‘’YAPAY ZEKÂ’’ ÇAĞINDA ASIL MESELE: İNSAN
ŞU EĞİTİM DEDİKLERİ… YA ŞİMDİ?
Birçok yazımda kullandığım gibi:
Kalkınmanın temeli insandır.
Bir toplumun sahip olduğu en değerli kaynak; yer altındaki zenginlikleri, sermayesi ya da teknolojisi değil, düşünebilen, sorgulayabilen, üretebilen ve bütün bunları toplumsal yarara dönüştürebilen insanıdır.
Bu nedenle eğitimde, yani insan yetiştirmede geri kalan bir toplumun yalnızca eğitimde geri kalmadığını; ekonomiden demokrasiye, bilimden kültüre, üretimden toplumsal yaşama kadar hemen her alanda bunun bedelini ödediğini yıllardır söylüyorum.
Yine birçok defa dile getirdiğim gibi, “Bir doğru var, gerisi yanlıştır” ya da “Aklın yolu birdir” anlayışlarının egemen olduğu bir eğitim sistemi, farklılıkları geliştirmek yerine benzeştirir; sorgulamayı değil kabullenmeyi, düşünmeyi değil tekrarlamayı öğretir.
Oysa aklın yolu her zaman bir değildir.
Aynı probleme farklı yollardan ulaşılabilir; aynı gerçekliğe farklı pencerelerden bakılabilir. Eğitimin görevi de belirli bir kafa yapısında insan yetiştirmek değil; insanın kendi yeteneklerini keşfetmesini, düşünmesini, sorgulamasını ve yeni olanı üretebilmesini sağlamaktır.
ARTIK AYNI EĞİTİMİ KONUŞMUYORUZ
Bugün bütün bunları yeniden ve çok daha güçlü biçimde tartışmak zorundayız.
Çünkü karşımızda artık “yapay zekâ” dediğimiz son derece güçlü sistemler var.
Ancak burada belki önce kavramın kendisini sorgulamamız gerekiyor:
“Yapay zekâ” dediğimiz şey gerçekten zekâ mıdır?
PENROSE: HESAPLAMA, ANLAMA VE BİLİNÇ
Nobel ödüllü matematikçi ve fizikçi Sir Roger Penrose, bu sorunun düşünsel temellerini daha 1989 yılında yayımladığı The Emperor’s New Mind ile tartışmaya açmıştı.
Penrose, insan zihninin ve özellikle bilinçli anlamanın salt algoritmik ve hesaplamalı süreçlere indirgenemeyeceğini savundu.
1994 tarihli Shadows of the Mind ile de bu görüşünü daha ileri taşıdı.
Aradan geçen on yıllar ve bugün ulaştığımız yapay zekâ teknolojileri Penrose’un bu temel sorusunu ortadan kaldırmadı. Tam tersine, onu çok daha güncel hale getirdi.
Penrose yakın dönemdeki yapay zekâ tartışmalarında da aynı noktaya dikkat çekiyor.
Hatta “artificial intelligence” adlandırmasını problemli buluyor; bugünkü sistemlerin olağanüstü hesaplama ve örüntü işleme yeteneklerinin bilinçli anlama ile aynı şey olmadığını vurguluyor.
Bu nedenle onların yaptığını, esprili fakat düşündürücü biçimde, “artificial cleverness” olarak adlandırmanın daha uygun olabileceğini söylüyor.
Ben de bu noktada Penrose’un açtığı tartışmaya oldukça yakın bir yerde duruyorum.
Zekâyı yalnızca devasa miktarda bilgiyi işleme, örüntüleri tanıma, hesaplama ve çok hızlı sonuç üretme kapasitesi olarak tanımlarsak, karşımızdaki sistemlere elbette “zekâ” diyebiliriz.
Ama zekâ bundan mı ibarettir?
ZEKÂ YALNIZCA BİLGİ İŞLEMEK MİDİR?
İnsan yalnızca bilgi işlemez.
İnsan problemi fark eder, soru üretir, anlam kurar, hayal eder, değer biçer, amaç belirler, seçenekler arasında muhakeme yapar ve verdiği kararın sorumluluğunu üstlenir.
Howard Gardner’ın zekâ anlayışı da burada bize önemli bir şey hatırlatır.
Zekâ yalnızca doğru cevabı bulmak ya da hızlı hesaplamak değildir; problemleri çözebilme ve içinde yaşanılan kültür açısından değer taşıyan ürünler ortaya koyabilme kapasitesidir.
“YAPAY ZEK” MI, YAPAY BİLİŞSEL SİSTEMLER Mİ?
O halde belki de “yapay zekâ” dediğimiz olguyu kavramsal olarak yeniden düşünmemizin zamanı gelmiştir.
Ben bugün bunları, insan zekâsının ürettiği son derece güçlü yapay bilişsel sistemler olarak düşünmeye daha yakınım.
