SON 44 GÜN ANALİZİ: Herkes vekil olmak istiyor; peki ülkeyi gerçekten kim düşünüyor?
MERT MAPOLAR’IN KÖŞE YAZISINI SESLİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ
KKTC’de seçimlere doğru geri sayım hızlanırken, siyaset sahnesinde dikkat çekici bir adaylık yarışı yaşanıyor. Ancak asıl düşündürücü olan, milletvekili olmak isteyenlerin sayısı değil, bu yoğun ilginin arkasındaki nedenlerdir. Bu kadar insan neden siyasete yöneliyor? Gerçekten ülkeye hizmet etmek, sorunlara çözüm üretmek ve geleceğe katkı sağlamak için mi, yoksa siyasetin sunduğu makam, statü ve imkânlardan yararlanmak için mi? İşte seçimlere yaklaşırken üzerinde ciddiyetle durulması gereken asıl mesele, adayların çokluğu değil, siyasete hangi amaçla girdikleri, hangi donanıma sahip oldukları ve ülkeye gerçekte ne kazandırabilecekleridir.
Küçük bir ülkede, siyasetle ilgilenenlerin fazla olması, ilk bakışta demokratik katılım açısından olumlu görülebilir. Ancak siyasetin giderek bir kariyer kapısı, ekonomik güvence veya toplumsal statü kazanma aracı olarak algılanması, üzerinde ciddiyetle durulması gereken yapısal bir sorundur. Çünkü milletvekilliği, herhangi bir kişisel meslekte arzu edilen noktaya ulaşılamadığında, başvurulacak alternatif bir iş alanı olmadığı gibi, mesleğinde önemli başarılar elde etmiş kişilerin de yalnızca tanınmışlıklarına ve geniş çevrelerine güvenerek üstlenebilecekleri sıradan bir görev değildir. Asıl mesele, siyasete kaç kişinin girdiği değil; bu kişilerin hangi bilgi, birikim, sorumluluk anlayışı ve kamu hizmeti bilinciyle ülke yönetimine talip olduğudur. Aday sayısındaki artış, tek başına bir tehlike oluşturmaz. Tehlike, siyasi rekabetin nitelikten uzaklaşması, kişisel beklentilerin kamu yararının önüne geçmesi ve milletvekilliğinin geçici bir temsil sorumluluğu yerine sürekli bir geçim veya nüfuz alanına dönüşmesidir.
Milletvekilliği bir meslek değil, halk adına kullanılan süreli ve hesap verilebilir bir kamu yetkisidir. Bir milletvekilinin görevi, yalnızca vatandaşın düğününe katılmak, cenazesinde bulunmak, sosyal medyada görünür olmak veya bireysel taleplere aracılık etmek değildir. Milletvekili yasa yapar, bütçeyi inceler, kamu harcamalarını denetler, hükümetin faaliyetlerini sorgular ve ülkenin geleceğini ilgilendiren kararlarda sorumluluk üstlenir. Peki, ekonomi politikalarını yeterince bilmeyen biri kamu bütçesini nasıl değerlendirecektir? Hukukun temel ilkelerine hâkim olmayan biri, hazırlanan yasaların toplum üzerindeki etkilerini nasıl sorgulayacaktır? Dünyadaki teknolojik dönüşümü, enerji güvenliğini, iklim değişikliğini ve uluslararası ekonomik gelişmeleri takip etmeyen bir temsilci ülkesini geleceğe hazırlayan düzenlemelere nasıl katkıda bulunacaktır? Elbette her milletvekilinin bütün alanlarda uzman olması da beklenemez. Ancak bilmediğini öğrenme iradesi, uzman görüşüne başvurma alışkanlığı, eleştirel düşünme becerisi ve kamu yararını kişisel ilişkilerin üzerinde tutma sorumluluğu bu görevin vazgeçilmez gerekleridir. Bunların yerine yalnızca popülerliğin, maddi imkânların ve çevre genişliğinin belirleyici hâle gelmesi, yasama faaliyetlerinin niteliğini ve demokratik denetimin gücünü zayıflatabilecek ciddi, hayati derecede önemli bir risktir.
