gerçek değeri, mezunun önüne açtığı kapılarda anlaşılır.”
Burada çok önemli bir yanılgıyı da ortadan kaldırmak gerekiyor.
Bir diplomanın akademik olarak tanınması ile o diploma sahibinin başka bir ülkede mesleğini yapabilmesi aynı şey değildir.
Özellikle sağlık gibi belirli kurallara bağlı mesleklerde, yalnızca diplomanın akademik olarak tanınması günümüzde yeterli olmaz. Mezunun aldığı eğitimin ve mezun olduğu programın, mesleğini yapmak istediği ülkenin yetkili kurumları tarafından ayrıca değerlendirilmesi ve mesleği yapabilmesi için gerekli onayın verilmesi gerekiyor.
Dolayısıyla gençlere yalnızca:
“Diploman tanınıyor.”
demek yetmez.
Asıl soru şudur:
“Bu diplomayla hayatını kurabilecek misin?”
Bir doktor, mühendis, eczacı, hemşire veya başka bir meslek mensubu mezun olduğunda karşısına yeni bir bürokratik duvar çıkıyorsa, mesele artık yalnızca akademik değildir.
Bu durum, doğrudan doğruya insan hayatına dokunan bir gelecek meselesidir.
Bir genç dört yılını verir.
Ailesi yıllarca ekonomik fedakârlık yapar.
Genç mezun olur.
Sonra başka bir ülkede karşısına:
“Ek belge getir.”
“Eğitimini yeniden inceleyelim.”
“Stajını ayrıca değerlendirelim.”
“Mesleki yeterliliğini kanıtla.”
“Bu eğitimin hangi koşullarda verildiğini açıklığa kavuştur.”
gibi süreçler çıkarsa, burada ciddi bir soru sormak gerekir:
Bu genç üniversiteye başladığı gün kendisine bunların hepsi açıkça anlatıldı mı?
Eğer anlatılmadıysa, sorun yalnızca mezunun sorunu değildir.
Bu durum, eğitim sisteminin de sorunudur.
EN BÜYÜK TEHLİKE, GENÇLERİN UMUDUNU KAYBETMESİDİR!
“Bir ülkenin gençleri geleceğine inanmayı bırakırsa, o ülkenin en büyük kaybı nüfus değil, umuttur.”
KKTC'deki üniversite krizinin belki de en az konuşulan tarafı psikososyal boyutudur.
Bir genç üniversiteye başlarken büyük bir hayal taşır.
Yeni bir hayat…
Yeni bir çevre…
Yeni bir meslek…
Bağımsız bir gelecek…
Fakat eğitim sürecinin sonunda diplomasının değerine ilişkin kuşku yaşamaya başlarsa, yalnızca akademik bir problem yaşamaz.
Kendi geleceğine ilişkin güvenini de kaybetmeye başlar.
“Doğru tercih yaptım mı?”
“Ailem boşuna mı fedakârlık yaptı?”
“Mezun olduğumda iş bulabilecek miyim?”
“Başka bir ülkede diplomam kabul edilecek mi?”
“Mesleğimi yapabilecek miyim?”
Bunlar genç bir insanın zihninde büyüdükçe, eğitim hayatının anlamı da değişir.
Öğrenci ders çalışırken artık yalnızca sınavı düşünmez.
Geleceğinin belirsizliğini düşünür.
Bu durum ailelere de yansır.
Bir öğrencinin yaşadığı hayal kırıklığı kardeşlerinin tercihlerini etkiler.
Bir ailenin yaşadığı mağduriyet, başka ailelerin kararlarına dönüşür.
Bir mezunun yaşadığı tanınma problemi sosyal çevresinde onlarca kişiye anlatılır.
İtibar böyle kaybolur.
Bir günde değil; insan hikâyeleri üzerinden, sessizce ve derinden.
ÜNİVERSİTELERİN KAN KAYBI, EKONOMİNİN DE KAN KAYBIDIR!
“Bir ülkenin üniversitesine gelen öğrenci yalnızca sınıfa değil, ekonomiye de gelir.”
KKTC'de yükseköğretimin etkisi kampüslerin sınırları içinde kalmıyor.
Öğrenci ev kiralıyor.
Yurtta kalıyor.
Yemek yiyor.
Ulaşıma para harcıyor.
Alışveriş yapıyor.
Sosyal hayatın içinde yer alıyor.
Dolayısıyla üniversitelerdeki gerileme, zamanla adanın ekonomik hayatında da hissedilecektir.
