SON 51 GÜN ANALİZİ: Vizyonlar havada; peki devleti kim, nasıl yönetecek?
MERT MAPOLAR’IN KÖŞE YAZISINI SESLİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ
KKTC'de seçimlere geri sayım hızlanırken, vaatler büyüyor, projeler çoğalıyor, değişim söylemleri yükseliyor. Ancak ülkenin önündeki asıl soru halen daha cevap bekliyor: 51 gün sonra yalnızca yönetenler mi değişecek, yoksa yönetme biçimi de değişebilecek mi?
Seçim sandığı yaklaştıkça, siyasetin dili de değişiyor. Dün yeterince konuşulmayan sorunlar, bugün büyük vizyonların konusu oluyor; yıllardır çözülemeyen meseleler, geleceğe uzanan iddialı hedeflerin içine yerleştiriliyor. Bir tarafta yeni dönem vaatleri, diğer tarafta değişim çağrıları, hemen her kesimde daha iyi bir gelecek söylemi... Seçimlere geri sayım son sürat devam ederken, siyaset de adeta havalarda uçuşuyor. Oysa toplumun artık süslü cümlelerden çok daha fazlasına ihtiyacı var. Kırk yılı aşkın süredir biriken yapısal sorunlar, bugün açıklanan birkaç projeyle nasıl çözülecek? Daha önce defalarca yönetme fırsatı bulmuş siyasi kadrolar, geçmişte gerçekleştiremediklerini şimdi hangi farklı yöntemlerle gerçekleştirecek? Yönetimde bulunmuş olanların bugünkü vaatleriyle geçmişteki uygulamaları arasında nasıl bir tutarlılık var? Muhalefette bulunanların eleştirdikleri düzenin yerine koyacakları somut sistem nedir? Asıl mesele kimin daha güzel konuştuğu değil, kimin söylediklerini hangi kadroyla, hangi kaynakla, hangi takvimle ve hangi hesap verebilirlik anlayışıyla hayata geçirebileceğidir.
Nüfus sayımı yapılsa ne değişecek?
Bugün ülkenin en temel meselelerinden biri, nüfusun güncel ve güvenilir biçimde ne kadar olduğuna ilişkin belirsizliktir. Fakat gelinen aşamada mesele yalnızca nüfus sayımı yapmak da değildir. Asıl soru, nüfus sayıldıktan sonra ne yapılacağıdır. Kaç kişiye kaç hastane, kaç okul, ne kadar enerji, ne büyüklükte bir ulaşım altyapısı gerektiği hangi verilerle hesaplanacak? Ülkenin taşıma kapasitesi, konut ihtiyacı, iş gücü dengesi ve kamu hizmetlerinin geleceği nasıl planlanacak? Diyelim ki yarın eksiksiz bir nüfus sayımı yapıldı. Ertesi gün hangi kurum hangi veriyi kullanarak hangi kararı alacak? Beş yıllık eğitim, sağlık, konut ve altyapı planları nasıl hazırlanacak? Sayım sonuçları düzenli güncellenmeyecek, kurumlar arasında paylaşılmayacak ve bütçe kararlarına yansıtılmayacaksa, yapılan işlem yalnızca yeni bir rakam üretmekten ibaret kalacaktır. Nüfusunu sağlıklı biçimde planlamanın merkezine koyamayan bir devletin geleceğe yönelik büyük projelerini hangi gerçekçi temeller üzerine kurduğu mutlaka sorgulanmalıdır. Bugün açıklanan sosyal konut, enerji, ulaşım ve hayat pahalılığına ilişkin hedefler de bu nedenle yalnızca vaat olarak değil, nüfus, maliyet, finansman, uygulama kapasitesi ve ölçülebilir sonuçlar üzerinden değerlendirilmelidir.
Değişmesi gereken kişiler mi, sistem mi?
