LÛLÛ'NUN UÇUŞU

Prof. Dr. Mehmet ÇAĞLAR
chaglarm@yahoo.co.uk
Prof. Dr. Mehmet ÇAĞLAR

Robotlar Çalışacaksa Dünya Kimin Olacak?

Yayın Tarihi: 15/09/26 07:40
okuma süresi: 15 dak.

13 Eylül 2026 cumartesi günü Facebook’ta okuduğum bir değerlendirme, bu yazının ilk kıvılcımını yaktı. Sevgili dostum Bülent Kanol, Elon Musk’ın son dönemde yapay zekâ ve insansı robotlarla ilgili yoğun bir halkla ilişkiler kampanyası yürüttüğünü; insanların korkularını, geleceğe ilişkin neredeyse sınırsız bir bolluk vaadiyle yatıştırmaya çalıştığını söylüyordu.

Paylaşımının altına kısa sayılmayacak bir yanıt yazdım. Fakat mesele, bir Facebook yorumuna sığdırılamayacak kadar önemliydi. Çünkü tartıştığımız şey yalnızca yapay zekânın ya da robotların geleceği değil; emeğin, mülkiyetin, eğitimin ve nihayet insanlığın geleceğidir.

Musk’ın anlattığı gelecek ilk bakışta oldukça çekici görünüyor: Yapay zekâ gelişecek, insansı robotlar çoğalacak, insanların bugün yapmak zorunda kaldıkları ağır, tehlikeli ve tekdüze işleri makineler üstlenecek. İnsanlar giderek daha az çalışacak; bir süre sonra çalışmak zorunluluk olmaktan çıkıp bahçeyle uğraşmak ya da resim yapmak gibi isteğe bağlı bir etkinliğe dönüşecek. Üretim öylesine artacak ki herkes istediği ürüne ve hizmete ulaşabilecek, hatta para bile önemini kaybedecek.

Genellikle teknolojik gelişmelere iyimser yaklaşmayı tercih ederim. Yapay zekâyı yalnızca korku ve felaket senaryoları üzerinden değerlendirmeyi doğru bulmam. Yapay zekâ ve robotik teknolojiler gerçekten de insanları ağır işlerden kurtarabilir, çalışma sürelerini azaltabilir; sağlık, eğitim ve bakım hizmetlerini yaygınlaştırabilir. İnsanların ailesine, sanata, bilime, doğaya ve toplumsal yaşama daha fazla zaman ayırmasını sağlayabilir.

Bunların her biri mümkündür.

Ama mümkün olması, kendiliğinden gerçekleşeceği anlamına gelmez.

Çünkü Musk’ın çizdiği bu parlak tablonun ortasında yanıtlanmamış çok temel bir soru durmaktadır:

Robotlar kimin olacak?

Bir milyar insansı robotun üretildiğini düşünelim. Bu robotlar ve onları yöneten yapay zekâ sistemleri kimin mülkiyetinde bulunacak? Robotların kullandığı enerji kaynaklarını, büyük veri merkezlerini, iletişim ağlarını ve üretim tesislerini kim kontrol edecek? Robotların ürettiği ekonomik değer, yani ortaya çıkan artı değer kime ait olacak?

Eğer bütün bu teknolojik güç birkaç uluslararası tekelin ve emperyal gücün elinde toplanırsa, ortaya çıkacak olan şey herkes için bolluk değil; insanlık tarihinde benzeri görülmemiş bir sermaye ve iktidar yoğunlaşması olabilir.

Dünya nüfusunun sekiz milyarı aştığı bir dönemde insanların büyük bölümü işlerini ve dolayısıyla ücret gelirlerini kaybederse yaşamlarını nasıl sürdürecekler? Robotların ürettiği ürünleri hangi gelirle satın alacaklar? Bir tarafta neredeyse sınırsız üretim yapabilen robotlara sahip birkaç şirket, diğer tarafta ise satın alma gücünü kaybetmiş milyarlarca insan bulunursa bu sistem nasıl işleyecek?

Kapitalizmin burada yalnızca ahlaki değil, yapısal bir çelişkisi ortaya çıkmaktadır. Kapitalist sistem için üretmek tek başına yeterli değildir. Üretilen malın satılması, artı değerin piyasada gerçekleşmesi gerekir. İnsanların emeğine ihtiyaç kalmadığı gerekçesiyle onları üretim sürecinden ve gelirden dışlarsanız, aynı insanları tüketici olarak sistemin içinde tutamazsınız.

