Haset: Başkasının Işığına Tahammülsüzlük
Haset çoğu zaman yanlış anlaşılır.
Kıskançlık sanılır.
Oysa haset, kıskançlıktan daha sessiz, daha derin ve daha yıkıcıdır.
Kıskançlık, sahip olmak istemektir.
Haset ise, başkasında olanın yok olmasını dilemektir.
Bu yüzden haset gürültü çıkarmaz.
Bağırmaz, çağırmaz, açıkça saldırmaz.
Haset, gölge gibi dolaşır.
Ve çoğu zaman kendini erdem kılığına sokar.
Haset Bir Duygu Değil, Bir Tutumdur
Haset, anlık bir his değildir.
Bir ruh hâli de değildir.
Haset, zamanla öğrenilen bir tutumdur.
Başkasının emeğine mesafe koyma tutumu.
Başkasının başarısını küçültme alışkanlığı.
Işığı kısmaya çalışma refleksi.
Haset,
“Ben yapamadım” demez.
“Zaten o da o kadar iyi değil” der.
Ve tam burada, hakikat eğrilmeye başlar.
Haset Nerede Doğar?
Haset genellikle yoklukta değil, yakınlıkta doğar.
Aynı kurumda,
aynı örgütte,
aynı mahallede,
aynı partide,
aynı masada…
Yani insanlar birbirini yakından gördüğünde.
Çünkü haset, uzak başarıyı değil;
yakındaki başarıyı rahatsız edici bulur.
Kuzey Kıbrıs gibi küçük toplumlarda bu yüzden haset daha görünmez ama daha etkilidir.
Herkes kimin ne yaptığını bilir.
Herkes kimin neyi başardığını görür.
Ve bazıları için bu görmek,
bir sevinç değil;
bir tehdittir.
Haset Konuşmaz, Çalışır
Haset çoğu zaman konuşmaz.
Çünkü konuşmak iz bırakır.
Onun yerine şunları yapar:
- Görmezden gelir
- Sessizce itibarsızlaştırır
- Arkadan soru işareti bırakır
- “Ama…” ile başlayan cümleler kurar
- Zamanı gelince engeller
Haset, doğrudan “hayır” demez.
Süreci yavaşlatır.
Dosyayı bekletir.
Fikri rafta unutturur.
Ve sonra olan olur:
Üreten yorulur.
Çabalayan geri çekilir.
Işık, kendi kendine sönmeye başlar.
Haset Kurumları Nasıl Çürütür?
Haset bireyde başlar ama orada kalmaz.
Örgütlere sızar.
Kurumların damarlarına yerleşir.
Artık liyakat konuşulmaz.
“Uyumlu mu?” sorusu öne çıkar.
Artık yetkinlik aranmaz.
“Rahatsız eder mi?” diye bakılır.
Bu noktada kurumlar şunu öğretir:
“Parlama, dikkat çekme,
fazla iyi olma.”
Bu cümle söylendiğinde değil,
hissedildiğinde tehlikelidir.
Çünkü hissedilen haset,
kurumsal kültüre dönüşür.
Haset ile Kibir Arasında İnce Bir Hat
Haset çoğu zaman kibirle el ele yürür.
Ama rolleri farklıdır.
Kibir, kendini merkeze koyar.
Haset, başkasını merkezden itmeye çalışır.
Kibir “ben” der.
Haset “o olmasın” der.
Bu yüzden haset,
çoğu zaman kendini ahlâk, düzen, denge, uyum gibi kelimelerin arkasına gizler.
Ve böylece meşrulaşır.
Haset Kimi Yaralar?
İlk bakışta hedef aldığı kişiyi.
Ama asıl zararı başkadır.
Haset:
- Takım ruhunu bozar
- Güveni aşındırır
- Cesareti kırar
- Üretkenliği düşürür
Ve sonunda herkes için şu düşünceyi yerleştirir:
“Çok da öne çıkmamak lazım.”
İşte bu cümle,
bir toplumun kendine koyduğu görünmez tavandır.
Bir Durup Düşünelim…
Neden başkasının başarısı bu kadar rahatsız ediyor?
Neden alkışlamak bu kadar zorlaştı?
Neden iyi olan, hemen kuşkuyla karşılanıyor?
Belki de asıl soru şudur:
Bir toplum,
kendi içinden çıkan ışığı
söndürerek
nasıl aydınlanabilir?
Lülü’nün Uçuşu bu soruyu da cevapsız bırakmıyor.
Ama cevabı dayatmıyor.
Sadece şunu hatırlatıyor:
Uçmak isteyen bir toplum,
önce başkasının yükselmesine tahammül etmeyi öğrenmek zorunda.
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.