Son 72 gün: 6 Aralık 2026 KKTC genel ve yerel seçimlerine geri sayım başladı!
MERT MAPOLAR’IN KÖŞE YAZISINI SESLİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ
Aynı siyaset döngüsünü yeniden mi yaşayacağız, yoksa gerçekten yeni bir çıkış yolu mu arayacağız?
6 Aralık 2026 tarihinde yapılması öngörülen KKTC milletvekilliği genel seçimi ile yerel seçimlere doğru geri sayım hızlanıyor. Takvim sandık gününü gösterirken, asıl üzerinde düşünülmesi gereken, seçimin hangi gün nasıl yapılacağı değil; bu seçimlerin ülkenin yıllardır içerisinde bulunduğu siyasi döngüyü gerçekten değiştirip değiştiremeyeceğidir.
Çünkü seçimler yalnızca oy kullanılan günlerden ibaret değildir. Seçimler, toplumun geçmişle hesaplaştığı, bugünü değerlendirdiği ve geleceğe ilişkin beklentisini ortaya koyduğu önemli demokratik eşiklerdir. Ancak KKTC’de siyasi tartışmaların giderek kişiselleşmesi, sertleşmesi, zaman zaman hakaret ve ayrıştırıcı söylemler üzerinden yürütülmesi, ülkenin gerçek ve yapısal sorunlarının yeniden ikinci plana itilmesi tehlikesini beraberinde getiriyor.
İçi boş vaatler, altı doldurulmayan projeler, kurumsallıktan uzak siyasi yapılanmalar, göstermelik adaylıklar ve yıllardır tekrar edilen “hep birlikte yöneteceğiz” söylemleri, artık toplumun daha fazla sorgulaması gereken bir siyasi alışkanlığa dönüşmüş durumda.
Çünkü yönetmek başka, yönetme iddiasında bulunmak başkadır. Bir projenin yalnızca adını söylemek yeterli değildir. Nasıl uygulanacağı, hangi kaynakla finanse edileceği, ne kadar sürede tamamlanacağı ve başarısının nasıl ölçüleceği de ortaya konulmalıdır. Siyasetin sloganlardan projelere, projelerden uygulanabilir politikalara geçebilmesi için artık daha somut cevaplara ihtiyaç vardır.
Bugün KKTC siyasetinin görüntüsü, zaman zaman bir “ebedi dönüş tiyatrosu"nu andırıyor. Aynı dekorlar yeniden kuruluyor, benzer siyasi formüller farklı isimlerle tekrar sahneye çıkıyor, dün eleştirilen yöntemler bugün başka koşullarda yeniden gündeme gelebiliyor. Toplum değişim beklerken, siyaset eski alışkanlıklarına geri dönebiliyor.
Bu durum, toplumsal hafızada güçlü bir “siyasi dejavu” duygusu yaratıyor. İnsanlar aynı sorunları tekrar tekrar konuşuyor, benzer vaatleri dinliyor ve benzer hayal kırıklıklarıyla karşılaşıyor. Bunun sonucunda yalnızca siyasi memnuniyetsizlik değil, “nasıl olsa değişmeyecek” düşüncesi de güçlenebiliyor. Bu ise demokratik katılım açısından çok daha derin bir psikososyal soruna dönüşüyor.
Çünkü siyasal umutsuzluk zamanla siyasal ilgisizliğe, siyasal ilgisizlik ise “benim oyum neyi değiştirecek?” anlayışına dönüşebiliyor. Oysa demokratik toplumlarda vatandaşın en güçlü aracı, yalnızca oy kullanmak değil, oy vermeden önce doğru soruları da sorabilmektir.
Bugün bu soruların başında nüfus meselesi geliyor. Bir ülkenin nüfusunu ve nüfus yapısını sağlıklı biçimde bilmek, eğitimden sağlığa, konuttan ulaşıma, istihdamdan yerel yönetimlere kadar bütün planlamanın temelidir. Burada mesele, yalnızca toplam nüfusun kaç kişi olduğu değildir. Nüfusun nasıl değiştiğini, hangi bölgelerde yoğunlaştığını, yaş yapısını, işgücünü ve gelecekteki muhtemel hareketliliğini doğru analiz edebilmek de aynı derecede önemlidir.
Nitekim KKTC’de geçmişte, nüfus sayımları yapılmış olmakla birlikte, nüfusun güncel ve düzenli biçimde izlenmesi konusu, uzun zamandır önemli bir planlama meselesi olarak gündemde bulunuyor. Bu nedenle siyasetçilerin “nüfus politikamız var” demesi kadar, bu politikanın hangi veriye dayandığını ve ülkenin geleceğini hangi somut nüfus projeksiyonuna göre planladığını daha detaylı açıklaması da önem taşıyor.