Robotlar yorulmadan çalışabilir, fabrikalar gece gündüz üretim yapabilir. Ancak geliri olmayan insanların karşısında sınırsız üretimin anlamı nedir?

Teknolojik bolluk, kendiliğinden toplumsal refaha dönüşmez. Robotların üretmesi başka, robotların ürettiği değerin topluma dağıtılması başka bir meseledir. Üretkenlik artışından doğan gelir halka dağıtılmazsa çalışma zorunluluğu ortadan kalkmaz; yalnızca milyonlarca, hatta milyarlarca insan işsiz, gelirsiz ve güvencesiz bırakılır.

Böyle bir dünyada “çalışmamak bir tercih” değildir. Sermaye tarafından üretim sürecinin dışına itilmek ve yaşamını sürdürebilmek için teknoloji sahiplerinin vereceği gelire bağımlı hâle gelmektir. Robotların sahibi olan küçük bir azınlık güçlenirken toplumun geri kalanı onların belirleyeceği yardımın, sunacağı hizmetin ve kuracağı dijital düzenin edilgen tüketicilerine dönüşebilir.

Bu noktada Musk’ın zaman zaman kullandığı “evrensel yüksek gelir” düşüncesi de tek başına bir çözüm değildir. Bu gelirin kaynağı ne olacaktır? Robotların ve yapay zekâ şirketlerinin sahipleri ne ölçüde vergilendirilecektir? Üretim araçları üzerindeki mülkiyet değişecek midir? Yoksa devletler, halka belirli bir gelir vererek onların birkaç büyük şirketin ürettiği malları satın almasını mı sağlayacaktır?

İkinci seçenek gerçekleşirse ortaya oldukça çarpıcı bir düzen çıkar: Maliyetler toplumsallaştırılır, kârlar özelleştirilir. Devlet halka para verir; halk bu parayla teknoloji tekellerinin ürünlerini satın alır ve verilen para yeniden sermayenin kasasına döner. Böylece halk özgürleşmez, yalnızca pazarın devamlılığını sağlayan, devlet tarafından finanse edilmiş bir tüketici kitlesine dönüşür.

Bu nedenle Musk’ın anlattığı, çalışmanın zorunluluk olmaktan çıktığı bolluk toplumunun kapitalist mülkiyet ilişkileri içinde gerçekleşebileceğine inanmıyorum. Kapitalizm teknolojik bolluğu kendiliğinden toplumsal özgürlüğe dönüştürmez. Tam tersine, gerekli demokratik ve toplumsal müdahaleler yapılmazsa üretkenlik artışı kârın, servetin ve iktidarın daha az elde toplanmasına yol açar.

Paradoks şudur: Musk’ın anlattığı gelecek, kapitalizmden çok sosyalizmin ve daha ileri bir aşamada sınıfların ortadan kalktığı komünist toplum düşüncesinin imkânlarıyla örtüşmektedir.

Marx’ın öngördüğü biçimde zorunlu çalışma süresinin kısalması ve insanın özgür gelişimi için daha geniş bir zaman alanının açılması, üretim araçlarının birkaç kişinin özel mülkiyetinden çıkarılarak toplumsallaştırılmasıyla mümkün olabilir. Ancak o zaman robotların çalışması, insanların işsiz kalması değil; bütün toplumun daha az çalışması anlamına gelir. Üretkenlik artışı birkaç şirket sahibinin servetini büyütmek yerine çalışma saatlerini azaltır, kamusal hizmetleri geliştirir ve toplumsal refahı yükseltir.

Başka bir deyişle robotların ürettiği değer, robotların sahiplerine değil topluma ait olmalıdır.

Elbette burada sözünü ettiğim sosyalizm, her şeyin merkezî bir bürokrasinin elinde toplandığı ve insanın karar süreçlerinden uzaklaştırıldığı bir devletçilik değildir. Yapay zekâ çağının sosyalizmi demokratik, katılımcı, çoğulcu ve özgürlükçü olmak zorundadır. Yalnızca devlet mülkiyeti, adil ve özgür bir toplumun güvencesi değildir. Toplumsal mülkiyetin demokratik denetimle, yurttaş katılımıyla ve güçlü haklarla tamamlanması gerekir.

