LÛLÛ'NUN UÇUŞU

Prof. Dr. Mehmet ÇAĞLAR
chaglarm@yahoo.co.uk
Prof. Dr. Mehmet ÇAĞLAR

KUZEY KIBRIS’TA EĞİTİM, KALKINMA, KENT VE İNSAN ÜZERİNE

Yayın Tarihi: 26/08/26 08:01
okuma süresi: 25 dak.

Kuzey Kıbrıs'ın Geleceğini Yeniden Düşünmek

Bazen geleceği düşünmek için rakamlara bakmak gerekir.

Ama bazen rakamlardan başımızı kaldırıp ufka bakmak daha önemlidir.

2026 YKS sonuçlarının ardından Kuzey Kıbrıs üniversitelerindeki doluluk oranları yeniden tartışılıyor. Açıklanan %64,15'lik oran elbette üzerinde durulması gereken bir göstergedir. Ancak bugün birçok kişinin yaptığı bu tartışmayı bir kez daha tekrarlamak yerine, yıllardır dile getirdiğim daha temel bir meseleye dönmek istiyorum.

Çünkü bana göre asıl soru, üniversitelerimizin bu yıl kaç öğrenci aldığı değildir.

Asıl soru şudur:

Kuzey Kıbrıs, yükseköğretimi geleceğinin neresine yerleştirmektedir?

Bu soruya vereceğimiz cevap yalnızca üniversitelerimizin geleceğini değil; ekonomimizin, kentlerimizin, kültürümüzün ve nihayetinde toplumumuzun geleceğini de belirleyecektir.

Çünkü yükseköğretim artık yalnızca bir eğitim meselesi değildir.

Yükseköğretim, bir kalkınma meselesidir.

Ve daha da önemlisi, bir insan yetiştirme meselesidir.

 

Küçük bir ada, büyük bir imkân

Kuzey Kıbrıs'ın ekonomik yapısını gerçekçi biçimde değerlendirmek zorundayız.

Turizmimiz var.

Tarımımız var.

Küçük ölçekli tarımsal üretimimiz ve tarıma dayalı sanayi potansiyelimiz var.

Hizmet sektörümüz var.

Geliştirebileceğimiz teknoloji, sağlık, enerji ve girişimcilik alanlarımız var.

Ama bütün bunların yanında yıllar içerisinde oluşturduğumuz ve belki de yeterince stratejik değerlendiremediğimiz başka bir büyük birikimimiz bulunuyor:

Yükseköğretim.

Üstelik yükseköğretimin diğer ekonomik alanlardan çok önemli bir farkı vardır.

Üniversite yalnızca kendi yarattığı ekonomik değerle sınırlı değildir.

Üniversite, diğer sektörlerin yaratabileceği katma değeri de yükseltebilir.

Tarımı bilimle buluşturabilir.

Turizmi kültür ve teknolojiyle zenginleştirebilir.

Sağlık hizmetlerinin niteliğini geliştirebilir.

Enerji politikalarına bilimsel temel sağlayabilir.

Dijital dönüşümü hızlandırabilir.

Yeni girişimlerin doğmasını sağlayabilir.

Kültürel mirasın korunmasına ve yeniden üretilmesine katkıda bulunabilir.

Kentlerin gelişmesine öncülük edebilir.

Ve bütün bunların ötesinde toplumun düşünsel kapasitesini büyütebilir.

İşte tam bu nedenle yükseköğretimi Kuzey Kıbrıs'ın ulusal kalkınma mimarisinin merkezine yerleştirmek gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü küçük toplumların en büyük sermayesi büyüklükleri değildir.

İnsanlarıdır.

Yıllardır söylediğim gibi:

Kalkınmanın temeli insandır.

İnsanı geliştirmenin en güçlü yolu ise eğitimdir.

 

Üniversiteyi değil, ülkenin geleceğini planlamak

Bu noktada yükseköğretimin yönetim biçimini yeniden düşünmemiz gerekiyor.

Bugüne kadar yükseköğretimi çoğu zaman üniversite sayıları, açılan programlar, kontenjanlar, öğrenci sayıları ve denetim süreçleri üzerinden konuştuk.

Oysa bunların üzerinde bir başka alan vardır:

Stratejik planlama.

2035'te nasıl bir yükseköğretim sistemi istiyoruz?