Çünkü bu sistemler çok hızlı çalışabilir. İnsan kapasitesinin çok ötesindeki miktarlarda veriyi işleyebilir. Örüntüleri tanıyabilir, ilişkiler kurabilir; metin, görüntü, çözüm ve yeni kombinasyonlar üretebilir.
Bunların gücünü küçümsemek mümkün değildir.
Ama sistemi tasarlayan insandır. Onu geliştiren insandır.
Ona amaç yükleyen insandır.
Ürettiği sonuçlara anlam ve değer yükleyen ve nihayetinde bunların toplumsal ve etik sorumluluğunu üstlenmesi gereken de insandır.
ASIL MESELE EĞİTİMDE BAŞLIYOR
Asıl mesele de tam burada başlıyor.
Çünkü bu teknolojik dönüşüm, eğitimin ne olması gerektiği sorusunu da yeniden önümüze koyuyor.
Artık eğitim sisteminin görevi çocuklara yalnızca bilgi aktarmak olamaz.
Hatta bilgiye ulaşmayı öğretmek bile tek başına yeterli değildir. Çünkü bugün bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaydır.
Bizim; bilgiyi sorgulayan, bilgiden yeni bilgi üreten, analiz kadar sentez yapabilen, doğru soruları oluşturabilen, farklı çözüm yolları geliştirebilen, muhakeme edebilen
ve bütün bunları insani ve etik değerlerle birleştirebilen insanlar yetiştirmemiz gerekiyor.
Üstelik buna şimdi yeni bir yeterlilik daha ekleniyor:
Bu güçlü bilişsel sistemleri nasıl kullanacağını bilen insan.
Ama “kullanmayı bilmek” derken yalnızca iyi komutlar yazmayı, doğru promptlar oluşturmayı ya da yapay zekâdan hızlı ve etkileyici cevaplar almayı kastetmiyorum.
Asıl mesele; bu sistemleri insanın ihtiyaçları doğrultusunda kullanabilen, onların ürettiklerini sorgulayabilen, kararı ve sorumluluğu makineye devretmeyen; teknolojiyi insanın düşünme, öğrenme ve üretme yeteneklerini körelten değil, geliştiren bir araca dönüştürebilen insanı yetiştirmektir.
TEKNOLOJİ İLERLERKEN İNSAN GERİLEMESİN
Çünkü önümüzde iki farklı yol var.
Yapay zekâyı, insanın yerine düşünen bir sisteme dönüştürebiliriz. Soru sormayan, araştırmayan, düşünmeyen, sentezlemeyen; önüne gelen cevabı doğru kabul eden insanlar yetiştirebiliriz. Böyle olursa teknoloji geliştikçe insanın bazı zihinsel yetenekleri gerileyebilir. Teknoloji ilerlerken insan gerileyebilir.
Ya da tam tersini yapabiliriz. Bu sistemleri insanın merakını artırmak, daha güçlü sorular sormasını sağlamak, yaratıcılığını geliştirmek, farklı olasılıkları görmesine yardımcı olmak ve düşünme kapasitesini genişletmek için kullanabiliriz.
İşte eğitim sisteminin önündeki gerçek tercih budur.
MESELE YAPAY ZEKÂYI YENMEK DEĞİL
Geleceğin eğitim sistemi insan ile teknoloji arasında bir yarış kurmamalıdır.
Çünkü insanın kendi ürettiği araçlarla yarışması zaten başlı başına yanlış bir eğitim paradigmasıdır.
Mesele yapay zekâyı yenmek değildir.
Mesele, onunla ne yapacağını bilen insanı yetiştirmektir.
ASIL SORU: NASIL BİR İNSAN YETİŞTİRECEĞİZ?
Bu yüzden bugün eğitimde tartışmamız gereken soru yalnızca:
“Yapay zekâyı okullarda nasıl kullanacağız?” değildir.
Bundan çok daha temel sorularımız vardır:
Yapay zekânın giderek daha fazla şeyi yapabildiği bir dünyada, insanda hangi yetenekleri geliştireceğiz?
Hangi yeteneklerin körelmesine izin vermeyeceğiz?
Çocuklarımıza yalnızca teknolojiyi kullanmayı mı, yoksa teknoloji karşısında kendi akıllarını, iradelerini ve değerlerini korumayı da mı öğreteceğiz?
Ve bütün bunların üzerinde duran asıl soru:
Nasıl bir insan yetiştireceğiz?
Çünkü geleceğin asıl belirleyicisi, makinelerin ne kadar gelişeceğinden çok, onları hangi
amaçlarla kullanacak insanların nasıl yetiştirileceğidir.
EĞİTİMİN MERKEZİNDE YİNE İNSAN
Teknolojiyi insan üretti.
Onu insanın hizmetinde tutacak olan da yine insan olacaktır.
Ve belki de bütün bu yapay zekâ tartışmalarının bizi yeniden hatırlamaya zorladığı en temel
gerçek budur:
Zeki olan insanı ihmal ederek, “zeki” makineler üzerinden bir gelecek inşa edemeyiz.
Öyleyse eğitimin merkezinde teknoloji değil; yine insan olmalıdır.
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.