KKTC gibi toplumsal ilişkilerin oldukça yakın olduğu küçük ölçekli bir ülkede, bu mesele daha da hassastır. Akrabalık, arkadaşlık, iş ilişkileri ve siyasi bağlantılar günlük hayatın birçok alanında iç içe geçebilmektedir. Bu yakınlık, siyasetçilerin vatandaşların sorunlarını doğrudan öğrenmesini kolaylaştırabileceği gibi, kamu yönetiminde kayırmacılık ve çıkar çatışması risklerini de artırabilir. Örneğin, seçim döneminde kendisine destek veren kişilere kamu istihdamı, ihale, izin veya başka bir ayrıcalık konusunda beklenti oluşturan bir adayın, seçildikten sonra tarafsız kamu yönetimi anlayışını koruması güçleşebilir. Böyle bir ilişkinin yaygınlaşması hâlinde vatandaş hakkını kurallar üzerinden aramak yerine, bir siyasetçinin desteğine ihtiyaç duyduğunu düşünmeye başlar. İşte asıl tehlike burada ortaya çıkar. Devletin kurumları yerine kişilerin, liyakat yerine bağlantıların, vatandaşlık hakkı yerine siyasi yakınlığın belirleyici olduğu bir düzen gelişir. Bu durum yalnızca kamu kaynaklarının kullanımını değil, toplumun adalet duygusunu, gençlerin geleceğe güvenini ve devlet kurumlarına duyulan saygıyı da olumsuz etkiler.
Siyasete yönelmenin psikososyal boyutu da göz ardı edilmemelidir. İnsanların tanınma, kabul görme, saygınlık kazanma ve toplumsal etki oluşturma isteği doğaldır. Ancak siyasi makamların kişisel başarıyı kanıtlama veya sosyal statüyü yükseltme aracı olarak görülmesi, temsil sorumluluğuyla çatışabilecek beklentiler doğurur. Mesleğinde ilerleyememiş bir kişinin siyasete girmesi, tek başına yetersizlik göstergesi değildir; aynı şekilde mesleğinde zirveye ulaşmış olmak da başarılı bir milletvekilliğinin garantisi sayılamaz. Mesleki başarı ile siyasi temsil yeterliliği birbirinden farklıdır. Bir insan kendi işinde başarılı olabilir, fakat toplumsal uzlaşma, yasama, bütçe denetimi ve kamu politikası geliştirme konusunda yeterli hazırlığa sahip olmayabilir. Bunun tersi de mümkündür. Dolayısıyla sorgulanması gereken kişinin geçmişteki unvanı değil, üstlenmek istediği görevin gerektirdiği sorumluluklara ne ölçüde hazır olduğudur. Özellikle siyaset, tam zamanlı bir sorumluluk olarak yerine getirmeye, zamanı, hazırlığı veya isteği bulunmayan kişilerin adaylığı, temsil görevlerinin etkinliği açısından ayrıca değerlendirilmelidir.