Ülke siyasetinin belki de en önemli açmazı, değişimin çoğu zaman kişiler üzerinden tartışılmasıdır. İktidar kendisini gerçekleştirdiği yatırımlarla anlatırken, ana muhalefet daha iyi yönetim ve değişim iddiasını öne çıkarıyor. Diğer siyasi oluşumlar da farklı alanlarda yeni yaklaşımlar öneriyor. Bunların demokratik siyasette yeri vardır. Ancak geçmiş dönemlerde farklı ortaklıklarla, farklı görevlerle veya farklı sorumluluklarla yönetimde bulunmuş siyasi yapıların performansları da unutulmamalıdır. Yapılan işler kadar yapılamayanlar, tamamlanan yatırımlar kadar gecikenler, reformlar kadar reformlardan sonra ortaya çıkan sonuçlar da değerlendirilmelidir. Muhalefetin haklı eleştirileri, kendiliğinden yönetme yeterliliğinin kanıtı değildir; iktidarın gerçekleştirdiği projeler de sistemin bütününün sağlıklı işlediğini tek başına göstermez. Bir ülkenin kaderi, yalnızca yöneticilerin değişmesine bağlanamayacak kadar önemlidir. Çünkü sorun sistemdeyse, kişiler değişse bile sorunlar yeni isimlerle yaşamaya devam eder. Bu nedenle seçmen artık yalnızca kimin kazanacağını değil, kazananın mevcut düzenin hangi kurallarını değiştireceğini, hangi denetim mekanizmalarını kuracağını ve kendi siyasi kadrosunu da hangi kurallara tabi tutacağını sormalıdır.
Milletvekili başka, bakan başka: Devleti kimler yönetmeli?
Yeni dönemin en ciddi tartışmalarından biri, ülke yönetiminde görev alacak kadroların nasıl belirleneceği olmalıdır. Milletvekilinin asli görevi halkı temsil etmek, yasa yapmak, bütçeyi görüşmek ve yürütmeyi denetlemektir. Bakanın görevi ise kendi alanındaki kamu politikalarını oluşturmak, uygulamaları yönetmek, kurumlar arasında eşgüdümü sağlamak ve sonuçlardan siyasi sorumluluk taşımaktır. Bu iki görevin gerektirdiği yetkinlikler her zaman aynı değildir. İyi bir milletvekili olmak, kendiliğinden iyi bir bakan olmak anlamına gelmez. Nitekim parlamenter sistemlerin uygulamaları da tek tip değildir. Hollanda'da bakanlık göreviyle milletvekilliğinin birlikte sürdürülmesine genel olarak izin verilmez; göreve gelen milletvekili, istisnai geçiş durumları dışında parlamentodaki yerini bırakır. Birleşik Krallık'ta ise bakanlar ağırlıklı olarak parlamentodan seçilir. Bu farklılık, tek bir modelin her ülke için zorunlu olmadığını gösterir. KKTC açısından tartışılması gereken, anayasal ve yasal düzenlemeler de dikkate alınarak, bakanlıkların yalnızca milletvekilleri arasından değil, alanında yetkin, yönetim tecrübesi bulunan, liyakati ve hesap verebilirliği esas alan kişiler arasından oluşturulmasının, daha güçlü bir yönetim sağlayıp sağlamayacağıdır. Uzmanlık tek başına yeterli değildir; yöneticilik, kamu yararını gözetme ve siyasi sorumluluk da gereklidir. Ancak yalnızca siyasi aidiyetin yeterli görülmesi de artık savunulabilir bir yaklaşım değildir. Milletvekilleri denetim görevlerini daha bağımsız yerine getirirken, bakanlar somut performans ölçütleriyle değerlendirilirse, devletin etkinliği ve verimliliği açısından önemli bir dönüşümün de önü açılacaktır.