2040'ta hangi bilim alanlarında öne çıkmak istiyoruz?

Kuzey Kıbrıs hangi alanlarda bir eğitim ve araştırma merkezi olabilir?

Üniversitelerimizin birbirlerinin benzeri kurumlar olmaları mı gerekir, yoksa farklı alanlarda uzmanlaşmaları mı?

Hangi ülkelerden öğrenci çekmek istiyoruz?

Daha önemlisi, o ülkelerin gelecekte hangi niteliklerde insan gücüne ihtiyacı olacak?

Mezunlarımız dünyanın neresinde çalışabilecek?

Araştırmalarımız hangi toplumsal ve ekonomik problemlere çözüm üretecek?

Bunlar tek tek üniversitelerin cevaplayabileceği sorular değildir.

Bunlar devlet politikası gerektirir.

Bu nedenle yükseköğretimin kamu yönetimindeki konumunun yeniden ele alınmasının zamanı gelmiştir.

Bir Eğitim, Bilim, Kültür ve Yükseköğretim Bakanlığı modeli tartışılabilir.

Ya da yükseköğretimin stratejik planlamasını üstlenecek güçlü bir Yükseköğretim Müsteşarlığı oluşturulabilir.

Başka modeller de geliştirilebilir.

İsim üzerinde tartışabiliriz.

Ama ihtiyaç üzerinde artık çok fazla tartışmamamız gerekir.

Yükseköğretim günlük hükümet politikalarının değil, uzun vadeli devlet politikasının konusu olmalıdır.

 

Eğitim Bakanlığı mı, eğitim politikası mı?

Aslında burada daha büyük bir zihinsel dönüşüme ihtiyacımız var.

Eğitimi yeniden tanımlamak zorundayız.

  1. yüzyılda bir Eğitim Bakanlığı'nın temel görevi yalnızca okul yapmak, sınıfların eksikliklerini gidermek, sıra ve sandalye temin etmek, taşımacılığı düzenlemek, öğretmen atamak, maaş ödemek, boya-badana yapmak veya zaman zaman hizmet içi eğitim düzenlemek değildir.

Bütün bunlar gereklidir.

Ama bunlar eğitim yönetiminin lojistiğidir.

Eğitim politikası bundan çok daha büyük bir şeydir.

Çünkü eğitim bugün artık okul öncesinde başlayıp üniversite diplomasıyla sona eren bir dönem değildir.

Doğumdan ölüme uzanan bir öğrenme sürecidir.

Çocukluk vardır.

Gençlik vardır.

Yükseköğretim vardır.

Mesleki gelişim vardır.

Yeniden beceri kazanma vardır.

Kültürel gelişim vardır.

Dijital okuryazarlık vardır.

Yaşlılıkta öğrenme vardır.

Kısacası yaşam boyu öğrenme vardır.

Dolayısıyla eğitim politikası ile bilim politikasını, bilim politikası ile kültürü, kültür ile teknolojiyi, teknoloji ile demokrasiyi birbirinden kopararak 21. yüzyılın eğitim sistemini kuramayız.

 

Avrupa bize aslında ne söylüyor?

Avrupa'daki yapılanmalara baktığımızda önemli bir şey görüyoruz.

Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi bünyesindeki Kültür, Bilim, Eğitim ve Medya Komitesi eğitimden yükseköğretime, kültürel mirastan bilim ve teknolojiye, akademik özgürlükten medya ve ifade özgürlüğüne kadar geniş bir alanı birlikte değerlendiriyor.

Bu yaklaşım tesadüf değildir.

Çünkü eğitim yalnızca bilgi aktarma işi olarak görülmüyor.

Eğitimin demokrasiyle, insan haklarıyla, kültürle, etikle ve yurttaşlıkla ilişkisi kuruluyor.

Avrupa Konseyi'nin 2024–2030 Eğitim Stratejisi de bunun çok açık bir örneğidir.

Stratejinin merkezinde eğitimin demokratik ve yurttaşlık misyonunun yenilenmesi, toplumsal sorumluluğunun güçlendirilmesi ve insan hakları temelli dijital dönüşüm bulunmaktadır.

Yani çağdaş eğitim politikasının sorusu yalnızca,

“Çocuğa veya gence ne öğreteceğiz?”

değildir.

Aynı zamanda,

“Nasıl bir insan ve nasıl bir yurttaş yetiştireceğiz?”

sorusudur.

