LÛLÛ'NUN UÇUŞU

Prof. Dr. Mehmet ÇAĞLAR
chaglarm@yahoo.co.uk
Prof. Dr. Mehmet ÇAĞLAR

BAYRAM: Hatırlayan Bir Toplumun Rönesansı

Yayın Tarihi: 20/03/26 08:00
okuma süresi: 15 dak.

Hafıza, barış ve yeniden başlama iradesi üzerine

Bugün bir bayram yazısı değil… bir sorgulama yazısı

Bugün köşe yazımda bayramı kutlarken…

aslında bir gerçeği sorguluyorum:

Bir toplum bayramı yaşar mı, yoksa sadece kutladığını mı sanır?

Gazze’de çocuklar ölürken, dünya susarken, bu adada yarım asırlık bir bekleyiş sürerken… bayramı gerçekten anlayabiliyor muyuz, yoksa sadece alışkanlıklarımızı mı tekrarlıyoruz?

Belki de bu bayram…

hatırlamanın, yüzleşmenin ve yeniden insan olmanın bir son çağrısıdır.

Hafıza: Bir toplumun kendine verdiği cevap

Bir toplum kendi hikâyesini unuttuğunda yalnızca geçmişini yitirmez; geleceğini kurma kudretini de yavaş yavaş aşındırır, hatta bir noktadan sonra başkalarının ellerine bırakır.

Çünkü hafıza, sanıldığı gibi sadece dünün deposu değildir. Hafıza, bir toplumun kendine verdiği cevaptır.

Kim olduğu, neye inandığı, hangi acıları taşıdığı, hangi umutları diri tuttuğu, neyi savunduğu ve nasıl bir gelecek kurmak istediği hafızanın içindedir.

Bu yüzden hafıza kaybı, yalnızca kültürel bir eksilme değil; siyasal bir çözülme, ahlaki bir bulanıklık ve varoluşsal bir dağılmadır.

5 Eylül 2022’de yayımlanan “Kıbrıslı Türkler ve Rönesans” ve 16 Mart 2026 tarihli “Bir Ada Kendi Hikâyesini Unutursa” başlıklı köşe yazılarmda şu soruları sormuştuk:

Bir ada kendi hikâyesini unutursa, geleceğini kim yazar?

Bir toplum kendi sesini kaybederse, yarınını hangi iradeyle kurar?

Bugün o soruların çevresinde değil, tam merkezinde duruyoruz.

Ve bu kez aynı sorulara bayramın içinden bakıyoruz.

 

Bayram: Neşe değil, yüzleşme

Çünkü bazen insanı, bazen toplumu, bazen de tarihi en çok açığa çıkaran şey bayramlardır.

Bayramlar yalnızca sevinç günleri değildir; aynı zamanda insanın ve toplumun kendi vicdanıyla baş başa kaldığı eşik zamanlardır.

Gündelik hayatın gürültüsü içinde ertelenen sorular, tam da bu duraklama anlarında geri döner.

O yüzden bayram, sadece kutlanan bir zaman değil; aynı zamanda düşünülmesi, hissedilmesi ve ahlaki olarak taşınması gereken bir zamandır.

Peki bayram nedir?

Bayram, yalnızca takvimde işaretlenmiş mübarek bir gün değildir.

Bayram, insanın insana yeniden yaklaşabilme imkânıdır.

Birbirini yalnız kimlikler, aidiyetler, korkular ve siyasal sloganlar üzerinden değil; insanlık üzerinden yeniden görebilmesidir.

Daha derinden bakarsak, bayram bir toplumun kendi kalbine dönme cesaretidir.

Kırılmış olanı onarma, unutulmuş olanı hatırlama, bastırılmış olanı dile getirme ve kirletilmiş olanı yeniden arındırma çabasıdır.

Bu nedenle gerçek bayram, yalnız neşenin değil, aynı zamanda yüzleşmenin de adıdır.

Çünkü yüzleşme olmadan arınma olmaz. Hafıza olmadan barış olmaz. Adalet olmadan da hiçbir bayram tamamlanmaz.

Dünya: Vicdanın aşındığı eşik

Bugün dünyanın içinden geçtiği zaman sıradan bir kriz dönemi değildir.

İnsanlık yalnızca ekonomik darboğazlarla, bölgesel savaşlarla, enerji hatlarıyla ve küresel güç mücadeleleriyle yüz yüze değildir.

