Kıbrıs Türk Kimliğinin Bütüncül Paradigması -3/4- Köken Değil, Miras
KAMUSAL AKADEMİ
Kıbrıs'ta Kimlik Üzerine
Üç Paradigmadan Dördüncü Paradigmaya – VI
Kıbrıs Türk Kimliğinin Bütüncül Paradigması -3/4-
Köken Değil, Miras
Kimlik tartışmalarının önemli bir bölümü, doğal olarak, "Nereden geldik?" sorusuyla başlar. Çünkü her toplum geçmişini anlamak ister. Geçmiş, toplumsal hafızanın temelidir; köken ise bu hafızanın tarihsel başlangıç noktasını oluşturur. Ancak kimliği yalnızca kökene indirgemek, toplumsal gerçekliğin önemli bir bölümünü gözden kaçırmak anlamına gelir.
Köken, bir toplumun tarihsel başlangıcını açıklar.
Miras ise o toplumun tarih boyunca neyi devraldığını, nasıl anlamlandırdığını, neyi korumayı tercih ettiğini ve gelecek kuşaklara neyi aktarmayı sorumluluk olarak gördüğünü ifade eder.
Bu nedenle köken ile miras aynı şey değildir.
Köken değiştirilemez.
Miras ise sahiplenilir.
İnsanlar hangi ailede, hangi coğrafyada veya hangi tarihsel süreç içinde doğacaklarını seçemezler. Ancak hangi tarihsel ve kültürel mirası benimsediklerine, onu nasıl yorumlayacaklarına ve gelecek kuşaklara nasıl aktaracaklarına karar verebilirler.
İşte Kıbrıs Türk Kimliğinin Bütüncül Paradigması, kimlik tartışmasını köken ekseninden miras eksenine taşımaktadır.
Bu yaklaşım, Kıbrıs Türklerinin tarihsel kökenini inkâr etmez. Aksine Anadolu'dan adaya gerçekleşen iskânı, Türkçeyi, İslam'ın toplum üzerindeki etkisini ve yüzyıllar içinde oluşan tarihsel sürekliliği kimliğin vazgeçilmez bileşenleri olarak kabul eder.
Ancak bunlara ilave olarak, Kıbrıs'ta yaşanan ortak tarihsel tecrübenin ve adanın binlerce yıllık kültürel birikiminin de bu kimliğin ayrılmaz bir parçası olduğunu savunur.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Kıbrıs'ın medeniyet mirasını sahiplenmek, o medeniyetlerin etnik devamı olduğunu iddia etmek değildir.
Hiç kimse Fenikeli, Roma, Bizans veya Lusignan soyundan geldiğini ileri sürmemektedir.
Burada söz konusu olan, üzerinde yaşanılan coğrafyanın tarihsel katmanlarını ortak insanlık mirası ve yaşanılan yerin kültürel hafızası olarak kabul etmektir.
Ada arkeolojisi ve kimlik çalışmaları da Kıbrıs'ın tarih boyunca tek bir uygarlığın değil; birbirini izleyen ve birbirini etkileyen çok sayıda kültürün oluşturduğu çok katmanlı bir tarihsel alan olduğunu göstermektedir. Bu nedenle Kıbrıs'ın geçmişi, yalnızca belirli bir topluma değil; adada yaşamış bütün toplumların katkısıyla oluşmuş ortak bir tarihsel birikim olarak değerlendirilmektedir.
Bu bakış açısından hareketle Kıbrıs Türkleri yalnızca 1571 sonrasında başlayan tarihin değil; Neolitik dönemden Tunç Çağı'na, kent krallıklarından Helenistik ve Roma dönemlerine, Bizans'tan Lusignan ve Venedik yönetimlerine, Osmanlı'dan İngiliz idaresine kadar uzanan uzun tarihsel sürecin üzerinde yaşayan ve bu tarihsel mirası kendi kültürel perspektifleriyle anlamlandıran bir toplumdur.
Bu, biyolojik veya etnik bir süreklilik iddiası değildir.
Bu, medeniyet mirasına ilişkin bilinçli bir aidiyet önerisidir.