Bugün Avrupa Konseyi eğitimde demokratik kültür yeterliklerini, akademik özgürlüğü, etik ve şeffaflığı, kültürlerarası diyaloğu, dijital yurttaşlığı ve yapay zekâ okuryazarlığını aynı büyük çerçeve içerisinde tartışıyor.

Teknolojinin nasıl kullanılacağından önce insanın konumu tartışılıyor.

Etik, bilişsel, kültürel, toplumsal ve demokratik sonuçlar teknolojik becerilerden ayrı düşünülmüyor.

Bu bize önemli bir şey söylüyor:

Teknolojik olarak gelişmek ile insani olarak gelişmek aynı şey değildir. Eğitim politikasının görevi ikisini buluşturmaktır.

 

Ortak vizyon, farklı yollar

Avrupa'nın eğitim yaklaşımında üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir ilke daha vardır.

Ortak hedefler belirlenebilir.

Kalite göstergeleri oluşturulabilir.

Yeterlik çerçeveleri geliştirilebilir.

Diplomaların karşılıklı tanınması kolaylaştırılabilir.

Akademik işbirliği ve hareketlilik teşvik edilebilir.

Ama bütün bunlar ülkelerin eğitim sistemlerinin birbirinin kopyası olması gerektiği anlamına gelmez.

Avrupa Birliği'nin eğitim alanındaki yaklaşımında da eğitim sistemlerinin içeriği ve örgütlenmesinde ülkelerin sorumluluğu ile kültürel ve dilsel çeşitliliğin korunması esastır.

Bence alınması gereken ders tam burada yatıyor:

Ortak standartlar olabilir; tek tip eğitim olmak zorunda değildir.

Ortak kalite hedefleri olabilir; her ülkenin yolu aynı olmak zorunda değildir.

Ortak bir vizyon olabilir; fakat Finlandiya'nın, Almanya'nın, İtalya'nın, Portekiz'in veya Malta'nın kendi toplumsal gerçekliklerine göre eğitim politikaları geliştirmesi doğaldır.

Kuzey Kıbrıs'ın da yapması gereken budur.

Dünyanın ve Avrupa'nın kalite göstergelerini dikkate almak...

Uluslararası standartlarla buluşmak...

Ama kendi ekonomik, toplumsal, coğrafi ve kültürel koşullarımıza göre kendi eğitim modelimizi oluşturmak.

Çünkü iyi eğitim sistemi başka bir ülkenin sistemini kopyalayan değil, evrensel bilgiyle kendi toplumunun ihtiyaçlarını buluşturabilen sistemdir.

 

Üniversite şehri yaratmak

Yükseköğretimi ulusal kalkınma mimarisinin merkezine koyacaksak, üniversiteyi kampüs duvarlarının dışına çıkarmak zorundayız.

Oxford'u düşündüğümüzde yalnızca bir üniversite düşünmeyiz.

Bir şehir düşünürüz.

Harvard'ı düşündüğümüzde de üniversitenin yalnızca dersliklerden ve laboratuvarlardan oluşmadığını; bulunduğu çevreyle, bilimsel üretimle, kültürle, kent yaşamıyla ve çok daha geniş bir entelektüel ekosistemle bütünleştiğini görürüz.

Dünyadaki güçlü üniversite merkezlerinin ortak özelliklerinden biri budur:

Üniversite şehirde değildir; üniversite şehrin bir parçasıdır.

Kuzey Kıbrıs'ın kentlerini ve yerleşim yerlerini de bu gözle yeniden düşünmeliyiz.

Lefkoşa...

Mağusa...

Girne...

Güzelyurt...

Lefke...

İskele...

Ve üniversitelerimizin bulunduğu bütün diğer yerleşim yerleri...

Bunların her biri kendi coğrafi, tarihsel, kültürel ve ekonomik özelliklerini koruyarak birer üniversite şehri kimliği geliştirebilir.

Turizm kenti olmakla üniversite kenti olmak birbirinin alternatifi değildir.

Tam tersine, doğru planlandığında birbirlerini besleyen iki güçlü kimliğe dönüşebilirler.

Bir yerleşim aynı anda turistin görmek istediği, öğrencinin yaşamak istediği, akademisyenin üretmek istediği ve kendi insanının ait olmaktan gurur duyduğu bir yer olabilir.