Çünkü nüfusunu, nüfus yapısını ve gelecekteki değişimini yeterince dikkate almadan bir ülkenin kalkınma planını oluşturması, haritası eksik bir arazide yol yapmaya benzer.
Üstelik mesele yalnızca nüfusla sınırlı değildir. Eğitim, sağlık, ekonomi, kamu yönetimi, altyapı, çevre, ulaşım, gençlerin ülkede kalabilmesi, yerel yönetimlerin yeterliliği ve yaşam maliyetleri birbirinden ayrı düşünülebilecek sorunlar değildir. Bu alanlardan birinde yaşanan sorun, çoğu zaman diğer alanları da doğrudan etkiler. Ekonomideki sorun, eğitim ve sağlık hizmetlerine, nüfus hareketleri, altyapı ve ulaşıma, yaşam maliyetlerindeki artış ise gençlerin ülkede kalma kararlarına yansır. Dolayısıyla ülkenin sorunlarını tek tek ele almak yerine, bunların birbirleriyle olan bağlantısını görmek ve bütününü kapsayan, uzun vadeli ve gerçekçi bir ülkesel planlama anlayışı oluşturmak gerekir.
Bir ülke, birbirinden kopuk seçim vaatleriyle değil, birbirine bağlanan politikalarla yönetilmelidir.
Tam da bu nedenle, siyasetin kişilere aşırı bağımlı hale gelmesi yerine, kurumların güçlendirilmesi gerekiyor. Çünkü kişiler değişebilir, partiler değişebilir, koalisyonlar değişebilir; fakat kurumlar aynı zayıflıklarla çalışmaya devam ederse, değişen yalnızca aktörler olur, sistem sürekli aynı kalır.
Burada karşımıza Kıbrıs mitolojisindeki Kral Pygmalion benzetmesi çıkıyor. Kendi yarattığı fildişi heykele hayran olan Pygmalion gibi, siyaset de zaman zaman kendi oluşturduğu yapılara, alışkanlıklara ve güç dengelerine öylesine bağlanabiliyor ki bunların artık toplumun değişen ihtiyaçlarına cevap verip vermediğini sorgulamayı unutuyor.
Kendi yarattığımız siyasi yapıların değişmez olduğuna inanmak, aslında değişimin önündeki en büyük engellerden biridir.
Bu nedenle, “İlk olarak seçim sistemi mi değişmeli, yoksa yeni liderler mi gelmeli?” sorusu, önemli olmakla birlikte, belki de daha kapsamlı bir soruya ihtiyaç vardır: Siyaset yapma biçimimiz değişmeden, seçim sisteminin veya siyasi aktörlerin değişmesi gerçekten yeterli olacak mı?
Yeni isimler, eski siyasi alışkanlıklarla hareket ederse, yalnızca yüzler değişir. Yeni bir siyasi yapı eski zihniyeti taşırsa, yalnızca tabela değişir. Yeni bir koalisyon geçmişteki yöntemleri aynen tekrar ederse, yalnızca ortaklık biçimi değişir.
Gerçek değişim, oyuncuların değil, senaryonun değişmesidir.
Bunun yolu ise KKTC'deki siyaseti kişisel hesaplaşmaların, hakaretlerin ve kutuplaştırıcı söylemlerin dışına çıkarıp veriye, liyakate, kurumsallığa, şeffaflığa ve hesap verebilirliğe dayalı bir zemine taşımaktır.
Vatandaşın da bu süreçte sorumluluğu büyüktür. Seçim dönemlerinde yalnızca “Kim kazanacak?” sorusuna değil, “Kim neyi, nasıl, hangi kaynakla ve ne zaman gerçekleştirecek?” sorusuna da odaklanmak gerekir. Siyaseti bir spor takımını tutar gibi değerlendirmekten de vazgeçmeliyiz. Nasıl ki bir taraftar tuttuğu takımın başarısını isterken, hatalarını da eleştirebiliyorsa, vatandaş da desteklediği siyasi parti veya adaya karşı aynı sorgulayıcı tutumu gösterebilmelidir. Bir partiye veya siyasi kişiliğe yakın olmak, onun her söylediğini doğru kabul etmek ve yanlışlarını görmezden gelmek anlamına gelmemelidir. Gerçek siyasi bilinç; gerektiğinde kendi desteklediğimiz yapıya dahi “Neden?”, “Nasıl?” ve “Bunun hesabını nasıl vereceksiniz?” sorularını da sorabilmektir. Vatandaşın sorumluluğu yalnızca seçim günü oy kullanmakla bitmez; verilen vaatleri incelemek, geçmişte söylenenlerle gerçekleşenleri karşılaştırmak, projelerin uygulanabilirliğini sorgulamak ve seçim sonrasında da seçilenleri takip etmektir. Çünkü oy vermek bir siyasi takıma taraftar olmak değil, ülkenin geleceği üzerinde kullanılan önemli bir yetkidir. KKTC’nin ihtiyacı daha fazla siyasi taraftar değil; daha bilinçli, sorgulayan, gerektiğinde kendi tercih ettiği siyasi yapıya bile hesap sorabilen vatandaşlardır. Çünkü demokrasinin gücü yalnızca yönetenlerden değil, yönetenlerden hesap sorabilen bir toplumdan gelir.
