BİRAZ AYDINLIK

Mert MAPOLAR, C.Ht.
mertmapolar@gmail.com
Mert MAPOLAR, C.Ht.

SON 58 GÜN ANALİZİ: Seçmen ne istiyor, siyaset ne vaat ediyor?

Yayın Tarihi: 09/10/26 08:12
okuma süresi: 12 dak.

MERT MAPOLAR’IN KÖŞE YAZISINI SESLİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ

Seçimlere 58 gün kala, KKTC siyasetinde artık yalnızca kimin kazanacağını değil, seçmenin neyin karşılığında oy vereceğini de konuşmak gerekiyor. Çünkü seçim yaklaştıkça ortaya çıkan tablo, yıllardır alıştığımız siyasi davranışların yeniden sahneye çıktığını gösteriyor.

Bir tarafta verilen sözler, diğer tarafta geçmişte verilen sözlerin hesabını soran seçmenler var. Özellikle köy ve bölge ziyaretlerinde artık vatandaşın daha yüksek sesle, “Sözler verdiniz, peki bunlara ne oldu?” diye sormaya başlaması da dikkat çekiyor. Bunlar, seçim atmosferinin doğal bir sonucu gibi görülebilir. Ancak meselenin altında çok daha önemli bir gerçeklik yatıyor.

Seçmen artık yalnızca vaat dinlemiyor; geçmişin hesabını da soruyor!

Bu durum, siyasiler açısından kolay bir dönem olmayacağını da bize gösteriyor.

Çünkü yıllarca seçimden seçime verilen “iş”, “istihdam”, “arsa”, “kredi” ve benzeri sözler bir süre sonra siyasetçinin karşısına kendi faturasıyla çıkıyor. Vatandaşın çocuğu işe girmediyse, beklediği imkân gerçekleşmediyse veya kendisine anlatılan gelecek ortaya çıkmadıysa, seçim zamanı geldiğinde bunun hesabını sorması kaçınılmaz hale geliyor.

Fakat burada madalyonun yalnızca bir yüzüne bakmak da doğru değildir!

Çünkü bu ilişkiyi yalnızca siyasetçi kurmuyor; seçmen de bu ilişkinin oluşmasına katkıda bulunuyor.

Vatandaş siyasetçiden ülkenin geleceğine ilişkin büyük projeler, güçlü ekonomi, kaliteli eğitim, sağlık, üretim ve sürdürülebilir istihdam istemek yerine, öncelikle kendi ailesinin devlet kapısındaki geleceğini düşünmeye başladığında, siyasetçinin davranış alanı da buna göre şekilleniyor.

Bir başka ifadeyle;

KKTC'de seçmen neyi talep ederse, siyasetçi zaman içerisinde ona göre siyaset üretmeye başlıyor.

İşte KKTC açısından asıl tehlikeli nokta tam da burasıdır.

Devlet iş kapısı mı, gelecek kapısı mı?

Kamu istihdamı meselesi artık yalnızca kaç kişinin işe alındığı tartışması değildir. Asıl mesele, toplumda devlet memurluğunun halen güvenli ve arzu edilen geleceğin temel adresi olarak görülmesidir.

Özel sektörde çalışan bir gencin başarılı olması, kendi işini kurması, üretime katılması veya girişimci olması yerine, “devlete girebildi mi?” sorusunun öne çıkması, ekonomik yapı kadar KKTC'de toplumsal psikolojiyi de bize açıkça anlatıyor.

Çünkü burada bir alışkanlık oluşuyor.

Devlete girersen güvendesin!

Devlete girmek için de siyasetçiye ihtiyaç duyuyorsan, siyasetçi yalnızca siyasi temsilci olmaktan çıkıp geleceğin anahtarı haline geliyor.

Böyle bir sistemde vatandaşın siyasetçiye bağımlılığı, siyasetçinin de seçmene karşı sorumluluğu, sağlıklı demokratik sınırların dışına taşıyor.

Sonra istihdam yetmiyor.

Arsa devreye giriyor.

Arsa yetmiyor, kredi beklentisi ortaya çıkıyor.

Kredi de yetmiyor, başka bir kamu imkânı gündeme geliyor.

Devletin vatandaşına eşit imkân yaratması ile vatandaşa kişisel imkân dağıtması arasındaki çizgi, işte burada önem kazanıyor.

Birincisi sosyal devlet anlayışıdır.

İkincisi ise zamanla siyasi bağımlılık yaratabilmesidir.

Peki iktidarın hiç mi başarısı yok?

Elbette var.

Bunu görmezden gelmek de tarafsızlık değildir.

Son dönemde özellikle sağlık ve altyapı alanında ortaya konulan yatırımlar, iktidarın somut proje üretme ve uygulama kapasitesini de göstermektedir. Yeni hastaneler, devam eden yatırımlar ve Türkiye ile yürütülen finansman ve proje ilişkileri seçmenin önüne elle tutulur sonuçlar koymaktadır.