Bu noktada mesleklerle ülke yönetimi arasındaki ilişki de yeniden düşünülmelidir. İnsan hayatına dokunan, bilimsel bilgi ve yüksek sorumluluk gerektiren bir meslekte başarılı olmak elbette değerlidir. Fakat bir insanın kendi mesleğinde başarılı olması, bir ülkenin karmaşık ekonomik, hukuki, idari ve toplumsal sorunlarını çözebileceğinin otomatik güvencesi değildir. Bir hekim hastasını doğru teşhis ve tedaviyle iyileştirebilir; ülke yönetiminde ise yalnızca teşhis değil, kurumları birlikte çalıştıracak sistemi kurmak gerekir. Aynı durum hukukçu, mühendis, ekonomist veya başka herhangi bir meslekten gelen siyasetçi için de geçerlidir. Dolayısıyla soru, belirli bir meslekten ne kadar iyi siyasetçi çıkacağı değil, hangi meslekten gelirse gelsin, bir siyasetçinin doğru ekibi kurma, farklı uzmanlıkları yönetme ve kamu yararını kişisel ya da siyasi beklentilerin önünde tutma becerisine sahip olup olmadığıdır. Ülkenin ihtiyacı meslek unvanları üzerinden bir üstünlük yarışı değil, liyakatle desteklenen güçlü bir yönetim anlayışıdır.
Üstelik burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir gerçek vardır: KKTC Anayasası'nın 106. maddesi, milletvekili olmayan ve milletvekili seçilme niteliklerine sahip kişilerin de bakan olarak atanmasına zaten olanak tanımaktadır. Yani uzman kadrolarla yönetim için bütün sistemi baştan kurmak zorunlu değildir; öncelikle mevcut imkânların hangi anlayışla kullanıldığı sorgulanmalıdır. Hollanda'daki görev ayrılığı örneği de bu açıdan düşünmeye değerdir. Peki, siyasi partiler seçimlerden önce yalnızca milletvekili adaylarını değil, ülkeyi hangi niteliklere sahip kadrolarla yöneteceklerini de kamuoyuna açıklamaya hazır mıdır? Ekonomiyi, eğitimi, sağlığı ve enerjiyi kimin yöneteceği, en az kimin seçim kazanacağı kadar önemli değil midir?
Hesap neden hep aşağıya kesiliyor?
Toplumda giderek güçlenen bir başka kaygı ise kamu yönetiminde sorumluluğun nasıl dağıtıldığıyla ilgilidir. Bir kurumda ciddi bir aksaklık, usulsüzlük iddiası veya yönetim başarısızlığı ortaya çıktığında, kamuoyunun görmek istediği şey yalnızca alt kademelerdeki çalışanların sorgulanması değildir. Kararları kim aldı, kim onayladı, kim denetlemedi, kim gerekli önlemleri zamanında uygulamadı? Hesap verme mekanizması yalnızca alt kademelerde işletiliyor; üst yönetimlerin idari ve siyasi sorumluluğu yeterince araştırılmıyorsa, toplumda adaletin seçici uygulandığı algısı güçlenir. Elbette her iddia delillerle incelenmeli, hiç kimse yargı kararı olmadan suçlu ilan edilmemelidir. Ancak gerçek sorumlularla kamuoyu önüne çıkarılan göstermelik sorumluların birbirine karıştırılması ihtimali bile ciddi bir güven sorunudur. Burada asıl mesele suçlu aramak kadar yanlış kararların hangi yönetim zincirinde ortaya çıktığını belirleyebilmektir. Bir ülkede küçük hataların sahipleri kolayca bulunurken, büyük yönetim hatalarının sorumluları sürekli belirsiz kalıyorsa, sorun yalnızca kişilerde değil, hesap verebilirlik sistemindedir. Toplumun zihnindeki bulanıklık da buradan beslenir. Gerçek sorumluluk neden zaman zaman tartışmaların dışında kalıyor? Siyasi sorumlulukla idari sorumluluk neden yeterince ayrıştırılamıyor? Ve en önemlisi, bu düzenin değişmesini kim gerçekten istiyor?
