Hiçbir çocuk şiddete yazgılı doğmaz

Yayın Tarihi: 21/04/26 08:05
okuma süresi: 7 dak.

Yazıyı okumadan önce, herkes konunun ne denli acı olduğunu tahmin ediyordur…

Kanada’da çocukları olmayan bir çift, evlat edinmek için devletin ilgili kurumuna başvuruda bulunur. Evlat edinmek isteyen çiftin meslekleri, sicilleri, sağlık durumları, ekonomik düzeyleri ve daha birçok durum uzun bir prosedürden geçerek onay verilir. Aradan yıllar geçer aile mutludur. Çocuk, son derece düzenli, yüksek eğitimli, kültürlü ve ekonomik düzeyi yüksek bu ortamda yaşam sürmektedir. Durumu sadece bununla da kalmaz; anne ve baba, çocuğun en iyi okullarda eğitim alması için harekete geçer ve hatırı sayılır özel okullarda çocuklarına en iyi eğitimi vermek için kolları sıvar.

Fakat, çocuk belli bir yaşa geldiğinde birtakım beklenmedik davranışlar ortaya çıkar. Üzücü ve kabul edilemez davranışlar gün geçtikçe artarak çocuğun şiddet ve hırsızlık olayları nedeniyle okuldan uzaklaştırılması, hatta cezalandırılmasına kararı verilir. Bahsettiğimiz çocuk, akranlarına zorbalık yaparak ve fiziksel boyutta ciddi zararlar vererek durumu aşmıştır. Aile ise şaşkın ve son derece üzgündür… “Oysa biz ona en iyi ortamı sağlamaya çalışmıştık…”

Bireyin gelişimi yalnızca sunulan imkanlarla değil; genetik yatkınlıklar, erken yaşantılar ve sosyal çevre etkileşimlerinin karmaşık bütünlüğüyle şekillenir. Peki ya sevgi? Ailesinden sevgi ve onay almayan bir çocuk? En iyi imkanlar içinde büyüse bile, duygusal boşlukla yaşarken, bu eksikliği çoğu zaman davranışlarına yansıtmayacak mıydı? Sosyal çevre, bireyi ailesinden sonra en yüksek oranda etkileyen bir diğer faktördür. Bir de genetik aktarımı var. Araştırmalar çocukların bazı karakteristik özellikleri doğmadan önce genetik olarak anne ve babadan aldıklarını, ancak kişiliğin ya da davranışların doğuştan tamamen bu şekilde belirlenmediğini söylüyorlar. National Institute of Child Health and Human Development, çocuğun doğumdan sonra yaşadığı çevre, eğitim, aile tutumu ve sosyal deneyimlerin son derece güçlü belirleyiciler olduğunu, fakat karakterin son halinin yaşamla şekillendiğinin altını çiziyor.

Kabul Etmek

İşin bir de farklı boyutu da var, eğer çocuk özel gereksinimliyse? Ebeveynler bazı durumlarda çocuklarının özel gereksinimli olduklarını görmezden gelebiliyor ya da bunu örtmeye çalışabiliyorlar. Bu durum hem aile hem de çocuk için ileride telafisi zor büyük kayıplara yol açabiliyor. Özel gereksinimli çocuğun akranlarıyla aynı okula gitmesini, onlar gibi olmasını ve dışlanmamasını isteyen ebeveynler, belki de hem çocuğa hem de okuldaki diğer çocuklara en büyük kötülüğü yapıyor. Burada sadece aile değil; zaman zaman okul ve eğitimcilerin de bu suça ortak olmaları ve konuyu örtmeleri konunun daha da derinleşmesine sebep oluyor. Çocukların farklılıklarını hissetmeleri, bulundukları ortam içinde dışlanmaları ve ötekileştirilmeleri, onların duygu durumlarını parçalayan bir ateş topuna dönüşüyor. Bu durumdan çıkmak isteyen çocuk, davranış bozukluklarına yöneliyor. Hatta çevresine şuursuzca zarar vermeye başlayabiliyor. Çocuğun bulunduğu ortamda yeterince kabul görmemesi, arkadaşları tarafından reddedilmesi, dünyaya karşı bir tür “sevgi borcu” olduğu inancını besleyebiliyor. Bu kırılmayı görüp de üzerini örten öğretmen, okul yönetimi en az diğerleri kadar bu sürecin sorumluluğunu taşıyor.