Siyasette bunun karşılığı vardır.

Çünkü seçmen sadece konuşulana değil, gördüğüne de oy verir.

Bir hastane binası gördüğünde, bir yol yapıldığında, bir yatırım gerçekleştiğinde veya bir hizmet hayatına dokunduğunda, bunun siyasi karşılığı mutlaka olur.

Ancak burada da başka bir soru ortaya çıkıyor:

Binayı yapmak yeterli mi, yoksa o binayı yaşatacak insan kaynağını oluşturmak mı daha önemli?

Hastane yapılır.

Peki doktor?

Hemşire?

Sağlık çalışanı?

Ya uzman personel?

Devletin bütün kurumları için aynı soru sorulabilir.

Devleti büyütmek başka, devleti verimli hale getirmek başkadır.

İktidarın bundan sonraki en önemli sınavlarından biri de budur.

Madal­yonun diğer yüzünde ise ana muhalefet var

Ana muhalefet partisinin en önemli sorunu ise yalnızca iktidara alternatif olmak değil, iktidar olduğunda gerçekten yönetebileceğine seçmeni ikna edebilmek.

Geçmiş deneyimler burada önemli bir ders ortaya koyuyor.

Liyakat, adalet, şeffaflık ve kurumsallık elbette vazgeçilmezdir. Ancak siyaset yalnızca doğru kavramları söyleme sanatı değildir.

Siyaset, aynı zamanda doğru kadroyu kurma, karar alma ve o kararı uygulama sanatıdır.

Ana muhalefetin geçmişte yaşadığı temel sorunlardan biri, bu iki alan arasındaki dengeyi kurmakta zorlanmasıdır.

Bir tarafta, “liyakat” diyen siyasi anlayış, diğer tarafta seçim kazanıldığında değişim bekleyen taban...

Bir tarafta eski bürokratik yapının korunması, diğer tarafta, “Artık biz yöneteceğiz” beklentisi...

Bu çelişki çözülemediğinde seçmenin önünde şu soru kalıyor:

“Oy verdik ama gerçekten yönetebildiler mi?”

Bir siyasi parti için bundan daha ağır bir soru kolay kolay yoktur.

Çünkü bilinçli seçmen bir siyasi hareketin yalnızca iktidara gelmesini değil, iktidara geldikten sonra ülkeyi etkili ve başarılı bir şekilde yönetebilmesini de ister.

İki tarafın da sınavı aslında aynı!

İktidarın sınavı, sahip olduğu siyasi gücü kalıcı ve kurumsal bir devlet kapasitesine dönüştürmek.

Ana muhalefetin sınavı ise sahip olduğu siyasi eleştiriyi uygulanabilir bir yönetim modeline dönüştürmek.

Biri “çok şey yapıyoruz” diyorsa, seçmen “Peki sürdürülebilir mi?” diye sormalı.

Diğeri “Biz daha iyi yöneteceğiz” diyorsa, seçmen de “Peki nasıl?” diye sormalı.

Artık seçimlerin yalnızca vaat yarışı olmaktan çıkması gerekiyor.

58 gün kala seçmenin psikolojisi de değişiyor!

Seçime yaklaştıkça seçmenin davranışında da önemli bir değişim yaşanıyor.

İlk dönemlerde insanlar daha çok “Kim kazanacak?” diye sorar.

Seçim yaklaştığında ise soru değişir:

“Bana ne olacak?”diye sorulur.

İşte siyaset açısından en kritik psikolojik eşik budur.

Çünkü seçmen kendi geleceğini sandıktaki tercihiyle ilişkilendirmeye başladığında, siyasi tercih daha da duygusal ve daha da kişisel hale geliyor.

Bu noktada geçmişte yapılan bir yardım, verilen bir söz, açılan bir kapı veya sağlanan bir imkân hafızada yeniden canlanabiliyor.

Fakat tam tersine, tutulmayan bir söz de aynı hafızada yerini alıyor.

Bu nedenle seçimlere giderken, siyasiler için artık yalnızca yeni vaatlerin değil, eski vaatlerin de hesabının verilmesi gereken bir dönem başlıyor.

Bir senaryo düşünelim...

Bir siyasetçi seçim öncesinde yüz kişiye iş sözü versin.

Seçimden sonra bunların yalnızca yirmisi gerçekleşsin.

Geriye kalan seksen kişi bir sonraki seçimde ne yapacak?

Ya aynı siyasetçiden yeniden söz isteyecek...

Ya başka bir siyasetçiye yönelecek...

Ya da tamamen sisteme olan güvenini kaybedecektir.

İşte üçüncü ihtimal ülke açısından en tehlikeli olandır.

Çünkü siyasetçiye duyulan güvenin kaybolması kadar siyasetin tamamına duyulan güvenin kaybolması da mümkündür.

