Kürt meselesini siyaset değil, hafıza çözecek
Türkiye bugün yeniden Kürt meselesini, silahsızlanmayı, toplumsal bütünleşmeyi ve bütün bunların hukukunu konuşuyor. Meclis’te kabul edilen yeni düzenlemenin aldığı yeterli oy, en azından silahlı çatışmanın sona erdirilmesi konusunda çok geniş bir siyasal iradenin oluşabildiğini gösteriyor. Fakat benim zihnim bugünden yıllar öncesine gidiyor. Çünkü Türkiye bu kapının önüne ilk kez gelmiyor. Ve belki bu kez yapılması gereken ilk şey, önceki denemeyi yalnızca hatırlamak yerine, nerede doğru yaptığımızı ve nerede korkularımıza yenildiğimizi anlamaktır.
O yılları düşündüğümde aklıma ilk gelen isim, aynı ülkede doğmaktan ve yakından tanımaktan onur duyduğum politik psikoloji dehası kabul edilen, Sigorni Ödülü sahibi, 5 kez Nobel Ödülü Adayı gösterilen, dünyaca ünlü psikiyatri profesörü Dr. Vamık Volkan’dır.
Vamık Volkan’ın Kürt meselesine ilişkin yaklaşımının benim için kıymetli tarafı, meseleyi yalnızca terör, güvenlik, anayasa, yerel yönetimler veya kimlik hakları üzerinden okumamasıydı. Bunların hepsi önemliydi; fakat onun baktığı yerde bunların altında başka bir katman daha vardı: İnsan zihni.
Daha doğrusu milyonlarca insanın birlikte taşıdığı zihin.
2009’da, henüz “açılım” kelimesinin kendisi bile Türkiye’de ciddi gerilim yaratırken, Dr. Volkan’ın yönetimindeki çalışmalar Türk ve Kürt kanaat önderlerini aynı masaya getiriyordu. “Türkiye’nin Büyük Çatısı” başlıklı çalıştayın sorularına bugün yeniden bakmak öğreticidir: Türkiye’de ortak bir aidiyet mümkün müdür? Tarihin hangi olayları kimlikleri birbirinden ayırmaktadır? Uzun yıllar süren çatışmanın ardından kimliklerde hangi psikolojik sorunlar oluşmuştur? Ayrımcılık ve ırkçılık tehlikesi var mıdır?
Dikkat edin. Daha ilk soruda “Kürtler ne istiyor?” denmiyordu. “Birlikte yaşayacağımız çatı nasıl kurulabilir?” deniyordu.
Aradaki fark çok büyüktür.
Çünkü ilk soru karşı tarafı mesele haline getirir. İkincisi ise “ilişkiyi” mesele haline getirir.
Vamık Volkan’ın daha sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e sunduğu çalışmada yaklaşık 70 öneri vardı. O gün için son derece cesur sayılabilecek başlıklar tartışmaya açılıyordu: Kürtçenin eğitim alanındaki yeri, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, ortak vatan duygusunun geliştirilmesi, kimlikleri yaralayan kimi sembollerin yeniden değerlendirilmesi… Ama raporun bence en önemli cümlesi bunların hiçbiri değildi.
Esas düşünce şuydu: Kürtlerin hassasiyetlerini giderirken Türklerin korkularını büyütmeyeceksiniz; Türklerin kaygılarını giderirken Kürtlerin kimliğini inkâr etmeyeceksiniz.
İşte hâlâ çözemediğimiz denklem budur.
Türkiye uzun yıllar Kürt meselesini ya yalnızca Kürtlerin mağduriyeti üzerinden ya da yalnızca Türklerin güvenlik kaygıları üzerinden konuştu. Oysa bir ülkenin toplumsal barışı, taraflardan birinin psikolojisinin diğerine galip gelmesi değildir.
Barış, iki hafızanın aynı ülkede birbirini boğmadan yaşayabilmesidir.
Dr. Volkan’ın politik psikolojiye kazandırdığı en önemli kavramlardan biri “seçilmiş travma”dır. Büyük gruplar geçmişlerinde yaşadıkları bazı acıları yalnız hatırlamazlar; onları kimliklerinin parçası haline getirirler. Travma kuşaktan kuşağa aktarılır. O olayı hiç yaşamamış çocuklar bile dedelerinin aşağılanmasını, korkusunu, öfkesini veya yasını psikolojik bir miras olarak devralabilirler. Volkan’ın çalışmalarında bu aktarımın çaresizlik, aşağılanma ve tamamlanamamış yasla ilişkisi özellikle vurgulanır.