Musk’ın aşırı sağ hareketlere, Almanya’daki AfD gibi yapılara ve Trump gibi otoriter-popülist liderlere verdiği destek, bu nedenle bolluk vaatleriyle büyük bir çelişki içindedir. Bir taraftan bütün insanlığa refah ve özgürlük vadederken diğer taraftan eşitlik, dayanışma ve demokratik paylaşım yerine milliyetçiliği, otoriterliği ve sermaye merkezli siyaseti desteklemektedir.

Üstelik Musk yalnızca bir iş insanı değildir. Yapay zekâdan robot teknolojisine, sosyal medya platformlarından uydu sistemlerine, ulaşımdan uzay çalışmalarına kadar giderek büyüyen bir ekonomik, teknolojik ve siyasal gücün merkezinde bulunmaktadır. Böyle bir gücün demokratik denetim dışında kalması, yapay zekânın kendisinden bağımsız olarak bile ciddi bir tehlikedir.

Tam da bu noktada Gramsci’nin hegemonya kavramı açıklayıcı hâle geliyor.

Gramsci’ye göre egemenlik yalnızca ekonomik güçle, yasalarla ya da devletin zorlayıcı araçlarıyla kurulmaz. İnsanların mevcut düzeni doğal, kaçınılmaz ve hatta kendi çıkarlarına uygun görmelerini sağlayan bir toplumsal rıza da üretilir. Egemen sınıflar yalnızca bugünü yönetmez; geleceğin nasıl düşünüleceğini de belirlemeye çalışır.

Musk da yalnızca otomobil, uydu, yapay zekâ sistemi ya da insansı robot üretmiyor. Aynı zamanda geleceğe ilişkin bir hikâye üretiyor.

Bu hikâyede teknolojik gelişme kaçınılmaz, büyük teknoloji şirketlerinin liderliği doğal, özel mülkiyet ise tartışılmaz gösteriliyor. İnsanlardan teknolojinin kimin elinde olduğunu sorgulamadan, onun vaat ettiği geleceğe inanmaları bekleniyor.

“İşinizi kaybetmekten korkmayın; sonunda hepiniz bolluk içinde yaşayacaksınız” deniliyor.

Fakat robotların sahibi kim olacak, üretilen artı değer nasıl paylaşılacak, toplum karar süreçlerine nasıl katılacak sorularına cevap verilmiyor. İnsanların işsizlik ve geleceksizlik korkuları ortadan kaldırılmıyor; parlak bir gelecek vaadiyle yatıştırılıyor. İşte bu söylem, Gramsci’nin sözünü ettiği hegemonik rızanın günümüzdeki en çarpıcı biçimlerinden biridir.

Bu nedenle Musk’ın söylediklerinin yalnızca teknolojik bir tahmin olmadığını düşünüyorum. Kişisel niyetini kesin olarak bilemeyiz; ancak bu anlatının ideolojik ve ticari işlevi açıktır. Toplumdan yapay zekâya inanması istenirken, yapay zekânın mülkiyetini ve denetimini sorgulamaması beklenmektedir.

Ne var ki mesele yalnızca mülkiyet ve gelir dağılımından da ibaret değildir.

Yapay zekânın hızla geliştiği bir çağda önümüzde duran bir başka büyük soru daha vardır:

İnsan olmanın anlamını ve insani değerleri nasıl koruyacağız?

Robotlar ağır işleri yapabilir. Yapay zekâ hesaplayabilir, tahminde bulunabilir, metin ve görüntü üretebilir. Ancak adalet, dayanışma, vicdan, empati, sorumluluk, sevgi, özgürlük ve ortak yaşam iradesi yalnızca teknik verimlilik ölçütleriyle açıklanamaz. İnsan yaşamını değerli kılan şey yalnızca ne kadar ürettiğimiz değil; birbirimizle nasıl ilişki kurduğumuz ve nasıl bir toplum oluşturduğumuzdur.

Çalışma, kapitalist sistem içinde çoğu zaman sömürü, zorunluluk ve yabancılaşma anlamına gelmiştir. Ancak çalışma aynı zamanda insanın üretmesi, topluma katılması, başkalarıyla ilişki kurması ve yaşamına anlam vermesiyle de bağlantılıdır. Eğer robotlar zorunlu emeğin büyük bölümünü üstlenecekse insanlara yalnızca gelir değil, anlamlı bir yaşam alanı da sunmak gerekir.