Bu nedenle mesele yalnızca bir partinin seçimi kazanması veya kaybetmesi değildir.

Mesele, vatandaşın demokratik sisteme olan inancının korunmasıdır.

Peki seçmen bu kez neyi ölçmeli?

Belki de seçimlere kadar her seçmenin kendi zihninde basit bir tablo oluşturması gerekiyor:

Ne vaat edildi?

Ne gerçekleşti?

Nasıl gerçekleştirildi?

Kimin yararına oldu?

Sürdürülebilir mi?

Ve en önemlisi:

Bana mı yarar sağlıyor, ülkeye mi?

Bu son soru belki de bütün seçim kampanyalarının en önemli sorusudur.

Çünkü kişisel çıkar ile ülke çıkarı aynı şey değildir!

Bazen kişisel olarak kazanan vatandaş, uzun vadede ülkenin kaybetmesine neden olan bir sistemin parçası da olabiliyor.

Önümüzde 58 gün var!

Bu 58 gün içerisinde siyasi partiler elbette seçmenin kapısını daha fazla çalacaklar.

Köylere gidecekler.

Toplantılar yapacaklar.

Yeni sözler verecekler.

Geçmiş başarılarını anlatacaklar.

Rakiplerinin eksiklerini gösterecekler.

Bunların hepsi siyasetin doğal parçasıdır.

Ancak bu seçim döneminde seçmenin de siyasetçiye bir soru sorması gerekiyor:

Bu soru: “Bana ne vereceksin?” değil, “Bu ülkeye ne vereceksin?” sorusu olmalıdır.

Çünkü devleti kişisel beklentilerin dağıtım merkezi haline getirdiğimiz ölçüde, devletin kendisini küçültürüz.

Siyasetçiyi yalnızca bize sağladığı imkân üzerinden değerlendirdiğimiz ölçüde, siyasetin kalitesini de düşürürüz.

Ve sonunda ortaya şu kısır döngü çıkıyor:

Vaatler çoğaldıkça beklentiler büyüyor; beklentiler büyüdükçe istihdam baskısı artıyor. İstihdam baskısı siyasi bağımlılığı güçlendirirken, kamu üzerindeki yükü ağırlaştırıyor. Kamu yükü de arttıkça üretim ve ekonomik dinamizm zayıflıyor; bütün bunların sonunda ise toplumun geleceğe ilişkin kaygısı daha da büyüyor.

Bu döngüyü kırmadan, yalnızca iktidarları değiştirmek sorunu çözmeye yetmeyecektir.

Son 58 Gün Analizi'nin bu haftaki notu:

Bu seçimde belki de en önemli yarış sandıkta değil, seçmenin zihninde yaşanacak.

Seçmen geçmişin hesabını soracak mı?

Tutulmayan sözleri hatırlayacak mı?

Somut hizmet ile seçim yatırımını birbirinden ayırabilecek mi?

Ana muhalefet yalnızca iktidarı eleştiren bir güç mü olacak, yoksa ülkeyi nasıl yöneteceğini somut biçimde ortaya koyabilecek mi?

Seçmen, iktidarın yaptığı doğru işleri takdir ederken, eksiklerini ve çözemediği sorunları da aynı açıklıkla sorgulayabilecek mi?

Ve en önemlisi de,

Kendi kişisel beklentisi ile ülkenin ortak geleceği arasında bir tercih yapabilecek mi?

Çünkü artık mesele yalnızca “Kim kazanacak?” değildir.

Asıl mesele şudur:

“Bu ülke aynı siyasi alışkanlıklarla mı devam edecek, yoksa seçmen kendi siyasal davranışını da değiştirmeye başlayacak mı?”

Seçimlere 58 gün kala, sandığa doğru geri sayım sürüyor.

Ve belki de, bu seçimde siyasetçiden önce seçmenin de, kendisine sorması gereken en önemli soru artık şudur:

“Ben bugüne kadar oyumu ne için verdim; bundan sonra ülkemin geleceği için neyi değiştirmeye hazırım?”

Çünkü seçim yalnızca siyasetçinin kendisini anlatacağı bir süreç değildir; seçmenin de kendi tercihlerini, beklentilerini ve siyasetle kurduğu ilişkiyi yeniden sorgulayacağı bir hesaplaşma zamanıdır.

Seçim günü sandığa giden her seçmen, yalnızca bir adaya ya da partiye oy vermeyecek; aynı zamanda nasıl bir siyasi anlayışın devam etmesini istediğine de karar verecektir.

Ve 58 gün sonra sandık konuşacak…

Peki sandıkta yalnızca isimler mi değişecek, yoksa seçmenin zihnindeki siyaset anlayışı da değişmeye başlayacak mı?

İşte 6 Aralık seçimlerinin belki de en önemli sorusu tam olarak budur.

Mert MAPOLAR, C.Ht.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.