Avrupa Birliği kuruluş amacından tamamen saptı

Yayın Tarihi: 12/06/26 07:50
okuma süresi: 10 dak.

Avrupa bugün kendisine eskiden övünerek anlattığı o büyük masalı artık eskisi kadar inandırıcı biçimde anlatamıyor. İnsan hakları, çoğulculuk, demokrasi, hukuk devleti, liberal değerler ve savaş sonrası ahlaki arınma iddiası üzerine kurulmuş Avrupa fikri, bugün kendi içinden yükselen sert, dışlayıcı, yabancı düşmanı ve otoriter sağ dalga karşısında ciddi bir vicdan sınavı veriyor. Bu dalgaya yalnızca “sağ popülizm” demek meseleyi yumuşatır. Çünkü bugün Avrupa’da yükselen şey, sıradan bir siyasi tercih değil; ekonomik korkunun, göçmen karşıtlığının, kültürel paniklerin, ulusal kibirlerin ve merkez siyasetin tükenmişliğinin birleştiği yeni bir faşizan iklimdir.

Fransa’da Marine Le Pen çizgisindeki Rassemblement National, 2024 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde yaklaşık yüzde 31,5 oy aldı; aynı yıl yapılan erken genel seçimlerin ilk turunda RN ve müttefikleri yüzde 33,2’ye ulaştı. Almanya’da AfD, 2025 federal seçimlerinde yüzde 20,8 oyla ikinci parti oldu; 2026 baharında bazı anketlerde yüzde 28’e kadar çıktı. Avusturya’da FPÖ, 2024 genel seçimlerinde yaklaşık yüzde 29 ile birinci parti konumuna yükseldi. İtalya’da Giorgia Meloni’nin Fratelli d’Italia’sı 2022’de yüzde 26 civarında oy alarak iktidarın ana gücü oldu; 2024 Avrupa seçimlerinde ise yüzde 28’in üzerine çıktı. Hollanda’da Geert Wilders’in PVV’si 2023 seçimlerinde yüzde 23,7 ile birinci parti oldu. Portekiz’de Chega, 2025 seçimlerinde yüzde 22’nin üzerine çıkarak ülkenin geleneksel iki partili düzenini sarstı. İsveç’te Sweden Democrats yüzde 20,5 ile ikinci parti oldu. Finlandiya’da Finns Party yüzde 20,1 aldı. İspanya’da Vox yüzde 12,4 ile Meclis’te güçlü bir aktör olarak kaldı. Belçika’da Vlaams Belang özellikle Flaman siyaseti içinde yüzde 17 civarında ciddi bir güç haline geldi.

Bu tablo tesadüf değildir. Avrupa seçmeni bir gecede faşist olmadı; ama yıllardır biriktirilen öfke, korku ve güvensizlik, faşizan partiler tarafından ustaca siyasallaştırıldı. Birinci neden ekonomik kırılmadır. Avrupa’nın orta sınıfı daralıyor, alım gücü düşüyor, konut krizi büyüyor, gençler gelecek vaadini kaybediyor. Merkez partiler bu krize teknik raporlarla cevap verirken aşırı sağ basit bir düşman gösteriyor: göçmen, Müslüman, yabancı, Brüksel, elitler, feministler, küreselciler. Karmaşık krize kaba cevap veriyorlar; fakat kalabalıklar bazen hakikati değil, acılarını en hızlı açıklayan yalanı seçer.

İkinci neden göç meselesinin yönetilememesidir. Avrupa göçü insani bir mesele olarak değil, çoğu zaman güvenlik ve kimlik paniği olarak tartıştı. Entegrasyon sorunları, gettolaşma, işsizlik, suç korkusu, kültürel uyumsuzluk ve sınır güvenliği gibi alanlarda merkez siyaset ya inkâr etti ya da aşırı sağın dilini taklit etti. Sonuçta aşırı sağ kaybetmedi; çünkü onun kelimeleri merkeze taşındı. Bir toplumda faşizmin yükselmesi için faşist partinin iktidara gelmesi gerekmez; onun dili normalleştiğinde zaten zaferin yarısı kazanılmış olur.

Üçüncü neden Avrupa’nın kimlik yorgunluğudur. Küreselleşme, dijitalleşme, savaşlar, pandemi, enerji krizi ve Rusya-Ukrayna savaşı Avrupa insanında güvenlik arzusunu büyüttü. İnsan korktuğunda çoğulculuğu değil, kesinliği ister. Demokratik siyaset ise yavaş, karmaşık ve sabır isteyen bir iştir. Faşizan siyaset bunun tam tersidir: hızlı cevap verir, suçlu gösterir, öfkeyi örgütler, geçmişi romantikleştirir, milleti kutsallaştırır, devleti sertleştirir ve ahlakı tek bir kimliğe hapseder.

Dördüncü neden merkez siyasetin ahlaki ve entelektüel çöküşüdür. Sosyal Demokrat Partiler işçi sınıfıyla bağını zayıflattı; liberal partiler özgürlük dilini çoğu zaman piyasa diliyle sınırladı; muhafazakâr partiler ise aşırı sağın oylarını almak için onun kelime dağarcığını ödünç aldı. Böylece Avrupa’da seçmen, kendisine sahici bir umut sunmayan merkez yerine, en azından öfkesini tanıyan radikal partilere yöneldi. Faşizm önce ekonomik programla değil, duygusal tanınmayla yükselir. “Seni görüyorum, seni kandırdılar, senin ülkende artık başkaları söz sahibi” cümlesi, modern Avrupa aşırı sağının en etkili propagandasıdır.