Teknoloji Bağımlılığı ve Şiddet Oyunları

Eğer sınıf öğretmeni olsaydım ve bana ‘En çok hangi alanda eğitime ihtiyaç duyuyorsunuz?’ diye sorulsaydı, hiç düşünmeden ‘Dijital çağın içine doğan öğrencilere nasıl eğitim vermem gerektiği’ şeklinde cevap vermek olurdu. Çocuğu anlamak, neye ihtiyaç duyduğunu görmek ve nasıl bir gelişim gösterdiğini gözlemlemek bir öğretmenin en önemli görevleri arasında. Onun sınıf içindeki davranışları, arkadaşlarına karşı tutumları ve en önemlisi görünmeyen dünyasının sessizce verdiği sinyalleri fark edebilmek.

Peki teknolojinin, kendini yalnız ve sevgiden mahrum hisseden çocuklar üzerinde nasıl bir etki yaratabileceğini hiç düşünündük mü? Pedagojik araştırmaların gösterdiği gibi, ailelerin çocuklarının dijital deneyimlerini yakından takip etmesi, içerikleri denetlemesi ve gerektiğinde net ve tutarlı sınırlar koyması kaçınılmaz bir sorumluluktur. Çünkü çocuk kendi sınırını koyamaz; o sınır, sevgiyle ama kararlılıkla yetişkin tarafından çizilmelidir diyor.

Sonuç olarak, çocuk, doğuştan bazı biyolojik eğilimler, mizaç özellikleri ve duygu düzenleme zorlukları taşıyabilir; ancak öldürücü şiddet, tek bir genin, tek bir tanının ya da tek bir aile öyküsünün kaçınılmaz sonucu değildir. Ağır okul şiddeti ve silahlı saldırı vakaları; genetik yatkınlık, olumsuz çocukluk yaşantıları, akran reddi, görünmeyen özel gereksinimler, umutsuzluk, travma, silaha erişim ve yetişkinlerin sinyalleri zamanında okuyamamasının kesiştiği karmaşık bir risk ağıdır. Bilimsel olarak en doğru ifade: Çocuk “şiddete yazgılı” doğmaz; ancak zamanında fark edilmez, anlaşılmaz ve desteklenmezse ağır şiddete yönelebilir. Ama hiçbir koşul, masum bir insanın hayattan koparılmasını meşrulaştıramaz.

Bu nedenle, okula arkadaşlarına zarar vererek gelen, ciddi zorbalık yapan, tehdit dili kullanan, saldırı fantezileri kuran ya da silahlı eylem düşüncelerine yönelen çocuklara yalnızca disiplin odaklı yaklaşmak hem bilimsel hem de pedagojik açıdan yetersizdir. Etkili bir yaklaşım; özel gereksinimleri dürüstçe kabul eden, travmayı dikkate alan, okul bağlılığını güçlendiren, zorbalığı görünür kılan, aileyle açık iş birliği kuran, dijital yaşamı denetleyen, çok disiplinli değerlendirme süreçlerini içeren ve evde silaha erişimi güvenli şekilde sınırlandıran bir koruma sistemini gerektirir. Bir çocuğun işlediği ağır şiddet, çoğu zaman tekil bir “kötülük anı” değil; çevresi tarafından zamanında fark edilmemiş ve ciddiye alınmamış uzun bir gelişimsel kırılma zincirinin son halkasıdır.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Diğer Fatma MİRALAY yazıları