Kürt meselesine buradan bakınca karşımıza bambaşka bir Türkiye çıkar.
Bir tarafta dili, kimliği, geçmişte gördüğü muamele, faili meçhuller, köy boşaltmaları, yasaklar ve devletle yaşadığı acı tecrübeler üzerinden oluşmuş bir Kürt hafızası vardır.
Diğer tarafta onlarca yıl boyunca PKK saldırılarında çocuklarını kaybetmiş aileler, şehit cenazeleri, sınır karakolları, mayınlar, bombalar ve ülkenin bölüneceği korkusuyla şekillenmiş başka bir hafıza vardır.
Birinin acısını kabul etmek diğerinin acısını reddetmek değildir.
Tam tersine, Volkan perspektifinin bana öğrettiği şey tam olarak budur: Acılar arasında hiyerarşi kurmaya başladığınız anda barışı kaybedersiniz.
Çünkü insan kendi yasının inkâr edildiğini hissettiğinde karşısındakinin yasını dinleyemez.
İlk açılımın en kıymetli tarafı, devletin uzun yıllar sonra meselenin yalnızca askeri yöntemlerle çözülemeyeceğini kabul etmeye başlamasıydı. 2009’da başlayan görüşmeler, Habur girişimi ve daha sonra 2013’ten itibaren kamuoyunun da görebildiği görüşme mekanizmaları Türkiye tarihinde kolay küçümsenemeyecek bir psikolojik eşiğin aşılmasıydı.
Bunu bugün söylemek gerekir. Cesur bir girişimdi. Ama cesaret, iyi tasarlanmış bir süreç anlamına gelmiyordu. İşte şimdi övgünün yanına eleştiriyi koymak zorundayız. Önceki sürecin en büyük zaaflarından biri, barışın toplumsallaştırılmasından çok siyasallaştırılmasıydı. Mesele zaman içinde bir devlet politikası olmaktan ziyade siyasi aktörlerin performansına, seçim atmosferlerine, karşılıklı açıklamalara ve günlük siyasi dengelere fazlasıyla bağımlı hale geldi.
Oysa Vamık Volkan’ın “Ağaç Modeli” tam tersini söyler. Bir ağacı yukarıdan çekerek büyütemezsiniz. Önce köklerini anlamalısınız. Sonra gövdesini yıllar boyunca güçlendirmelisiniz. En sonunda dallar ortaya çıkar.
Çatışma çözümünde de önce toplumların tarihsel algıları, korkuları, aşağılanmaları ve beklentileri teşhis edilir; ardından uzun soluklu psikopolitik diyaloglar gelir; somut siyasi ve toplumsal projeler ise bunun üzerine inşa edilir. Volkan’ın modeli hızlı bir diplomatik fotoğraf değil, yıllara yayılan bir süreç tarif eder.
Biz ise zaman zaman ağacın meyvesini kökünden önce istedik.
Toplum hazırlanmadan büyük sembolik adımlar atıldı. Sonra toplumun bir bölümü korktuğunda geri çekilindi. Bir taraf “devlet adım atmıyor” dedi; diğer taraf “örgüt çekilmiyor” dedi. 2013 yazında PKK’nın çekilmesi tartışmalı hale geldi; hükümet çekilmenin yeterince gerçekleşmediğini söylerken KCK hükümetin gerekli adımları atmadığını savundu ve Eylül 2013’te geri çekilme durduruldu.
Sonra bölgesel denklem değişti. Suriye değişti. Kobani geldi. Türkiye’nin iç siyaseti sertleşti. Seçim hesapları devreye girdi. Karşılıklı güvensizlik büyüdü.
28 Şubat 2015’te Dolmabahçe’de silahlı mücadelenin bırakılması yönünde çok önemli bir eşik ortaya çıkmışken birkaç ay sonra Türkiye yeniden ölümleri konuşmaya başladı. Suruç katliamı yaşandı, Ceylanpınar’da iki polis öldürüldü, PKK ile çatışmalar ve askerî operasyonlar yeniden yoğunlaştı. Ağustos 2015’e gelindiğinde dönemin Cumhurbaşkanı Erdoğan sürecin “buzdolabında” olduğunu söylüyordu.
Fakat burada kolaycı bir tarih yazımına düşmemek gerekiyor. “Devlet bozdu” demek de eksiktir “PKK bozdu” demek de. “Siyasetçiler bozdu” demek de tek başına yetmez. Çünkü Vamık Volkan’ın dünyasından baktığınızda daha derindeki mekanizma görünür: **Barış ihtimali bile toplumlarda korku yaratabilir.