Ama üniversite şehri demek yalnızca binlerce öğrencinin bir şehirde kiracı olması değildir.

Öğrencinin kendisini o şehrin sakini olarak hissedebilmesidir.

Kütüphaneleriyle...

Tiyatrolarıyla...

Konserleriyle...

Sergileriyle...

Spor alanlarıyla...

Bisiklet yollarıyla...

Yürünebilir sokaklarıyla...

Toplu taşımasıyla...

Parklarıyla...

Çalışma ve buluşma alanlarıyla...

Uygun ve güvenli barınma olanaklarıyla...

Dijital altyapısıyla...

Yerel kültürüyle...

Ve öğrencinin yalnızca tüketici değil, kentin kültürel, sosyal ve düşünsel yaşamının bir parçası olabildiği ortamlarıyla.

İşte üniversite şehri budur.

 

Akıllı şehir kadar yaşanabilir şehir

Geleceğin üniversite kentini yalnızca teknoloji üzerinden de düşünmemeliyiz.

Evet, akıllı şehirler istiyoruz.

Ama aynı zamanda yaşanabilir şehirler istiyoruz.

İnsan ölçeğini koruyan şehirler...

Gürültünün, trafik yoğunluğunun ve kontrolsüz yapılaşmanın insan yaşamını kuşatmadığı şehirler...

Cittaslow yaklaşımının hatırlattığı biçimde yerel kimliğini, kamusal alanlarını, yaşam ritmini, çevresini ve kültürünü koruyabilen şehirler...

Öğrenciyi yalnızca gece hayatının veya eğlence sektörünün müşterisi olarak görmeyen şehirler...

Onun bilimsel, kültürel, sanatsal, sportif ve sosyal gelişimini destekleyen şehirler...

Çünkü bir öğrencinin üniversite deneyimi yalnızca derslikte yaşadığı dört yıldan ibaret değildir.

Şehir de öğrenciyi eğitir.

Sokak eğitir.

Müze eğitir.

Tiyatro eğitir.

Kütüphane eğitir.

Spor alanı eğitir.

Kent meydanı eğitir.

İnsanların birbirleriyle ilişki kurma biçimi bile eğitir.

O halde yerel yönetimler yükseköğretimin dışındaki kurumlar değil, yükseköğretim ekosisteminin doğal paydaşlarıdır.

 

Şehir üniversiteye, üniversite şehre sahip çıkmalı

Bu nedenle üniversite–yerel yönetim ilişkisini kurumsallaştırmamız gerekiyor.

Belediyeler öğrenci ulaşımından barınmaya, spor alanlarından kültür merkezlerine, kent kütüphanelerinden dijital altyapıya kadar öğrenci yaşamının niteliğine katkıda bulunmalıdır.

Ama ilişki tek yönlü olmamalıdır.

Üniversiteler de sahip oldukları bilgiyi kentlerine taşımalıdır.

Mühendislik fakülteleri ulaşım ve altyapı sorunlarına çalışabilir.

Mimarlık bölümleri kentlerin kamusal alanlarına katkıda bulunabilir.

Eğitim fakülteleri bölgedeki okullarla çalışabilir.

Sağlık bilimleri toplum sağlığı projeleri geliştirebilir.

Turizm bölümleri destinasyon politikalarına katkı sağlayabilir.

Tarım alanındaki akademisyenler üreticiyle buluşabilir.

Sosyal bilimciler kentlerin toplumsal sorunlarını araştırabilir.

Sanat ve kültür alanları kentin kültürel yaşamını zenginleştirebilir.

Böylece üniversite şehrin üzerine kurulmuş bir ada olmaktan çıkar.

Şehir üniversitenin kampüsüne, üniversite de şehrin düşünce merkezine dönüşür.

 

Üniversite, üretim ve toplum

Aynı ilişki ekonomik yaşamla da kurulmalıdır.

Büyük bir sanayi ülkesi olmayabiliriz.

Ama bu, üniversite ile üretimin birbirinden kopuk yaşaması gerektiği anlamına gelmez.

Tam tersine, küçük ölçek bazen çok daha çevik işbirlikleri yaratabilir.

Tarım ile ziraat ve mühendislik...

Turizm ile teknoloji ve kültür...

Sağlık ile yapay zekâ...

Enerji ile sürdürülebilirlik...

Yerel üretim ile tasarım...