Dünyada, siyasetin kişisel çıkarların önüne geçen kamu hizmeti anlayışıyla yürütülmesi konusunda örnek alınabilecek ülkeler de bulunmaktadır. Danimarka, Finlandiya ve Yeni Zelanda kamu yönetiminde şeffaflık, hesap verebilirlik ve yolsuzlukla mücadele alanlarında öne çıkan ülkeler arasındadır. Bu ülkelerin deneyimleri, siyasi makamların kişisel ayrıcalık alanına dönüşmesini önlemede güçlü kurumların, liyakatin ve etkili denetimin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Özellikle Finlandiya'da kamu yönetiminin güvenilirliği ve liyakat anlayışı, Danimarka'da kamu kaynaklarının kullanımına ilişkin açıklık ve denetim mekanizmaları dikkat çekmektedir. Peki, KKTC gibi küçük bir ülkede neden benzer bir siyasi anlayış güçlenmesin? Neden milletvekilliği kişisel gelecek kurmanın değil, ülkenin geleceğine katkı sağlamanın sorumluluğu olarak görülmesin? Siyasete yönelen insanların sayısının giderek daha fazla tartışıldığı KKTC'de, asıl sorgulanması gereken adayların hangi makama ulaşmak istedikleri değil, o makamın gerektirdiği bilgiye, donanıma, ahlaki sorumluluğa ve hizmet anlayışına ne ölçüde sahip olduklarıdır. Çünkü siyasetin kişisel kazanç ve nüfuz elde etme aracına dönüşmesi, yalnızca siyasi kurumları değil, ülkenin ekonomik gelişimini, toplumsal adaletini ve gelecek kuşakların fırsatlarını da tehlikeye atar. KKTC'nin ihtiyacı, siyaseti bir meslek veya ayrıcalık kapısı olarak gören anlayışın yaygınlaşması değil; kamu yararını önceleyen, dünyayı tanıyan, sorunlara çözüm üretebilen ve gerektiğinde yaptığı her işin hesabını verebilen bir siyasi temsil kültürünün güçlenmesidir.
KKTC'de milletvekilliğinin maddi ve manevi imkânları da bu tartışmaların dışında tutulamaz. Görev karşılığında sağlanan mali olanaklar, sosyal haklar, makamın sağladığı görünürlük ve parlamenter dokunulmazlık gibi unsurların varlığı, bunların kötüye kullanıldığı anlamına da gelmemeli. Ancak siyasi görevlerin kişisel avantaj elde etmenin bir yolu olarak görülmesini önlemek için, açık etik kurallara, çıkar çatışması düzenlemelerine ve etkili hesap verebilirlik mekanizmalarına ihtiyaç vardır. Parlamenter dokunulmazlık kişisel ayrıcalık değil, yasama görevinin bağımsızlığını korumaya yönelik hukuki bir güvencedir. Bunun siyasi sorumluluktan veya hukukun üstünlüğünden bağımsız bir koruma alanı gibi algılanması da toplumun temsil kurumuna duyduğu güveni zedeler. Benzer şekilde, milletvekilliğinin sürekli bir kariyer hedefi hâline gelmesi de başlı başına hukuka aykırı değildir; ancak siyasi kariyerin devamının kamu hizmetinin önüne geçip geçmediği de demokratik denetimin önemli sorularından biridir.
Bugün, sosyal medyada adaylık açıklamalarının, ziyaretlerin, fotoğrafların ve hizmet vaatlerinin görünürlüğü artarken, üzerinde durulması gereken bir başka önemli konu da siyasi iletişimin içeriğidir. Bir adayın çok sayıda paylaşım yapması, halkla güçlü iletişim kurduğu anlamına gelebilir; fakat bu durum tek başına ülkenin sorunlarına çözüm üretebileceğini de göstermez. Bir adayın kaç kişiyi tanıdığından çok, hangi sorunu nasıl çözeceğini de açıklayabilmesi önemlidir. Ekonomik bağımlılığın azaltılması, üretimin geliştirilmesi, gençlerin ülkede gelecek kurabilmesi, eğitim ve sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesi, kamu maliyesinin sürdürülebilirliği ve kurumların güçlendirilmesi gibi konular, yalnızca iyi niyet açıklamalarıyla yönetilemez. Bunlar bilgi, planlama, mali kaynak ve uygulanabilir politikalar gerektirir. Siyasi vaatlerin gerçekçi maliyet hesaplarıyla desteklenmemesi, seçimlerden sonra hayal kırıklıklarına ve kamu yönetiminde yeni sorunlara da yol açacağı kesindir.
