Donmuş masalar, ısınan cepheler: Kıbrıs neden yeniden konuşuluyor?
Dünya, aynı anda birden fazla krizin iç içe geçtiği bir eşikte duruyor.
Bazı savaşlar haritaları değiştirirken, bazıları ise sessizce dengeleri dönüştürüyor.
Rusya-Ukrayna Savaşı artık yalnızca iki ülke arasında bir çatışma değil; Avrupa’nın güvenlik mimarisini yeniden yazan uzun süreli bir kırılmadır.
Gazze Savaşı ise sadece bir insani trajedi değil; uluslararası sistemin ahlaki sınırlarını zorlayan bir sınavdır.
Ve son haftalarda derinleşen İran-ABD/İsrail Gerilimi, artık bölgesel değil, küresel bir fay hattına dönüşmektedir.
Bu tablo içinde Kıbrıs’ta yeniden konuşulan “çözüm” meselesi, yüzeyde yerel bir diplomatik girişim gibi görünse de, gerçekte çok daha geniş bir denklemin parçasıdır.
Kıbrıs: Coğrafya Değil, Jeopolitik Bir Eşik
Kıbrıs meselesi, artık yalnızca iki toplumun uzlaşma arayışı değildir.
Bu mesele, Doğu Akdeniz’in enerji, güvenlik ve ulaşım hatlarının kesişim noktasında yer alan bir stratejik düğümdür.
Bugün yeniden canlandırılmak istenen müzakere süreci, aslında şu sorunun etrafında şekilleniyor:
“Küresel sistem çözülürken, yerel krizler çözülebilir mi?”
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in sürece yeniden ağırlık koyma çabası, yalnızca Kıbrıs’a dair bir iyi niyet göstergesi değildir.
Bu, aynı zamanda Birleşmiş Milletler’in kendi meşruiyetini yeniden üretme çabasıdır.
Çünkü BM, Gazze’de etkisiz, Ukrayna’da sınırlı, İran krizinde ise neredeyse dışlanmış bir aktör görüntüsü vermektedir.
Bu nedenle Kıbrıs gibi “çözülebilir” bir dosya, örgüt için bir tür kurumsal rehabilitasyon alanına dönüşmektedir.
Avrupa’nın Yeni Arayışı: Güvenlik ve Enerji Arasında
Avrupa bugün iki temel krizle karşı karşıyadır:
- Güvenlik krizi (Rusya tehdidi)
- Enerji krizi (bağımlılık ve kırılganlık)
NATO içindeki ABD ağırlığının görece azalması ve Washington’un küresel önceliklerini farklı coğrafyalara kaydırması, Avrupa’yı kendi güvenlik mimarisini yeniden kurmaya zorlamaktadır.
Bu bağlamda ortaya çıkan yeni güvenlik arayışları, Avrupa’nın stratejik özerklik çabasının bir yansımasıdır.
Ancak güvenlik tek başına yeterli değildir.
Enerji…
İşte tam bu noktada Doğu Akdeniz devreye girer.
Kıbrıs’ta olası bir çözüm:
- enerji hatlarının önünü açabilir,
- Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanacak yeni koridorları mümkün kılabilir,
- ve Avrupa’nın enerji çeşitliliğini artırabilir.
Türkiye: Denge Politikası ve Yeniden Konumlanma
Türkiye ise bu denklemde yalnızca bir taraf değil, bir denge aktörüdür.
Son yıllarda çok yönlü dış politika izleyen Türkiye:
- NATO içinde kalırken,
- Rusya ile ilişkilerini sürdürmüş,
- Orta Doğu’da aktif rol almış,
- ve Avrupa ile ilişkilerini yeniden tanımlama arayışına girmiştir.
Kıbrıs’ta olası bir çözüm, Türkiye için:
- Avrupa ile ilişkilerin normalleşmesi,
- enerji koridorlarında merkez ülke rolünün güçlenmesi,
- ve jeopolitik ağırlığın artması anlamına gelebilir.
Küresel Kaos İçinde Yerel Barış Mümkün mü?
Bugün dünya bir paradoks yaşıyor:
Savaşlar büyürken, barış arayışları küçülüyor.
Ama belki de tam tersine barışa her zamankinden daha da çok ihtiyacımız var.
Büyük krizlerin ortasında küçük ama stratejik çözümler üretmek…
Kıbrıs tam da böyle bir alan olabilir.
Çünkü burada sağlanacak bir uzlaşı:
- yalnızca iki toplum arasında değil,
- aynı zamanda Avrupa, Türkiye ve bölge arasında
yeni bir işbirliği modelinin kapısını aralayabilir.
Ve tam da bu noktada, sahadaki iki liderin rolü kritik hale gelmektedir.
Nikos Christodoulides ve Tufan Erhürman, yalnızca teknik müzakere başlıklarını ilerleten aktörler değil; aynı zamanda bu çok katmanlı jeopolitik denklemin yerel taşıyıcılarıdır.