KOBİ'ler ile işletme ve bilişim...

birbirleriyle buluşabilir.

Devlet bu ortaklıkları proje fonları, araştırma teşvikleri, yenilik merkezleri, teknoparklar ve ortak laboratuvarlarla destekleyebilir.

Ben buna yalnızca üniversite–sanayi işbirliği demenin de yetersiz kaldığını düşünüyorum.

İhtiyacımız olan daha geniş bir yapıdır:

Üniversite–üretim–yerel yönetim–toplum ortaklığı.

Bilginin laboratuvardan hayata geçtiği yer tam da burasıdır.

 

Kendi kültürünü bilmeden dünya vatandaşı olunmaz

Ancak bütün bunları yaparken gözden kaçırmamamız gereken başka bir mesele daha vardır:

Kültür.

Küreselleşmenin ve dijital iletişimin olağanüstü hızlandığı bir çağda toplumlar dünyanın bütün kültürleriyle karşılaşıyor.

Bu büyük bir zenginliktir.

Farklı kültürleri tanımak, onlarla birlikte yaşayabilmek, farklılıkları tehdit değil zenginlik olarak görebilmek çağdaş insanın temel niteliklerinden biridir.

Ama evrenselleşmek, kendi kültüründen vazgeçmek değildir.

Tam tersine:

Kendi kültürüne güvenen insan, başka kültürlerle daha özgür ilişki kurabilir.

Kendi dilini, müziğini, edebiyatını, tarihini, mimarisini, geleneklerini, belleğini ve yaşam biçimlerini gelecek kuşaklara taşıyamayan toplumlar, küresel kültürün olağanüstü güçlü akışı içerisinde giderek silikleşebilirler.

Dolayısıyla eğitim sistemimizin bir görevi de budur:

Kendi kültürel mirasına sahip çıkan ama içine kapanmayan;

dünyaya açılan ama kendisini kaybetmeyen;

farklı kültürlerle yaşayabilen ama kendi kültürel belleğini koruyabilen

özgür ve çoğulcu bireyler yetiştirmek.

Üniversitelerimiz de bunun en önemli taşıyıcılarından biri olmalıdır.

Çünkü kültürünü kaybeden bir toplum yalnızca geçmişini kaybetmez.

Geleceğini kuracağı zemini de kaybeder.

 

Dünya için insan yetiştirmek

Kuzey Kıbrıs üniversitelerinin önemli avantajlarından biri uluslararası karakterleridir.

Bu nedenle yalnızca kendi ülkemizin ihtiyaçlarına göre insan yetiştiremeyiz.

Afrika'dan gelen öğrencinin ülkesinin ihtiyaçlarını da düşünmeliyiz.

Orta Doğu'yu da...

Orta Asya'yı da...

Türkiye'yi de...

Avrupa'yı da...

Ve henüz tam olarak biçimlenmemiş geleceğin mesleklerini de...

Bu nedenle klasik bölüm duvarları giderek esnemelidir.

Yapay zekâ ile sağlık,

veri bilimi ile tarım,

mühendislik ile işletme,

turizm ile sürdürülebilirlik,

psikoloji ile teknoloji,

uluslararası ilişkiler ile veri analitiği,

kültür ile dijital tasarım

bir araya gelebilmelidir.

Çift anadallar, yandallar, mikro yeterlikler, ortak diplomalar ve disiplinler arası programlar artık yükseköğretimin kenarında duran uygulamalar değil, geleceğin üniversitesinin doğal yapısı olmalıdır.

Elbette bütün bunların temelinde kalite güvencesi bulunmalıdır.

Ulusal ve uluslararası akreditasyon...

Akademik standartlar...

Diploma tanınırlığı...

Araştırma kalitesi...

Akademik özgürlük...

Kurumsal şeffaflık...

Bunlardan ödün verilemez.

Çünkü uluslararasılaşma yalnızca yabancı öğrenci sayısını artırmak değildir.

Uluslararasılaşma, verdiğiniz eğitimin ve yetiştirdiğiniz insanın dünyanın herhangi bir yerinde değer taşımasıdır.

 

Dolaşan öğrenci, dolaşan bilgi

Yükseköğretimin doğası sınırların ötesine geçmeyi gerektirir.

Öğrenci dolaşmalıdır.

Akademisyen dolaşmalıdır.

Araştırmacı dolaşmalıdır.

Bilgi dolaşmalıdır.

