Çözümün anahtarı güvenlik ve garantiler başlığıdır, gerisi teferruattır...
Sevgili hocamız Tufan Erhürman sağ olsun, Kıbrıs sorunu müzakerelerine yeni bir terim armağan etmiş: Güven Aşındırıcı Önlemler! Kısaca GAÖ!
Müzakereler tarihin en tartışmalı konularından birisi olan ve genel anlamda başarısız bir takoz görevi gören Güven Yaratıcı Önlemler (GYÖ) kavramının bir çeşit zıttı olarak düşünebileceğimiz bu terimin aslında kendisi de çelişiktir.
Neden derseniz, GYÖ’lerin zaten varlığı -ve genel olarak sonuç alınmaması-doğalında birer GAÖ’dür!
Defalarca yazdım, söyledim. Kıbrıs müzakerelerinde konuşulan GYÖ’ler, ölü doğmuş şeylerdir. Bunun iki karşılıklı sebebi vardır.
Birincisi Kıbrıslı Rum tarafının bakışıdır. Bu bakışla atılacak olan her türlü iş birliği adımı dolaylı yoldan tanınma ya da KKTC’nin statüsünün yükseltilmesi anlamına gelmektedir.
İkici bakış ise Kıbrıslı Türklerin bakış açısıdır. Bu da atılacak her adımın Kıbrıslı Cumhuriyeti’ne yama olmak anlamına geleceği düşüncesidir.
Çok basit bir şekilde örneklemem gerekirse, Tatar-Hristodulidis görüşmelerinde uzlaşılan ara bölgedeki güneş parkı projesi böyle bir çıkmazdır.
Rum tarafı, orada üretilecek olan elektriğin önce kendi elektrik kurumuna aktarılmasını, ardından da kuzeye verilmesini istemektedir. Bunun sebebi, adanın resmi enerji otoritesinin kendileri olduğunu iddia etmesindendir. Bu konuda haksız değildirler, uluslararası hukuk bağlamında durum böyledir.
Kıbrıs Türk tarafı ise, üretilen elektriğin ayrı ayrı güneye ve kuzeye verilmesi gerektiğini istemekte, bunda ısrar etmektedir. Bu noktada adanın elektrik enterkonnekte ile birbirine bağlı olduğunu, karşılıklı alış-verişin zaten yapıldığını da kendince haklı bir gerekçe olarak sunmaktadır.
Birinci görüş, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin varlığına, etkinliğine ve meşruiyetine uygun olarak, uniter bir devlet tavrıdır. Yani ben burada otorite olarak durduğumu iddia ederken, ayrılıkçı bir otoriteye gerek yoktur!
İkinci görüş ise, çeşitli tarihi sebeplerle Kıbrıs Cumhuriyeti’nden ayrılan ya da bazılarının dediği gibi ayrılmak zorunda kalan yeni bir otoritedir, kendi meşruiyeti olduğunu iddia etmektedir ve iki entite arasında ‘iki devletin işbirliği’ yani iki devletli çözüm tavrıdır. KKTC bu felsefenin bir ürünüdür.
Her iki görüşün de hayat bulması, yani Kıbrıslı Türklerin, 1960’a geri dönmesi veya Kıbrıslı Rumların, kuzeyde bir başka devletin varlığını kabul etmesi imkansızıdır.
Tarihsel süreç, bu imkansızlıkları defalarca göstermiştir. Ne KKTC tanınmış, ne de Kıbrıslı Türkler 1960 cumhuriyetine geri dönmüştür.
Bunların dışında en gerçekçi ve dünya tarafından kabul gören tek yok, iki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayanan bir federal çözümdür.
Federal çözüm tek yoldur dememizin sebebi de budur. Zira federasyon, bir olasılıktan öte, bir zorunluluktur.
Gelgelelim, federal çözümle ilgili yürütülen çabalar birden fazla çok yaklaşılmasına rağmen, sürekli başarısızlığa uğramıştır.
Bunun en temel sebebi, Kıbrıs sorununun özünde bir uluslararası sorun olmasıdır. Daha doğrusu buna everilmiştir.
Çünkü 1974 öncesi daha çok ‘toplumlararası bir sorun’ olan Kıbrıs sorunu, önce Yunan cuntasının darbesi, ardından da Türkiye’nin adanın kuzeyine asker çıkarıp, garanti antlaşmaları tahtında vurgulanan ‘yıkılan anayasal düzeni’ yeniden tesis edip, geri dönmek yerine, adada kalmasıyla birlikte uluslararası bir soruna dönüşmüştür.
Konu o tarihten sonra en basitinden bir Türk-Yunan sorununa; harekat sonrası silah ve afyon ambargosu sebebiyle bir Türk-Amerikan sorununa; Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB’ye kabul edildiği 2004 yılından sonra da Türk-AB soruna dönmüştür.