“Bize ne vaat ediyorsunuz?” sorusunun yanına mutlaka “Bunu nasıl gerçekleştireceksiniz?” sorusu da her zaman eklenmelidir.
Çünkü gerçek siyasi program güzel cümlelerden değil, uygulanabilir planlardan oluşur.
Bugün KKTC siyaseti bir bakıma sonu gelmeyen bir tünelin içerisinde ilerliyor. Her seçimde tünelin ucunda yeni bir ışık gösteriliyor; fakat toplum çoğu zaman aynı labirentin başka bir koridoruna çıkıyor. Eski sorunlar yeni sloganlarla anlatılıyor, geçmişte çözülemeyen meseleler yeniden vaat konusu haline geliyor.
Oysa tünelin ucundaki ışığı aramadan önce, neden yıllardır aynı tünelin içerisinde olduğumuzu da anlamamız gerekiyor.
Bu nedenle, 6 Aralık 2026 seçimlerine doğru geri sayım, yalnızca siyasetçiler açısından değil, seçmen açısından da bir sorgulama dönemidir. Vatandaşın görevi herhangi bir kişiyi veya siyasi yapıyı koşulsuz desteklemek değil; verilen sözleri, projeleri, geçmiş performansı, uygulanabilirliği ve hesap verebilirliği de değerlendirebilmektir.
Çünkü demokrasi yalnızca sandık günü yaşanmaz. Demokrasi, sandığa gidene kadar sorulan sorularda, seçim sonrasında ise verilen sözlerin takip edilmesinde de yaşanır.
Artık mesele yalnızca “Kim yönetecek?” değildir.
Mesele nasıl yönetileceğidir.
Mesele yalnızca “Kim değişecek?” değildir.
Mesele neyin değişeceğidir.
Mesele yalnızca sahneye yeni isimlerin çıkması değildir.
Mesele, yeni bir siyasi aklın ortaya çıkıp çıkmayacağıdır.
6 Aralık 2026'ya doğru ilerlerken, KKTC toplumunun önündeki en önemli sınav belki de budur: Geçmişin siyasi formüllerini yeniden üretmek mi, yoksa geçmişten ders çıkararak geleceğe ilişkin yeni, gerçekçi ve ölçülebilir bir yol haritası oluşturabilmek mi?
Çünkü dünün hataları yarının tek seçeneği olmak zorunda değildir.
Siyaset sahnesinde aynı dekorların yeniden kurulması, aynı oyunun yeniden oynanmasını zorunlu kılmaz. Toplum isterse sorularını değiştirebilir. Beklentilerini değiştirebilir. Siyasetten talep ettiklerini değiştirebilir. Ve belki de en önemlisi, siyasetin kendisine bakışını da değiştirebilir.
Sonuçta gerçek kalkınma, günü kurtaran taktiksel manevralarla değil, geleceği planlayan, veriye dayanan, kurumsal kapasiteyi güçlendiren ve topluma karşı hesap verebilen bir siyasi akılla mümkün olmaktadır.
Aksi halde ebedi dönüş tiyatrosu devam eder; fildişi kuleler yerinde kalır, aynı labirentin içerisinde dolaşılır ve dünün hataları yarının kaderi gibi yeniden karşımıza çıkar.
Ülkede seçimlere doğru geri sayım sürerken, asıl soru belki de sandıkta kimin kazanacağı değil, KKTC’nin bu siyasi döngüyü kıracak soruları sormaya ne kadar hazır olduğudur da aynı zamanda.
Çünkü bir ülkenin geleceğini yalnızca seçilenler değil, seçmenlerin neyi sorguladığı, neyi talep ettiği ve kendisine sunulan geleceği ne kadar dikkatle değerlendirdiği de şekillendirir.
Sandık bir son değil; nasıl bir ülke istediğimizi ortaya koyduğumuz bir başlangıçtır.
Mert MAPOLAR, C.Ht.
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.