İnsanları çalışmaktan kurtarıp edilgen tüketicilere dönüştürmek özgürleşme değildir. Özgürleşme; insanın sanatla, bilimle, doğayla, kültürle, toplumsal dayanışmayla ve demokratik yaşamla daha güçlü bağ kurabilmesidir.

Bu noktada eğitime tarihsel bir sorumluluk düşmektedir.

Geleceğin eğitim sistemi çocuklara ve gençlere yalnızca yapay zekâ araçlarının nasıl kullanılacağını öğretmekle yetinemez. Doğru soruyu sormayı, sunulan bilgiyi sorgulamayı, hatayı ve yanlılığı fark etmeyi, farklı görüşleri değerlendirmeyi ve kararların etik sonuçlarını düşünmeyi de öğretmelidir. Eleştirel düşünme, yaratıcılık, iş birliği, dayanışma, empati ve demokratik katılım yapay zekâ çağında daha az değil, çok daha önemli olacaktır.

Benim savunduğum yaklaşım, insanın dışlandığı bir yapay zekâ modeli değil; insan–yapay zekâ iş birliğine dayalı, insan merkezli bir eğitim modelidir.

Yapay zekâ insanın düşünmesinin, karar vermesinin ve sorumluluk üstlenmesinin yerine geçmemeli; insanın düşünme, üretme ve problem çözme kapasitesini desteklemelidir. Öğrenci hazır cevapların pasif tüketicisi değil, yapay zekânın verdiği cevapları sorgulayan, doğrulayan, yeniden yorumlayan ve gerektiğinde reddedebilen etkin bir özne olarak yetiştirilmelidir.

Çünkü geleceğin en büyük tehlikesi yalnızca insanların işlerini kaybetmeleri değildir. İnsanların düşünme güçlerini, iradelerini ve toplumsal sorumluluklarını da algoritmalara devretmeleri çok daha büyük bir tehlikedir.

Gramsci’nin eğitim ve kültür anlayışı açısından bakıldığında yeni bir karşı hegemonya, teknolojiyi kullanan fakat teknoloji tarafından kullanılmayan insanların yetiştirilmesiyle kurulabilir. Eğitim, teknoloji şirketlerinin gelecek tasarımını sorgulamadan benimseyen insanlar değil; başka bir geleceğin mümkün olduğunu düşünebilen “organik aydınlar” yetiştirmelidir. Yapay zekânın insanlığa hizmet etmesini sağlayacak olan yalnızca daha güçlü algoritmalar değil; haklarının ve sorumluluklarının bilincinde olan örgütlü, eleştirel ve demokratik bir toplumdur.

Öyleyse asıl mesele, yapay zekânın ne kadar gelişeceği ya da gelecekte kaç robot üretileceği değildir. Asıl mesele, bu robotların ve yapay zekâ sistemlerinin kimin mülkiyetinde bulunacağı, kimler tarafından denetleneceği ve ürettikleri değerin kimler arasında paylaşılacağıdır.

Üretici güçler ne kadar gelişirse gelişsin, üretim ve mülkiyet ilişkileri değişmediği sürece teknolojik bolluk toplumsal eşitlik yaratmayacaktır. Tam tersine, toplumun ortak aklı ve demokratik iradesi devreye girmezse yapay zekâ ve robotlar eşitsizliği, bağımlılığı ve sömürüyü daha önce görülmemiş boyutlara taşıyabilir.

Para bir gün gerçekten önemini kaybedebilir. Ancak mülkiyet, iktidar ve sınıflar kendiliğinden ortadan kalkmayacaktır. Robotların insanın yükünü hafifletmesi mümkündür; fakat insanın yerine düşünmesi, karar vermesi ve insanı değersizleştirmesi kaçınılmaz değildir.

Bunun yönünü teknoloji tek başına belirlemeyecektir. Kuracağımız ekonomik düzen, geliştireceğimiz demokratik denetim, vereceğimiz eğitim ve savunacağımız insani değerler belirleyecektir.

Teşekkürler sevgili Bülent Kanol… Açtığın bu tartışma, belki de hepimizin geleceğini ilgilendiren en temel soruyu yeniden düşünmemizi sağladı:

Robotlar çalışacaksa dünya kimin olacak?

 


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.