Daha köklü bir kırılmanın içindedir:

İnsanın insana karşı duyarsızlaşmasının, acının sıradanlaşmasının ve vicdanın jeopolitik hesaplara kurban edilmesinin karanlık eşiğinde duruyoruz.

Vicdanın aşınması.

Gazze’de yıkılan her ev sadece bir binanın çöküşü değildir.

Her yıkımın altında yalnız duvarlar değil; on binlerce çocuğun, kadının ve sivilin hayatı, yarım kalmış hikâyeler, bölünmüş aileler, söndürülmüş umutlar vardır.

Bu sadece bir coğrafyanın trajedisi değildir; insanlığın ortak vicdanında açılan derin bir yarıktır.

İran’a yönelen her saldırı yalnızca bölgesel bir gerilim değildir; dünyayı daha büyük bir yangının eşiğine taşıyan tehlikeli bir aklın işaretidir.

Orta Doğu bugün yalnızca siyasi olarak kaynamıyor; aynı zamanda ahlaki olarak da çöküyor.

Çünkü savaşın en korkunç tarafı yalnız öldürmesi değildir; öldürmeyi meşrulaştıran bir dil üretmesidir.

İnsanlık belki de en çok burada yeniliyor:

Ölümü açıklanabilir, yıkımı savunulabilir, gözyaşını istatistikleştirilebilir hale getirdiği yerde.

Oysa hiçbir çocuğun korkusu normal değildir.

Hiçbir annenin ağıdı siyasetin dipnotu olamaz.

Hiçbir halkın topluca aşağılanması, yerinden edilmesi, kuşatılması ve ezilmesi tarihsel zorunluluk diye sunulamaz.

Dünya bütün bunlara bakarken giderek daha fazla alışıyor.

Oysa insanın en büyük çöküşü, acıya alıştığı andır.

Böyle zamanlarda bayramdan söz etmek, yüzeysel bir neşeden söz etmek değildir.

Tam tersine, insanlığın hâlâ kurtarılabilir bir tarafı olduğuna inanmak demektir.

Bayram işte bu nedenle bugün daha siyasal, daha ahlaki ve daha felsefidir.

Çünkü bayramın özü, insanın insana yeniden “sen de varsın” diyebilmesidir.

Nazım Hikmet’in o büyük dizesi tam da burada yankılanır:

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / ve bir orman gibi kardeşçesine…”

Bu yalnızca şiirsel bir temenni değildir; aynı zamanda bir siyaset felsefesidir.

Tek ve hür olmak, iradeyi;

orman gibi kardeşçesine yaşamak ise ortak varoluşu anlatır.

Biri özgürlüğü, diğeri birlikte yaşamayı kurar. Biri olmadan öteki eksiktir.

Sadece özgürlük çağrısı yapıp kardeşliği kuramayan toplumlar sertleşir;

sadece kardeşlik deyip özgürlüğü ihmal eden toplumlar da boğulur.

Gerçek bayram, bu ikisini aynı ahlaki düzlemde buluşturabildiğimiz yerde başlar.

Kıbrıs: Hafızanın bölündüğü yer

Kıbrıs meselesi de tam burada yalnızca diplomatik değil, aynı zamanda derin bir hafıza ve varoluş sorunu olarak karşımızda durur.

Bu ada yarım asırdan fazla bir zamandır yalnız toprakların, sınırların ve kurumların değil; anlatıların, korkuların, beklentilerin ve tarih okumalarının da bölündüğü bir yerdir.

Aynı denizin rüzgârını hisseden, aynı güneşin altında yaşayan, aynı coğrafyanın taşına toprağına ayak basan iki halk, ortak bir hayat fikrini siyasal eşitlik zemininde kuramamış olmanın yükünü taşımaktadır.

Bu yük yalnız siyasetin değil, hafızanın da yüküdür.

Çünkü birlikte yaşamak sadece yan yana durmak değildir.

Birlikte yaşamak, birbirinin varlığını tarihsel bir tehdit olarak değil, siyasal bir gerçeklik ve insani bir muhataplık olarak kabul edebilmektir.

Birlikte yaşamak, geçmişin acılarını inkâr etmeden; fakat o acıları geleceğin sonsuz mahkûmiyetine dönüştürmeden yeni bir söz kurabilmektir.

Bu nedenle Kıbrıs’ta asıl mesele yalnızca çözüm modeli değildir.