Bugün üniversitedeki bir boşluk, yarın yurtta bir boş odaya…
Bir evde kiracı eksikliğine…
Bir restoranda boş masaya…
Bir işletmede düşen satışa…
Bir çalışanın iş kaybına dönüşebilir.
Bu nedenle yükseköğretim krizi yalnızca eğitim sektörünün sorunu değildir.
Ekonomik bir alarmdır.
Fakat ekonomik sorunların daha da ötesinde bir başka tehlike daha vardır:
Eğer üniversiteler sürekli öğrenci çekebilmek için birbirleriyle yalnızca fiyat, burs ve reklam üzerinden yarışmaya başlarsa, eğitim sisteminin temel amacı da yavaş yavaş değişir.
Üniversite, bilgi üreten bir kurum olmaktan çıkıp öğrenci toplamaya çalışan bir yapıya dönüşür.
İşte o noktada öğrenci sayısını artırma çabası kaliteyi boğmaya başlar.
KONTENJAN DEĞİL, PLANLAMA SORUNU!
“Bir sofraya gereğinden fazla tabak koymak, sofraya daha fazla insan geleceği anlamına gelmez.”
Yükseköğretimde de aynı gerçek geçerlidir.
Öğrenci talebi azalırken, üniversite kapasitesinin sürekli büyütülmesi sürdürülebilir değildir.
Her programa öğrenci bulunamayabilir.
Her bölümün gelecekte istihdam yaratacağı garanti değildir.
Her üniversite aynı ölçekte büyüyemez.
Bu nedenle artık mesele:
“Kaç üniversitemiz var?”
olmamalıdır.
Asıl mesele:
“Kaç üniversitemiz gerçekten güçlü?”
olmalıdır.
Kaç program nitelikli?
Kaç bölüm uluslararası ölçekte rekabet edebilir?
Kaç mezun kendi alanında çalışabiliyor?
Kaç programın akademik kadrosu yeterli?
Kaç diploma dünyanın farklı yerlerinde güvenle doğrulanabiliyor?
Bunlar konuşulmalıdır.
Bir ülke, üniversitelerinin sayısıyla değil, mezunlarının niteliğiyle övünmelidir.
GÜNAH KEÇİSİ ARAMAK KRİZİ ÇÖZMEZ!
“Bir binanın çatısı akıyorsa, yalnızca yere düşen suyu suçlamak çözüm değildir.”
Böylesine büyük bir krizin sorumluluğunu birkaç kişinin üzerine yıkmak kolaydır.
Bir yönetici bulunur.
Bir kurum suçlanır.
Bir hükümet eleştirilir.
Bir üniversite hedef gösterilir.
Sonra toplum bir süreliğine rahatlar.
Fakat sorun yerinde kalır.
Bunların hepsini bir kişinin üzerine yıkmak, toplumun kendi sorumluluğundan kaçması olur.
Günah keçisi bulmak kolaydır; sistem kurmak zordur.
Oysa bugün ihtiyaç duyulan şey suçlu aramaktan çok sorumluluk kültürü oluşturmaktır.
GEMİDEKİ UYARILAR İLE ÜNİVERSİTELERDEKİ UYARILAR AYNI YERDEN OKUNMALI!
KKTC'de geçtiğimiz günlerde yaşanan gemi faciası, bize acı bir gerçeği yeniden hatırlattı: Büyük felaketler çoğu zaman bir anda ortaya çıkmaz; öncesinde mutlaka işaretler verir. Asıl mesele, o işaretlerin görülüp görülmediğidir.
Bu açıdan bakıldığında, gemide yaşananlarla KKTC’nin yükseköğretim alanında yaşananlar arasında önemli bir benzerlik vardır. Elbette iki olay aynı değildir; ancak her ikisinin arka planında denetim, sorumluluk, kurumsal yapı ve zamanında müdahale edilmesi gereken uyarılar açısından düşünülmesi gereken ortak bir ders vardır.
Bir geminin güvenliği yalnızca kaptanın sorumluluğuna bırakılamayacağı gibi, bir ülkenin yükseköğretim sisteminin geleceği de tek tek kişilerin davranışlarına indirgenemez.
Çünkü KKTC’nin yükseköğretim meselesi kişisel olmaktan çok, o da yapısaldır.
Denetim sorunu vardır.
Planlama sorunu vardır.
Şeffaflık sorunu vardır.
Kalite ve uluslararası kabul sorunu vardır.