Önümüzdeki 44 günlük süreçte asıl tartışılması gereken, adayların sayısı değil, ülkenin geleceğine ilişkin ortaya koydukları hazırlığın niteliğidir. Siyasete yeni kişilerin katılması demokratik yenilenme açısından değer taşıyabilir. Farklı mesleklerden gelen kişilerin parlamentoda bulunması da toplumsal temsilin zenginleşmesini sağlayabilir. Ancak bunun gerçek bir kazanıma dönüşmesi, adayların kendi mesleki deneyimlerini kamu yararına aktarabilmelerine, eksik oldukları alanlarda kendilerini geliştirmelerine ve kişisel ilişkiler yerine kurumsal çözümler önermelerine bağlıdır. Siyasetin toplumdaki hemen her meslekten daha cazip bir kişisel gelecek seçeneği olarak görülmeye başlaması durumunda ise, ayrıca şu soru önem kazanır: Üretim, bilim, eğitim, sağlık, teknoloji ve girişimcilik alanlarında gelişmeye ihtiyaç duyan bir ülkede, başarılı olmanın en görünür yolu neden siyasi makam elde etmek olarak algılansın? Bir ülkenin kalkınması, yalnızca iyi siyasetçilere değil, işini iyi yapan, üreten, araştıran, geliştiren ve değer yaratan insanlara da bağlıdır.
Sonuç olarak, KKTC siyasetinin bugün geldiği nokta, ülkenin geleceği açısından ciddi bir sorgulamayı ve siyasi anlayışta köklü bir değişimi de gerekli kılmaktadır. Bu aşamada önemli olan, siyasete katılımın sınırlandırılması değil, siyasi temsilin niteliğinin yükseltilmesi ve milletvekilliğinin gerçek anlamda bir kamu hizmeti sorumluluğu olarak görülmesidir. Bunun yolu, adayların geçmişteki çalışmalarının, bilgi birikimlerinin, ülkeye kazandırabileceklerinin, somut projelerinin, kamu hizmetine ayırabilecekleri zamanın ve olası çıkar çatışmalarının ciddi biçimde sorgulanması gerekmektedir. Siyasi partilerin adaylarını belirlemiş olduğu bu aşamada, artık asıl sorumluluk, hem adayların yeterliliklerini ve ülkeye yönelik projelerini kamuoyuna açıkça ortaya koymalarında hem de seçmenlerin kişisel yakınlıklar ve bireysel beklentiler yerine liyakati, dürüstlüğü, donanımı ve toplumsal yararı esas alarak değerlendirme yapmalarındadır. Milletvekilliği bir kazanç, statü veya kişisel gelecek kapısı olarak değil, ağır sorumluluklar taşıyan bir kamu görevi olarak anlaşılmadıkça, siyasetin meslekleşmesine ilişkin kaygılar ortadan kalkmayacaktır. Unutulmamalıdır ki KKTC gibi küçük bir ülkede siyasi tercihler ve yanlış yönetim kararları yalnızca bugünü değil, gelecek kuşakların yaşamını da doğrudan etkileyecektir. Bu nedenle asıl mesele, kimin milletvekili olacağı kadar, ülkenin geleceğinin hangi bilgiye, hangi anlayışa ve hangi sorumluluk bilincine emanet edileceğidir.
Son 44 günün belki de en önemli sorusu şudur: KKTC'de siyaset, ülkenin geleceğini inşa etmek için mi cazip hâle geliyor, yoksa siyasetin sunduğu imkânlar mı insanları bu alana çekiyor?
Bu sorunun yanıtı, adayların açıklamalarından çok, ortaya koyacakları somut programlarda, geçmişteki faaliyetlerinde ve kamu yararına bağlılıklarını gösterecek uygulamalarda aranmalıdır.
Çünkü bir ülkenin geleceğini belirleyen, meclise girmek isteyenlerin çokluğu değil, meclise girenlerin o ülke için ne yaptığıdır.
Mert MAPOLAR, C.Ht.
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.