Asıl mesele, adanın iki halkının birbirine hangi ahlaki ve siyasal gözle bakacağıdır.

Bugün bu adada yalnız kurumlar değil, zaman zaman hafıza da yorulmaktadır.

Yalnız siyaset değil, toplumsal özne olma duygusu da aşınmaktadır.

Tanınmamışlığın, dışa bağımlılığın, egemenlik alanlarındaki daralmanın, kamusal yapının çözülmesinin ve toplumsal iradenin zayıflamasının doğurduğu yorgunluk, sadece bugünün meselesi değildir;

geleceğin tahayyülünü de etkileyen derin bir ruh halidir.

İşte tam bu nedenle Kıbrıs Türk halkının gerçek bayrama ihtiyacı vardır;

ama bu ihtiyaç yalnızca takvimsel bir neşeye duyulan ihtiyaç değildir.

Bu, kendi iradesine sahip çıkma ihtiyacıdır.

Kendi hikâyesini başkalarının tarifleriyle değil, kendi tarihsel bilinciyle yeniden kurma ihtiyacıdır.

Dünyaya kapalı kalarak değil, dünyaya açık ama kendi omurgası üzerinde duran bir toplumsal akıl geliştirme ihtiyacıdır.

Çünkü tanınmamışlık sadece uluslararası hukuk meselesi değildir;

uzun vadede bir zihinsel içe kapanma, bir kurum erozyonu ve bir özne kaybı riski de taşır.

Toplumlar bazen yoksullukla değil, özne olma kabiliyetlerini yitirdikleri için küçülürler.

Bu noktada sormamız gereken sorular kolay sorular değildir.

“Biz kimiz?” sorusu basit bir kimlik beyanı değildir; tarih karşısında kendimizi nasıl konumlandırdığımızın sorusudur.

“Ne olmak istiyoruz?” sorusu bir seçim bildirgesi değil; nasıl bir insan ve nasıl bir toplum tasavvur ettiğimizin sorusudur.

“Nasıl birlikte yaşayacağız?” sorusu ise belki de bunların en derinidir;

çünkü burada mesele yalnızca anayasal düzenleme değil, karşılıklı tanınma, karşılıklı güven ve eşit bir geleceğin ahlaki temelidir.

Bir toplum kendine bu soruları sormadan sadece günü kurtararak yaşayabilir; fakat tarih kuramaz.

Kendisini savunabilir; ama kendisini gerçekleştiremez.

Kurumlar inşa edebilir; ama anlam inşa edemez.

Bayram işte burada devreye girer.

Çünkü bayram, toplumun kendi ruhuna yönelttiği en zor soruları ertelememesi gereken bir andır.

Bayram, sadece küslerin barıştığı değil; toplumların kendi içlerindeki yabancılaşmayla yüzleştiği zamandır.

Yannis Ritsos’un dizelerinde dile gelen o derin çağrı da bunu hatırlatır:

“Barış, insanın yüzünü insana çevirmesidir.”

Barış sadece silahların susması değildir.

Barış, insanın insana yeniden bakabilmesidir.

Bu bakış yoksa, hiçbir anlaşma kalıcı değildir.

Karşı tarafı yalnızca bir tehdit, bir rakip, bir engel ya da tarihsel bir yük olarak gören zihin, barışı kuramaz.

Bu yüzden barış, diplomatik olmadan önce ahlakidir; siyasal olmadan önce insani bir bakıştır.

Gerçek bayram da tam burada başlar:

Bir halkın kendi hafızasını yeniden kurmaya karar verdiği, ötekini yok saymadan kendini var ettiği ve eşitlik temelinde bir gelecek düşünebildiği yerde.

Rönesans: Bir diriliş kararıdır

Bu yüzden rönesans dediğimiz şey de rahat zamanların çocuğu değildir.

Rönesans, konforun değil, sancının ürünüdür.

Toplumlar kendi eksikliklerini gördüklerinde, kendi karanlıklarını inkâr etmediklerinde, kendi zihinsel tembellikleriyle hesaplaştıklarında

ve başkalarının cümleleriyle yaşamaktan yorulduklarında rönesansa yaklaşırlar.

Rönesans sadece sanatta, eğitimde ya da düşüncede değil; insanın kendini yeniden ciddiye almaya başladığı yerde doğar.

Bir toplum kendi hikâyesini yeniden yazmaya cesaret ettiğinde yalnızca bir kültürel uyanış başlatmaz;

aynı zamanda siyasal iradesini de geri çağırır.