Ekonomik maliyet sorunu vardır.
İtibar görme sorunu vardır.
Ve en önemlisi de, mezunların geleceği konusunda yeterli güven ve bilgilendirme sorunu vardır.
Gemi faciasında olduğu gibi burada da yalnızca “kim hata yaptı?” sorusuna takılıp kalmak, daha büyük soruyu gözden kaçırmak olur.
Gerçek odaklanılması gereken soru: “Bu sistem, hatanın ortaya çıkmasına neden izin verdi ve neden gerekli önlemler zamanında alınmadı?”
İşte bütün mesele tam da budur.
Bir felaketten sonra yalnızca bir kişiyi sorumlu ilan etmek, geminin neden o noktaya geldiğini açıklamaz. Aynı şekilde yükseköğretimde ortaya çıkan sorunların bütün yükünü birkaç kişinin üzerine bırakmak da sistemi düzeltmez.
Tekrardan vurguluyorum: Günah keçisi bulmak kolaydır; güvenilir bir sistem kurmak zordur.
Toplumlar büyük krizlerden yalnızca suçlu bularak değil, sistemin hangi noktasında aksama yaşandığını anlayarak ders çıkarırlar.
Bugün KKTC’nin ihtiyacı da budur.
Yaşananları kişiselleştirmek yerine, kurumsal hafızaya dönüştürmek; denetimi güçlendirmek, şeffaflığı artırmak, kaliteyi yükseltmek ve öğrencinin diplomasına, daha mezun olmadan güven duymasını sağlamaktır…
Çünkü bugün görmezden gelinen küçük bir uyarı, yarın bütün bir ülkenin taşıyamayacağı büyük bir güven kaybına dönüşebileceğidir.
Gemilerin güvenliği de üniversitelerin itibarı da aynı temel ilkeye dayanır:
Tehlikeyi ortaya çıktıktan sonra konuşmak değil, tehlike büyümeden önce fark etmektir.
KKTC’nin önündeki asıl sorumluluk da budur.
Suçlu aramaktan önce sistemi sorgulamak, sistemi sorgulamaktan da öte, bir sorumluluk kültürü oluşturmak.
Çünkü bir ülkeyi güçlü kılan hiç hata yapmaması değildir.
Hatasını zamanında görebilmesi ve aynı hatanın yeniden yaşanmasına izin vermemesidir.
BUGÜN GÖRMEZDEN GELİNENLER, YARIN DAHA BÜYÜK BİR KRİZE DÖNÜŞEBİLİR!
“Bazı sorunlar konuşulmadığı için küçülmez; konuşulmadığı için büyür.”
Bugün, KKTC üniversitelerinin içine sürüklendiği bu tablonun üzeri, geçici açıklamalarla ve günü kurtaran tedbirlerle örtülmeye çalışılırsa, yarın bedeli çok daha ağır sonuçlar ortaya çıkabilir.
Öğrenci sayısı daha fazla azalabilir.
Bazı programlar sürdürülemez hale gelebilir.
Bazı üniversiteler ekonomik baskıyla karşı karşıya kalabilir.
Nitelikli akademisyenlerin ülkede tutulması zorlaşabilir.
Yurt dışına giden öğrenci sayısı artabilir.
Mezunların mesleki tanınma sorunları daha da büyüyebilir.
Ve en önemlisi de, KKTC yükseköğretiminin adı dünyada daha fazla soru işaretiyle anılmaya başlayabilir.
İtibar kaybının en tehlikeli tarafı da budur.
Çünkü ekonomik kayıp hesaplanabilir.
Bir üniversite yeni bina yapabilir.
Yeni reklam kampanyası düzenleyebilir.
Daha fazla burs verebilir.
Ama kaybedilmiş güveni satın alamaz.
Güven ancak zamanla, şeffaflıkla ve tutarlı kaliteyle yeniden kazanılır.
GELECEĞİN KKTC’Sİ İÇİN KRİTİK UYARI!
“Gelecek, bugünün ihmallerinin ertelenmiş sonucudur.”
KKTC'nin önünde aslında iki yol bulunmaktadır.
Birinci yol, mevcut sorunları geçici açıklamalarla idare etmek…
Sorunları tek tek olaylar olarak görmek…
Sorumluluğu birkaç kişinin üzerine yıkmak…
Üniversiteleri öğrenci sayısıyla değerlendirmek…
Ve zamanın her şeyi kendiliğinden düzelteceğini düşünmek.