Bu durumun psikososyal etkisi de küçümsenmemelidir. İnsanlar sürekli aynı sorunları yaşayıp her seçim döneminde benzer vaatlerle karşılaştıklarında, zamanla yalnızca siyasetçilere değil, değişimin mümkün olduğuna ilişkin inançlarına da mesafe koymaya başlayabilirler. Bu, toplumsal güven açısından tehlikeli bir aşamadır. Çünkü güvenin zayıfladığı yerde liyakatten çok ilişkiler, kurallardan çok kişisel bağlantılar, kurumsal çözümlerden çok bireysel kurtuluş yolları önem kazanmaya başlar. Böylece sistemin eksiklikleri sistemin ürettiği davranışlarla yeniden beslenir. Ülkenin ihtiyacı yalnızca yeni umutlar üretmek değil, insanların kurallara, kurumlara ve adalete yeniden güvenebileceği bir düzen oluşturmaktır.
Son 51 gün: Konuşanlar mı yapacak, yapanlar mı konuşacak?
Artık seçmenin önündeki tercih yalnızca iktidar ile muhalefet arasında değildir; geçmişin alışkanlıklarıyla geleceğin yönetim anlayışı arasındadır. Birileri konuşurken diğerleri gerçekten yapıyor mu, yoksa birileri yaptıklarını anlatırken başkaları konuşmaya devam mı ediyor? Daha da önemlisi, geçmişte kimler neyi yapma fırsatı buldu, bu fırsatları nasıl kullandı, bugün hangi farklı hazırlığa sahip ve yarın hangi somut sonuçları ortaya koyabilecek? Konuşarak mı yapılır, yoksa yaparak mı konuşulur? Bu sorunun cevabı siyasi sloganlarda değil, geçmiş performansın bağımsız biçimde değerlendirilmesinde ve geleceğe yönelik uygulanabilir programlarda aranmalıdır. Seçmenler de artık siyasi partilerden yalnızca ne yapacaklarını değil, hangi sorunu ne kadar sürede çözeceklerini, hangi kaynakları kullanacaklarını ve başarısız olduklarında kimin sorumluluk üstleneceğini açıklamalarını istemelidir. Değişim isteyenler değişimin nasıl gerçekleşeceğini, devamlılık isteyenler ise, mevcut sorunların neden halen devam ettiğini, anlatabilmelidir.
Önümüzdeki 51 gün, siyasi partiler açısından, bir vaat yarışından çok, bir yönetim yeterliliği sınavına dönüşebilirse, ülke adına önemli bir kazanım sağlanabilir. Çünkü gerçek değişim, seçim gecesi kazanan isimlerin değişmesi değil, seçimden sonra devletin işleyişinde, vatandaşın günlük hayatında ve kamu yönetiminin hesap verme anlayışında hissedilen somut iyileşmedir. Nüfus sayımı yapıldıktan sonra planlama değişmiyorsa, bakanlar değiştikten sonra yönetim anlayışı aynı kalıyorsa, projeler açıklanmasına rağmen uygulama ve denetim mekanizmaları güçlenmiyorsa, toplum yine aynı sorunların yeni dönemini yaşamaya devam edecektir.
Son 51 günün belki de en önemli sorusu şudur: Bu ülkeyi kimin yöneteceğini çok konuşuyoruz; peki bu ülkenin nasıl yönetilmesi gerektiğini neden yeterince konuşmuyoruz?
Çünkü gelecek, en büyük vizyonu açıklayanların değil, o vizyonu doğru insanlarla, doğru kurumlarla, adaletle ve hesap verebilir bir sistemle gerçeğe dönüştürebilenlerin eseri olacaktır.
Ve artık unutulmaması gereken bir gerçek var:
Ülkenin ihtiyacı yeni yüzlerden önce yeni bir yönetim anlayışıdır. Siyasetin başarısı da söylenen sözlerin yüksekliğiyle değil, vatandaşın hayatında bıraktığı olumlu izlerle ölçülmelidir.
Mert MAPOLAR, C.Ht.
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.