Fikir dolaşmalıdır.

Çünkü üniversite, kendi içine kapandığı ölçüde üniversite olma niteliğini kaybeder.

Akademik hareketlilik yalnızca bir öğrencinin birkaç ay başka bir ülkede eğitim görmesi değildir.

Başka bir toplumla karşılaşmaktır.

Başka bir akademik kültürü tanımaktır.

Başka yöntemleri görmektir.

Kendi bildiklerini sorgulamaktır.

Yeni araştırma ilişkileri kurmaktır.

Ve sonunda ülkesine yalnızca yeni bilgilerle değil, daha geniş bir dünya deneyimiyle dönmektir.

Kuzey Kıbrıs açısından ise bu mesele daha da önemlidir.

Siyasal koşullar nedeniyle Avrupa yükseköğretim alanındaki Erasmus veya benzeri bazı hareketlilik mekanizmalarına üniversitelerimizin doğrudan ve eşit biçimde erişebilmesi bugün mümkün değildir.

Bunu yok sayamayız.

Fakat bunu değişmez bir kader olarak da kabul edemeyiz.

Tam tersine, akademik ve sivil ilişkileri artırmak, üniversiteler arasında doğrudan işbirliği protokolleri geliştirmek, ortak araştırmalar yapmak, ortak dersler ve kısa dönem programlar oluşturmak, öğrenci ve akademisyen değişimini ikili anlaşmalar üzerinden büyütmek gerekir.

Türkiye ile var olan yükseköğretim ilişkileri de bu açıdan daha yaratıcı kullanılabilir.

Mevlana Değişim Programı veya benzeri mekanizmaların yeniden etkinleştirilmesi ve Kuzey Kıbrıs üniversitelerinin yararlanabileceği modellerin geliştirilmesi üzerinde çalışılabilir.

Bunun yanında üniversiteler kendi uluslararası ağlarını güçlendirebilir;

ortak yaz ve kış okulları düzenleyebilir,

misafir öğrenci ve öğretim üyesi programları geliştirebilir,

araştırma konsorsiyumlarına katılabilir,

ortak program ve sertifika modelleri oluşturabilir,

uluslararası staj imkânlarını genişletebilir.

Burada temel mesele programın adından çok hareketliliğin kendisidir.

Çünkü dolaşmayan bilgi zamanla içine kapanır.

Dolaşmayan akademi kendi dünyasına hapsolur.

Dolaşamayan öğrenci ise dünyanın çeşitliliğini ancak uzaktan izler.

Bu nedenle Kuzey Kıbrıs yükseköğretim politikasının temel hedeflerinden biri, siyasal engellerin akademik izolasyona dönüşmesini önlemek olmalıdır.

Bugün mümkün olmayan kanalların yarın açılması için de çalışılmalıdır.

Kıbrıs sorununun çözümüyle birlikte Avrupa'nın eğitim ve araştırma programlarına daha doğrudan ve kurumsal katılımın yaratacağı imkânlar şimdiden düşünülmeli; üniversitelerimiz o güne akademik standartları, kalite güvenceleri ve kurumsal kapasiteleri bakımından hazır hale getirilmelidir.

Ama o günü beklerken de durulmamalıdır.

Siyasetin kapattığı kapıların yanında bilimin, kültürün ve insanlar arasındaki ilişkinin açabileceği pencereler vardır.

Bunları çoğaltmalıyız.

Kuzey Kıbrıs'ı yalnızca dünyanın farklı ülkelerinden öğrencilerin geldiği bir yer değil;

öğrencilerin gidip geri döndüğü,

akademisyenlerin gelip çalıştığı,

bizim akademisyenlerimizin dünyaya açıldığı,

araştırmaların birlikte üretildiği

ve bilginin farklı coğrafyalar arasında sürekli dolaştığı

bir akademik kavşak haline getirmeliyiz.

Çünkü gerçek uluslararasılaşma yalnızca kaç yabancı öğrenciniz olduğuyla ölçülmez.

Üniversitenizin dünya ile ne kadar bilgi, insan ve düşünce alışverişi yapabildiğiyle ölçülür.

 

Ve yeniden insan...

Fakat bütün bunların sonunda yine aynı yere geliyoruz.

İnsan.

Yapay zekâ çağında bilgiye erişim hiç olmadığı kadar kolaylaşıyor.