İkinci yol ise çok daha zor olanıdır:
Gerçeği kabul etmek.
Üniversite sayısını değil, kaliteyi konuşmak.
Kontenjanı değil, sürdürülebilirliği düşünmek.
Diplomayı değil, diplomanın dünyadaki değerini önemsemek.
Öğrenciyi yalnızca kayıt sırasında değil, mezuniyet sonrasında da düşünmek.
Uluslararası kalite standartlarını bir yük olarak değil, bir güvence olarak görmek.
Sahte diploma ve usulsüzlük iddialarının üzerine kararlılıkla gitmek.
Gerçek mezunların haklarını korumak.
Ve en önemlisi de KKTC'nin eğitim markasını inşa etmek.
Çünkü bugün yaşananlar yalnızca üniversitelerin geleceğini ilgilendirmiyor.
KKTC'nin ekonomik geleceğini, gençlerinin geleceğini, uluslararası itibarını ve dünyaya açılan kapılarını da ilgilendiriyor.
Daha önce yaşanan büyük felaketlerde olduğu gibi, burada da alınması gereken temel ders aynıdır:
Felaket çoğu zaman son anda değil, ilk uyarının önemsenmediği anda başlar.
Bugün boş kalan sınıflar bir uyarıdır.
Gençlerin tereddütleri bir uyarıdır.
Mezunların yaşadığı belirsizlikler bir uyarıdır.
İtibar tartışmaları bir uyarıdır.
Uluslararası tanınma konusundaki soru işaretleri bir uyarıdır.
Ve bütün bunlar birleştiğinde artık ortada tek tek sorunlar değil, sistemin alarm verdiğini gösteren çok ciddi bir tablo karşımızda durmaktadır.
KKTC bugün üniversitelerini kurtarmak zorundadır.
Ama yalnızca üniversiteleri değil…
Diplomasının itibarını da kurtarmak zorundadır.
Gençlerinin umudunu da kurtarmak zorundadır.
Dünyaya verdiği güveni gerçekten kurmak zorundadır.
Çünkü bir ülke, gençlerine “oku” diyorsa, onların önüne yalnızca bir sınıf ve diploma koymamalıdır.
Bir gelecek koymalıdır.
Ve eğer o diploma genç insanın önündeki kapıları açmak yerine, yeni kapıların önünde onu bekletmeye başlıyorsa, artık yalnızca öğrencinin değil, sistemin kendisinin de sorgulanması gerekir.
Bugün KKTC'nin ihtiyacı daha fazla üniversite tabelası değildir.
Daha fazla güvenilirliktir.
Daha fazla şeffaflıktır.
Daha güçlü denetimdir.
Daha gerçekçi planlamadır.
Daha yüksek akademik kalite ve uluslararası itibarın inşa edilmesidir.
Ve bütün bunlardan önce, sorunun varlığını cesaretle kabul etmektir.
Çünkü bazı gerçekler ertelenebilir.
Bazı tartışmalar susturulabilir.
Bazı haberler gündemden düşebilir.
Fakat bir ülkenin diplomasına düşen gölge, sessizlikle ortadan kalkmaz.
O gölge ancak ışıkla kaybolur.
O ışığın adı ise:
Şeffaflık, kalite, denetim, adalet ve sorumluluktur.
KKTC’nin bugün vermesi gereken asıl sınav üniversite sınavı değildir.
Asıl sınav, kendi eğitim sistemine, kendi üniversitelerine ve kendi diplomasına gerçekten güven duyulan bir gelecek kurabilmektir.
Çünkü sonunda mesele yalnızca kaç öğrencinin geldiği değildir.
Mesele, o öğrencinin burada aldığı eğitimin yarın dünyanın herhangi bir yerinde karşılık bulacağına inanıp inanmadığıdır.
Bir ülke gençlerine güven veremiyorsa, gençler de o ülkenin geleceğine güvenmekte zorlanır.
Ve gençlerin umudu bir ülkeden çekilmeye başladığında, ilk kaybedilen öğrenciler olur; ardından güven, itibar ve gelecek gelir.
İşte bu nedenle bugün atılacak her adım, yalnızca üniversitelerin değil, KKTC’nin yarınının da kaderini belirleyecektir.
Çünkü üniversitelerini koruyamayan bir ülke, yalnızca öğrencisini değil, kendi geleceğine açılan kapıları da kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır.
Ve bazı kayıpların telafisi bir diploma vermek kadar da kolay değildir.
Mert MAPOLAR, C.Ht
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.