Bu ilk bakışta tuhaf gelir. İnsan neden barıştan korksun? Çünkü uzun çatışmalar yalnızca insanları öldürmez; kimlikler de üretir. Otuz yıl boyunca kendisini düşmanına bakarak tanımlayan bir topluluğa bir sabah “artık düşman değilsiniz” dediğinizde psikolojik boşluk ortaya çıkabilir. Volkan bu nedenle barış girişimlerinin bile bastırılmış korkuları harekete geçirebileceğini anlatır. Taraflar bazen yaklaşır, sonra aniden uzaklaşırlar. O bunu bir akordeon hareketine benzetir. Yaklaşma ve uzaklaşmanın doğru yönetilmediği süreçlerde eski korkular yeniden hâkim olur.
Türkiye’nin yaşadığı biraz da buydu. Biz siyasi takvimi yönettik; psikolojik takvimi yönetemedik. Yasa yaptık, heyet kurduk, görüşme yaptık, açıklama yaptık; fakat Türklerle Kürtlerin birbirlerine ilişkin bilinçdışındaki korkularını yeterince konuşamadık. Türke, “Bir Kürt kendi kimliğini güçlü biçimde ifade ettiğinde sen neden ülkenin bölüneceğini düşünüyorsun?” diye yeterince soramadık.
Kürde, “Türk toplumunun PKK karşısındaki korkusunu neden yalnızca milliyetçilik olarak okuyorsun?” diye de yeterince soramadık. Ve belki en önemlisi, ikisine birlikte şu soruyu soramadık: Birbirinizden vazgeçmeden birbirinizi değiştirmeye çalışmaktan vazgeçebilir misiniz?
Bugün yeni bir fırsat varsa, geçmişin hatasını tekrar etmemeliyiz. Bu defa mesele yalnız silah bırakılması olmamalıdır. Ama silah bırakılmasını küçümsemek de büyük hata olur. Bir çocuğun daha babasız kalmaması, bir annenin daha evladını toprağa vermemesi, bir askerin daha ölmemesi, bir Kürt gencinin daha dağa çıkmaması başlı başına muazzam bir kazanımdır.
Ardından hukuk gelmelidir. Sonra siyaset. Ama aynı anda psikoloji de gelmelidir. Hafıza gelmelidir. Yas gelmelidir. Empati gelmelidir. Ve Vamık Volkan’ın yıllar önce söylediği en önemli şeyi nihayet anlamamız gerekir: Barış, farklılıkların ortadan kaldırılması değildir. Hatta bazen insanların farklılıklarının açıkça tanınması, birbirleri tarafından “yutulacakları” korkusunu azaltır.
Kürt, Kürt olduğunu söylediğinde Türk küçülmez. Türk, ülkesinin bütünlüğünü savunduğunda Kürt yok olmaz. Bir annenin PKK tarafından öldürülen oğlunun yasını tutmak, bir başka annenin devletle yaşadığı acıyı inkâr etmeyi gerektirmez. Devletin geçmişte yaptığı yanlışları konuşmak devleti yıkmaz. PKK’nın işlediği cinayetleri açıkça mahkûm etmek Kürt kimliğini aşağılamaz.
Belki olgun bir ülke olmak tam olarak budur: Kendi gerçeğimizi korurken karşımızdakinin gerçeğine de yer açabilmek.
Türkiye’nin yeni sürecinin başarısı çıkarılacak yasanın kaç maddeden oluştuğuyla ölçülmeyecek. Asıl sınav yasa çıktıktan sonra başlayacak. Çünkü silahları susturabilirsiniz. Fakat hafızayı susturamazsınız. Travmayı kanunla yürürlükten kaldıramazsınız. Bir toplumun korkusunu Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle silemezsiniz. Bir başka toplumun aşağılanmışlık duygusunu Meclis oylamasıyla yok edemezsiniz.
Bunları ancak konuşarak, yasını tutarak, birbirimizin hikâyesinde kendimize de bir yer açarak aşabiliriz. Vamık Volkan’ın yıllar önce Türkiye’ye uzattığı reçetenin bence en önemli tarafı buydu. O bize aslında Kürt meselesinin nasıl çözüleceğini söylemekten önce başka bir şey söylüyordu: Birbirinizi çözmeye çalışmayın. Önce birbirinizi anlayın.
İlkinde bunu tamamlayamadık. Bu kez tamamlamak zorundayız. Çünkü bazen bir ülkenin geleceği, kimin kazandığına değil, artık kimsenin kaybetmek zorunda olmadığı bir düzen kurup kuramadığına bağlıdır.
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.