Beşinci neden dijital medya düzenidir. Algoritmalar öfkeyi büyütür, korkuyu hızlandırır, yabancı düşmanlığını görünür kılar, komplo teorilerini dolaşıma sokar. Bugünün faşizmi yalnızca meydanlarda değil, telefon ekranlarında örgütleniyor. Eski faşizm üniforma, miting ve lider kültüyle gelirdi; yeni faşizm video kesitleriyle, viral sloganlarla, göçmen suçları üzerinden yayılan seçici haberlerle, “ülkemizi geri alıyoruz” diyen dijital kabilelerle geliyor.

Ülkelere tek tek bakıldığında manzara daha da çarpıcıdır. Fransa’da RN, laiklik ve güvenlik söylemiyle göçmen ve Müslüman karşıtlığını ana akım siyasetin merkezine taşıdı. Almanya’da AfD, özellikle doğu eyaletlerinde ekonomik dışlanma, Berlin’e güvensizlik ve kültürel öfke üzerinden büyüdü. Avusturya’da FPÖ, göçmen karşıtlığını ve AB şüpheciliğini toplumsal korkularla birleştirdi. İtalya’da Fratelli d’Italia, post-faşist tarihsel köklerini daha yumuşak bir devlet diliyle örterek iktidara yürüdü. Hollanda’da PVV, İslam karşıtlığını ve sığınmacı meselesini merkeze aldı. Portekiz’de Chega, yolsuzluk, güvenlik, Roman karşıtlığı ve sistem öfkesi üzerinden birkaç yıl içinde marjinal olmaktan çıkıp ana aktöre dönüştü. İsveç ve Finlandiya’da aşırı sağ, refah devletinin “yabancılar tarafından istismar edildiği” iddiasıyla güç kazandı. İspanya’da Vox, göç, feminizm karşıtlığı, merkeziyetçilik ve Franco sonrası bastırılmış sağ nostaljileri üzerinden kendine alan açtı. Belçika’da Vlaams Belang, Flaman kimliği, göç ve devletin parçalı yapısı üzerinden güç topladı.

Kıbrıs Rum yönetiminden hiç bahsetmiyorum. Oradaki Türk düşmanlığı temelli faşizm, zaten hep vardı, şimdi olan bir durum değil. Hatta sosyalistlerinin bile falizan turumlarını biliyoruz.

Burada asıl tehlike, bu partilerin yalnızca aldıkları oy oranlarında değildir. Daha büyük tehlike, Avrupa merkezinin bu partileri durdurmak için onların diline yaklaşmasıdır. Göçmen karşıtı sertleşme, sınır politikalarında insan haklarını geri plana itme, güvenlikçi devlet refleksleri, azınlıklara kuşkuyla bakma ve kültürel çoğulculuğu tehdit gibi gösterme eğilimi artık yalnızca aşırı sağın değil, birçok merkez partinin de gündemine sızmıştır. Faşizmin en tehlikeli hali, kendisini açıkça faşizm diye ilan eden hali değildir; demokratik kurumların içinde sıradanlaşmış, kravat takmış, seçilmiş, meşru görünmüş halidir.

Avrupa’nın bugünkü krizi, yalnızca göç krizi değildir; temsil krizidir. Yalnızca ekonomi krizi değildir; anlam krizidir. Yalnızca güvenlik krizi değildir; insanlık krizidir. İnsanlar gelecekten korktukça, liderler onlara düşman gösterdikçe, medya öfkeyi pazarladıkça, merkez siyaset de cesaretini kaybettikçe faşizan partiler büyümeye devam edecektir.

Bugün Avrupa’ya düşen görev, aşırı sağı sadece sandıkta yenmek değildir. Onu doğuran zemini kurutmaktır. Bunun yolu da ekonomik adaleti güçlendirmekten, göçü insan onuruna uygun ama gerçekçi biçimde yönetmekten, entegrasyonu ciddiye almaktan, dijital nefretle mücadele etmekten, merkez siyaseti yeniden ahlaki bir dile kavuşturmaktan ve demokrasiyi yalnızca prosedür değil, gündelik adalet duygusu haline getirmekten geçer.

Avrupa şunu anlamak zorundadır: Faşizm geçmişte kalmış bir müze eşyası değildir. Her ekonomik korkuda, her aşağılanmış kimlikte, her başarısız hükümette, her sorumsuz medya kampanyasında, her “önce biz” sloganında yeniden canlanma imkânı bulur. Dün üniformayla gelen karanlık, bugün sandıkla, anketle, televizyon programıyla, sosyal medya videosuyla, göçmen karşıtı yasa teklifiyle geliyor.

Bu yüzden mesele yalnızca Le Pen, Wilders, Meloni, Kickl, Weidel, Ventura ya da Abascal meselesi değildir. Mesele Avrupa’nın kendi ahlaki omurgasını koruyup koruyamayacağı meselesidir. Avrupa, insan haklarını sadece güçlü olduğu zaman savunuyorsa, bu değer değil konfordur. Demokrasi, yalnızca ekonomi iyi giderken sevimli bulunuyorsa, bu inanç değil alışkanlıktır. Gerçek sınav kriz zamanında başlar.

Bugün Avrupa’nın önünde iki yol var: Ya korkularını insan haklarından daha değerli görecek ve karanlığı normalleştirecek ya da kendi tarihinin en büyük utançlarından öğrendiğini gerçekten ispat edecek. Çünkü faşizm bir anda gelmez; önce dili değiştirir, sonra vicdanı uyuşturur, sonra hukuku eğip büker, en sonunda da insana insan gibi bakma yeteneğini yok eder.

Avrupa’nın asıl meselesi budur: Sandıkta kimin kazandığından önce, insan fikrinin hâlâ kazanıp kazanmadığı.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Diğer Dr. Ferhat ATİK yazıları