Makine hesaplıyor.

Makine yazıyor.

Makine çeviriyor.

Makine görüntü üretiyor.

Makine büyük veri kümeleri içerisinde insanın saatlerce, günlerce arayacağı ilişkileri saniyeler içerisinde bulabiliyor.

O halde üniversitenin görevi nedir?

Daha fazla bilgi ezberletmek mi?

Hayır.

Geleceğin üniversitesi;

soru sorabilen,

eleştirebilen,

analiz yapabilen,

hayal edebilen,

ilişki kurabilen,

bir problemi ortaya çıkmadan öngörebilen,

alternatifler geliştirebilen,

teknolojinin ürettiği sonucu sorgulayabilen,

karar verebilen,

kararının sorumluluğunu taşıyabilen

ve bütün bunları etik değerler içerisinde yapabilen insanı yetiştirmek zorundadır.

Çünkü teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, eğitimde temel mesele değişmeyecektir.

İnsan yetiştirmek.

Cengiz Aytmatov'a atfedilen o güzel sözün bize hatırlattığı gibi:

“İnsan için en zor olan, her gün insan kalabilmektir.”

Belki de yapay zekâ çağının en büyük eğitim paradoksu budur:

Teknoloji geliştikçe eğitimde insanı daha fazla konuşmak zorunda kalacağız.

 

Gelecek beklenmez, kurulur

İşte bu nedenle 2026 YKS sonuçlarına baktığımda yalnızca doluluk oranını görmüyorum.

O oran değişir.

Bir yıl yükselir, başka bir yıl düşer.

Ama ülkelerin gelecekleri yıllık istatistiklerle kurulmaz.

Vizyonla kurulur.

Peter Drucker'a yaygın biçimde atfedilen güzel bir söz vardır:

“Geleceği tahmin etmenin en iyi yolu onu yaratmaktır.”

Kuzey Kıbrıs'ın da yükseköğretimde yapması gereken tam olarak budur.

Gelecekte kaç öğrencinin geleceğini tahmin etmeye çalışmanın ötesine geçip, o öğrencilerin gelmek isteyeceği geleceği yaratmak.

Nitelikli üniversiteler...

Yaşanabilir üniversite kentleri...

Güçlü yerel yönetimler...

Bilimle buluşmuş üretim...

Kültürünü korurken dünyaya açılan bir toplum...

Uluslararası akademik hareketlilik...

Akademik özgürlük...

Kalite güvencesi...

Teknolojiyi kullanan fakat teknoloji tarafından yönetilmeyen insanlar...

Ve bütün bunları birbirine bağlayan uzun vadeli bir ulusal eğitim, bilim, kültür ve yükseköğretim politikası.

Belki artık meseleye böyle bakmalıyız.

Bir zamanlar üniversitelerin Kuzey Kıbrıs'a ne kazandıracağını soruyorduk.

Bugün başka bir aşamadayız.

Şimdi sormamız gereken soru şudur:

Kuzey Kıbrıs, sahip olduğu üniversitelerle nasıl bir ülkeye dönüşebilir?

Çünkü hedefimiz yalnızca bir üniversiteler ülkesi olmak olmamalıdır.

Üniversitelerinden bilim üreten,

biliminden ekonomi yaratan,

ekonomisini toplumun refahına dönüştüren,

kültürünü koruyan,

dünyayla buluşan

ve bütün bunların merkezine insanı koyan

bir bilgi toplumu olmalıdır.

İşte o zaman yükseköğretim bir sektör olmaktan çıkar.

Bir ülke politikasına dönüşür.

Eğitim okul duvarlarından çıkar.

Kentlere, üretime, kültüre ve hayatın bütününe yayılır.

Ve kalkınma yalnızca ekonomik göstergelerle değil, yetiştirdiğimiz insanın niteliğiyle ölçülmeye başlanır.

Çünkü sonuçta yine başladığımız yere dönüyoruz:

Kalkınmanın temeli insandır.

Ve eğer geleceğimizi gerçekten yaratmak istiyorsak,

önce insanımızı, sonra kentlerimizi, üniversitelerimizi ve kurumlarımızı o geleceğe göre bugünden yeniden düşünmek zorundayız.

Gelecek, bir gün gelip kapımızı çalacak bir zaman dilimi değildir.

Gelecek, bugün aldığımız kararların yarınki adıdır.

 


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.