İşte tam bu noktada Laurajane Smith'in kültürel miras yaklaşımı, bu paradigmanın kuramsal temelini güçlendirmektedir. Smith'e göre miras, geçmişten bugüne kalan nesnelerin toplamı değildir; toplumların geçmişe yükledikleri anlamlar, oluşturdukları hafıza ve bugün sürdürdükleri kültürel pratiklerdir. Başka bir ifadeyle miras, korunacak bir "şey" değil; sürekli yeniden üretilen toplumsal bir süreçtir. Bu nedenle miras, geçmiş kadar bugünü ve geleceği de ilgilendirir.
Bu bakış açısıyla değerlendirildiğinde Kıbrıs Türk kimliği de yalnızca tarihsel olayların doğal sonucu olarak değil; geçmişi anlamlandıran, onu yeniden yorumlayan ve gelecek kuşaklara aktarmayı görev bilen yaşayan bir kültürel aidiyet olarak anlaşılmalıdır.
Dolayısıyla bu paradigma şu temel önermeyi ileri sürmektedir:
Kıbrıs Türk kimliği, yalnızca ortak kökenin değil; ortak tarihsel hafızanın, ortak yaşam tecrübesinin ve Kıbrıs'ın çok katmanlı medeniyet mirasının birlikte oluşturduğu bütüncül bir kimliktir.
Bu önerme, önceki üç paradigmadan önemli bir noktada ayrılmaktadır.
İlk üç paradigma daha çok kimliğin nasıl oluştuğunu açıklamaktadır.
Bütüncül paradigma ise buna yeni bir boyut eklemektedir.
Kimlik yalnızca oluşan bir gerçeklik değildir; aynı zamanda bilinçli biçimde sürdürülen bir kültürel sorumluluktur.
İşte bu nedenle bu paradigma, "kimlik" kavramını yalnızca geçmişe ait bir aidiyet olarak değil, aynı zamanda geleceğe yönelik bir yükümlülük olarak da değerlendirmektedir.
Belki de bu nedenle bir toplumu tanımlayan en önemli soru yalnızca "Nereden geldiniz?" değildir.
Asıl soru şudur:
"Hangi mirası sahipleniyor ve onu gelecek kuşaklara taşımayı kendinize sorumluluk kabul ediyorsunuz?"
Bütüncül paradigma, Kıbrıs Türk kimliğini tam da bu sorunun cevabında aramaktadır.
Mirasın Taşıyıcısı Olmak
Miras, yalnızca geçmişten kalan maddi eserlerin toplamı değildir. Aynı zamanda ortak hafızanın, ortak anlamların ve ortak sorumlulukların kuşaktan kuşağa aktarılmasıdır. Bu nedenle miras, geçmişe ait olduğu kadar geleceğe de aittir. Günümüz kültürel miras çalışmalarında miras, sabit ve değişmez bir olgu olarak değil; her kuşağın yeniden yorumladığı, yeniden anlamlandırdığı ve gelecek kuşaklara aktardığı dinamik bir kültürel süreç olarak ele alınmaktadır (Smith, 2006; UNESCO, 2015).
Bu bakış açısından değerlendirildiğinde, Kıbrıs Türk kimliği yalnızca tarihsel bir başlangıcın ürünü değildir; aynı zamanda uzun bir tarihsel süreç içerisinde oluşmuş kültürel mirasın bugünkü taşıyıcısıdır.
Burada "taşıyıcılık" kavramı özellikle önemlidir.
Taşıyıcı olmak, geçmişte yaşamış toplumlarla biyolojik veya etnik bir devamlılık iddia etmek anlamına gelmez. Taşıyıcı olmak; aynı coğrafyada üretilmiş tarihsel birikimi anlamak, korumak, yeniden üretmek ve gelecek kuşaklara aktarmak sorumluluğunu üstlenmektir.
Bu nedenle "taşıyıcılık", pasif bir mirasçılık değil; aktif bir kültürel sorumluluk anlayışıdır.