Kendi kaderini dış etkilerin, büyük güçlerin, bölgesel hesapların, günübirlik çıkarların ve içe çökmüş kurumların insafına bırakmamaya karar verir.

Bu anlamda rönesans, estetik bir kavram değil; aynı zamanda ahlaki ve siyasal bir diriliştir.

Bir halk için gerçek bayram da ancak böyle bir dirilişle anlam kazanır.

Kendi sesini yeniden duyma, kendi sözünü yeniden kurma, kendi iradesini yeniden ayağa kaldırma günüdür bayram.

Sadece geçmişi anma değil; geleceği üstlenme günüdür.

Bu yüzden bayramı konuşurken aslında çok daha büyük bir meseleyi konuşuyoruz:

Bir toplum kendi varlığını nasıl anlamlı kılar?

Nasıl hem kendisi olur, hem dünyayla ilişki kurar?

Nasıl hem geçmişini taşır, hem geleceğe mahkûm olmaz?

Nasıl hem acılarını unutmadan yaşar, hem de o acıları ebedi bir siyasetin hammaddesine dönüştürmez?

Bu sorular cevapsız kaldığında bayram sadece biçimsel bir tekrar olur.

Ama bu sorular ciddiyetle sorulduğunda, bayram bir ahlaki yenilenmeye dönüşebilir.

Louis Aragon’un şiirinden süzülen duygu da burada anlam kazanır.

Onun hatırlattığı gibi “mutluluk, paylaşıldıkça çoğalan tek şeydir.”

Ama mutluluk ancak adaletle mümkündür.

Adalet yoksa, paylaşılacak bir gelecek de yoktur.

Umut bireysel bir teselli değil; toplumsal bir inşa kudretidir.

Umut, olanı inkâr etmek değil; olanın dışında bir mümkünü ahlaken savunabilmektir.

Bayram: Bir kutlama değil, bir karar

Belki bugün dünya karanlık bir eşikten geçiyor.

Belki savaşlar sürecek,

belki büyük güçler küçük halkların kaderi üzerinde hesap yapmaya devam edecek,

belki bu adada da çözümsüzlük kendi alışkanlıklarını yeniden üretecek.

Ama yine de insanlık adına vazgeçilmemesi gereken bir şey vardır: 

yeniden başlama kudreti.

Bayram, işte bu kudretin adıdır.

Bir toplumun en büyük gücü ne ordularıdır ne de sınırlarıdır.

Onun asıl gücü hafızasıdır, vicdanıdır, düşünme kapasitesidir ve yeniden kurma iradesidir.

Hafızasını diri tutan toplumlar en zor zamanlarda bile kendilerini toparlayabilirler.

Vicdanını kaybetmeyen toplumlar en sert siyasetin içinde bile insan kalabilirler.

Ve kendi hikâyesini yeniden yazmaya cesaret eden toplumlar tarih sahnesinden silinmezler.

O yüzden bugün bayramı kutlarken asıl dileğimiz yüzeysel bir huzur değil, derin bir uyanış olmalıdır.

Ülkemize de dünyaya da gerekli olan şey sadece ateşkes değil; hafızanın, adaletin, eşitliğin ve insan onurunun yeniden ciddiye alındığı bir rönesanstır.

Çünkü gerçek bayram,

ancak bir toplum kendi hafızasını kaybetmediğinde;

bir halk kendi iradesini terk etmediğinde;

insanlık da savaşı bir kader, yıkımı bir siyaset, adaletsizliği bir zorunluluk olarak görmeyi reddettiğinde başlar.

Son söz: Bu bir temenni değil, bir çağrıdır

Ve belki tam da bu yüzden bayram bugün yalnızca bir dua değildir, yalnızca bir temenni de değildir.

Bayram, bir irade beyanıdır.

Bir hafıza çağrısıdır.

Bir yeniden kurma sorumluluğudur.

En çok bir sığınma değil, en çok bir yüzleşme günüdür.

En çok bir bekleyiş değil, en çok bir başlangıçtır.

Bu duygu ve düşüncelerle,

yalnızca İslam dünyasının değil,

insan kalbini hâlâ bütünüyle kaybetmemiş bütün halkların bayramını kutluyorum.

Çünkü gerçek bayram, ancak insanlık kendini yeniden hatırladığında başlar.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.