Bu bağlamda iki liderin yürüttüğü görüşmeler, yüzeyde güven artırıcı önlemlerin somutlaştırılması gibi görünse de, aslında çok daha derin bir sürece işaret etmektedir:
Farklı yaklaşım ve önerilerin ortak bir çerçevede buluşturulması.
Erhürman’ın dört maddelik metodolojik yaklaşımı,
Christodoulides’in zaman zaman ortaya koyduğu öneriler,
ve Crans-Montana Zirvesi sürecinde şekillenen, Antonio Guterres tarafından sunulan altı maddelik çerçeve…
Tüm bunlar, aslında birbirinden kopuk değil; doğru okunduğunda kesişim kümeleri barındıran unsurlardır.
Burada kritik olan, bugüne kadar oluşan “body of work”, yani geçmiş müzakere birikimi ve yakınlaşmaların yeniden anlamlandırılmasıdır.
Çünkü çözüm, sıfırdan bir metin yazmak değil;
zaten yazılmış olanın yeniden okunmasıdır.
Bu noktada María Ángela Holguín’in yürüttüğü temaslar ayrı bir önem kazanmaktadır.
Holguín’in geçmiş barış süreçlerinden edindiği deneyim, Kıbrıs’ta da yalnızca diplomatik değil, toplumsal boyutu dikkate alan bir yaklaşım üretmektedir.
Sivil toplumla kurulan temaslar, toplumların beklentilerini ve kaygılarını anlamaya yönelik çabalar, olası bir çözümün yukarıdan dayatılan değil, birlikte örülen bir yapı olmasını mümkün kılmaktadır.
Ve görünen odur ki, Antonio Guterres özellikle önümüzdeki dönemde, siyasi takvimlerin de etkisiyle bu süreci daha görünür ve daha hızlandırılmış bir şekilde ele alacaktır.
Son Söz: Barış Bir Sonuç Değil, Bir Stratejidir
İşte bu koşullarda…
Kuzeyde süregelen belirsizlik, uluslararası sistemin dışında kalmışlık hissi ve geleceğe dair güvensizlik devam ederken;
güneyde ise artan askeri hareketlilik, bölgesel savaşların etkisiyle adanın giderek daha fazla bir jeopolitik gerilim alanına dönüşmesi…
Kıbrıs artık yalnızca bir çözüm bekleyen ada değil,
güvensizliğin kurumsallaştığı bir coğrafya haline gelme riskiyle karşı karşıyadır.
İsrail–Gazze hattındaki savaşın, İran geriliminin ve küresel güç rekabetinin yansımaları;
adada yeni askeri dengeler, yeni üsler ve yeni ittifaklar üretirken,
bu durum her iki toplum için de daha fazla güvenlik değil, daha fazla endişe üretmektedir.
Çünkü gerçek şu ki :
Silahlanma güven üretmez.
Belirsizlik istikrar doğurmaz.
Ve korku üzerine kurulan hiçbir düzen sürdürülebilir değildir.
Bugün hem Kıbrıslı Türklerin hem de Kıbrıslı Rumların ortak bir ihtiyacı vardır:
daha insanca, daha öngörülebilir, daha güvenli bir yaşam.
Bu da ancak;
* siyasi eşitliğe dayalı,
* iki egemen kurucu devletin yer aldığı,
* iki toplumlu ve iki bölgeli,
* yan yana var olabilen,
* karşılıklı güven üreten,
* yeni bir federal çözüm modeliyle mümkündür.
Türkiye ile Yunanistan arasındaki dönemsel yakınlaşmalara rağmen;
Kuzey Kıbrıs’ın uluslararası sistem içinde yer bulamaması,
aynı şekilde Güney Kıbrıs’ın, bölgedeki istikrarsızlık ve Orta Doğu’da yaşanan son savaşların etkisiyle daha da artan güvenlik kaygıları nedeniyle silahlanma eğilimini artırması ve topraklarını yabancı askeri varlıklara açmak zorunda kalması…
mevcut statükonun sürdürülebilir olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.
Statükolar zamanla güvenlik üretmez; yalnızca korkuyu kurumsallaştırır.
Barış ise bir tercih değil… geciktirildikçe ağırlaşan bir zorunluluktur.
Bu nedenle bugün yeniden konuşulan çözüm ihtimali, romantik bir barış hayali değildir.
Bu;
hem bölgesel istikrar,
hem Avrupa’nın enerji ve güvenlik arayışı,
hem de Birleşmiş Milletler’in uluslararası sistemdeki rolünü yeniden anlamlandırma ihtiyacı açısından
stratejik bir zorunluluktur.
Ve belki de artık mesele şudur:
Barışı ertelemek mi…
Yoksa onu inşa etmeye cesaret etmek mi?
Çünkü bazı coğrafyalar vardır…
Sadece üzerinde yaşanmaz,
üzerinden gelecek geçer.
Ve Kıbrıs, tam da böyle bir coğrafyadır.
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.