Kimlik ile kolektif hafıza arasındaki ilişkinin de bu tür kültürel aktarımlar üzerinden kurulduğu sosyal bilimlerde uzun zamandır kabul edilmektedir. Maurice Halbwachs'ın geliştirdiği kolektif hafıza yaklaşımına göre toplumlar geçmişi olduğu gibi muhafaza etmezler; onu bugünün toplumsal ihtiyaçları doğrultusunda yeniden kurar ve bu süreçte ortak kimliklerini üretirler. Yakın dönem çalışmalar da kolektif hafızanın geçmiş kadar bugün ve gelecekle ilgili olduğunu; toplumsal kimlikleri şekillendiren temel mekanizmalardan biri olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu nedenle Kıbrıs Türkleri, adanın Neolitik yerleşimlerinden Tunç Çağı kültürlerine, antik kent krallıklarından Helenistik ve Roma dönemlerine, Bizans'tan Lusignan ve Venedik yönetimlerine, Osmanlı'dan İngiliz idaresine kadar uzanan tarihsel birikimi, kendi yaşadıkları coğrafyanın ortak mirası olarak görebilirler.
Bu mirasın sahiplenilmesi, herhangi bir tarihsel dönemin etnik mirasçılığı iddiası değildir.
Aksine, aynı coğrafyada yaşayan bir toplumun tarihsel çevresiyle kurduğu kültürel ilişkinin doğal sonucudur.
Çünkü coğrafya yalnızca üzerinde yaşanılan fiziksel bir alan değildir.
Coğrafya aynı zamanda hafızanın oluştuğu, kültürün üretildiği ve kimliğin anlam kazandığı tarihsel bir mekândır.
Bu nedenle Kıbrıs Türkleri açısından Salamis de, Soli de, Bellapais de, Mağusa surları da, Selimiye Camii de, Büyük Han da bu adanın tarihsel katmanlarını oluşturan ortak kültürel mirasın parçalarıdır. Bunların her biri farklı dönemlere ait olabilir; ancak bugün aynı coğrafyanın kültürel hafızasında buluşmaktadır.
İşte tam bu noktada dördüncü paradigma, ilk üç paradigmadan belirgin biçimde ayrılmaktadır.
İlk üç paradigma daha çok kimliğin nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışmaktadır.
Bütüncül paradigma ise buna yeni bir boyut eklemektedir.
Kimlik yalnızca geçmişin ürünü değildir; aynı zamanda geleceğe taşınacak mirasın da sorumluluğudur.
Bu cümle, paradigmanın merkezini oluşturmaktadır.
Çünkü bir toplum, yalnızca ortak köken sayesinde varlığını sürdüremez.
Ortak köken geçmişi açıklar.
Ortak hafıza bugünü anlamlandırır.
Fakat ortak sorumluluk, geleceği kurar.
Dolayısıyla Kıbrıs Türk kimliği, yalnızca ortak kökene veya ortak yaşanmışlığa değil; ortak sorumluluğa da dayanmaktadır.
UNESCO'nun kültürel mirasa ilişkin yaklaşımı da mirası, bugünkü kuşakların koruyup geliştirmesi ve gelecek kuşaklara aktarması gereken ortak bir değer olarak tanımlamaktadır. Bu bakımdan kültürel miras, geçmişin korunmasından çok, gelecek için üstlenilen etik bir yükümlülüktür.
İşte bu nedenle Bütüncül Paradigma, Kıbrıs Türk kimliğini yalnızca bir aidiyet biçimi olarak değil; aynı zamanda bir emanet bilinci olarak da değerlendirmektedir.
Çünkü emanet, yalnızca sahip olunan bir şeyi muhafaza etmek değildir.
Emanet, kendisinden önce devralınanı zenginleştirerek kendisinden sonrakilere aktarabilmektir.
Bu nedenle Kıbrıs Türk kimliği yalnızca tarihsel mirasın mirasçısı değildir.
Aynı zamanda o mirasın geleceğe taşınmasından sorumlu emanetçisidir.
Yarınki yazımız,
" Geleceğe Taşınan Kimlik" son başlığıyla
Devam edecek…
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.