Dikkat ederseniz, Kıbrıs sorununun yarattığı tüm sorunlar aslında Türkiye’nin de başına bela olan şeylerdir.
Ve bana sorarsanız, Türkiye’nin önünü açacak şeylerden en önemlisi Kıbrıs sorunundan kurtulmaktır.
Bunun için köhnemiş muhafazakar siyasi akıldan kurtulmak ve pragmatik davranmak gerekmektedir.
Türkiye bu tavırları gösterdi mi derseniz, bence iki büyük fırsat maalesef heba edilmiştir derim.
Bunlardan birincisi Annan planı referandumudur. Ama ikincisi ve ondan daha da büyüğü Crans Montana zirvesidir.
Çünkü Crans Montana zirvesi, 1974’ten beri hiç bir zaman masaya gelmeyen, asla tartışılmayan, her zaman kırmızı çizgi olarak addedilen güvenlik ve garantiler başlığının masaya geldiği zirvedir.
Bakınız, burada bir not düşmek istiyorum. Şimdi herkes Hristodulidis’e laf çakmak, suçlamak için bahane aramakta ve bulmaktadır.
Neden? Çünkü Hristodulidis, Crans’ta çöken zirvenin ‘kötü polisidir.’
Halbuki oradaki görevi yetkisi sınırlı, masaya dahi oturmayan sözcülük görevidir. Fakat bu görevi, zirveyi zehirlemek için layığıyla kullanmıştır. Peki bunu kendi mi yapmıştır?
Tabii ki hayır! Esas suçlu Nikos Anastasiadis ve müzakere ekibinin çeşitli şahin tipleridir.
Anastasiadis, bilindiği üzere, garantiler konusunda ‘sıfır asker, sıfır garanti’ teklifiyle masaya gelmiştir.
Türkiye bu pozisyonu reddetmiş ancak tartışmaya açarak pazarlığa girmiştir.
Kısaca anlatacak olursam, adadan son Türk askerinin ayrılması başlığında (Sunset Clause) 18 yıl yani Annan planında ortaya konulan değerlendirme süresinden başlayan Türkiye, 12 yıl ve en sonunda 8 yıla kadar inmiş ancak Anastasiadis bu defa da 5 yıl konusunda ısrar ederek, yazılı taahhüt istemiş, bu da zirvenin çökmesine neden olmuştur.
İsteyen istediğini suçlamakta elbette özgürdür ama, askerin çekileceği tarihi konuşan bir Türkiye masadayken, bu fırsatı “yıl hesabıyla” heba etmek bence tarihi bir hatadır.
Bunu neden anlatıyorum?
Tarihsel bir anekdot olsun diye çünkü bazıları şu anki süreci engelleyen kişinin Hristodulidis olduğunu, o değişmeden bu işin olmayacağını iddia etmektedir.
Size çok rahat ve açık bir şekilde iddia edebilirim ki, 2028 yılındaki Kıbrıs Cumhuriyeti seçimlerinde, güneyin en barış meleği adayı da kazansa isteyeceği ilk şey bellidir: Adadaki Türk askerinin çekilmesi ve 1960 garantilerin iptal edilerek, yeni bir güvenlik sisteminin kurulması!
O zaman ne olacak? Yeni seçilecek Rum lider de bunu istediğinde “şahin” ilan edilecek değil mi?
Hemen her müzakere sürecinde yaşadığımız şey aynıdır. Her seçim sürecinde yaşadığımız şey aynıdır.
Efendim, Hristodulidis, ELAM’a göz kırpıyormuş, o yüzden de daha da faşist, sağcı olacakmış!
ELAM ne ister? Türk ordusunun gitmesini, garantilerin kaldırılmasını!
Peki AKEL ne ister? O da aynını!
En barışçı parti görülen VOLT ne ister? Aynını!
Kıbrıs sorunun çözümünün önündeki en büyük engellerden bir tanesi, kullanılan köhnemiş terminoloji, kurulan bayat iç siyaset senaryoları, bir türlü anlaşılamayan büyük resim ve iki tarafın ortak bir gelecek tahayyül etmemesidir.
Yani konu ne GYÖ, ne GAÖ, ne toprak ne de mülkiyettir. Ayrıca konu siyasi eşitlik de değildir çünkü federasyon dediğiniz oluşumun temeli zaten siyasi eşitliktir. Bunun sağlanmadığı bir federal çözüm, federal çözüm değil, başka bir şeydir.
Konu güvenlik ve garantilerdir. Bu konu çözüldüğü anda, Kıbrıs sorunu tarihe karışır.
O yüzden ne yeni terminoloji icadına, ne metodolojiye ne de GYÖ’ye gerek vardır.
İhtiyaç olunan şey, çıkarların ortaklaşması ve bu yönde irade gösterilmesidir.
Bu kadar basit.
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.