Aynı toprağa ait olmaktan onur duyduğum: Ulus Baker

Yayın Tarihi: 28/07/26 10:39
okuma süresi: 10 dak.

Bazı insanlar doğdukları ülkenin nüfusuna yazılırlar. Bazılarıysa o ülkenin vicdanına.

Ulus Baker, benim için ikincisidir.

Onu, aynı toprağa ait olmaktan onur duyduğum birkaç insandan biri olarak tanımlarım. Çünkü bir coğrafyaya değer kazandıran yalnızca onun dağları, denizleri, şehirleri ya da siyasi sınırları değildir. Bir coğrafyanın gerçek büyüklüğü, dünyaya hangi zihinleri armağan ettiğiyle ölçülür. Kıbrıs, Ulus Baker gibi bir zihnin köklerini taşıdığı için, düşünce tarihine bırakılmış küçük fakat son derece derin bir imzadır.

Ulus Baker, Kıbrıslı Türk şair Pembe Marmara ile psikiyatrist Sedat Baker’in oğluydu. Leningrad’da dünyaya geldi; fakat ailesiyle, kültürüyle ve düşünsel hafızasıyla Kıbrıs Türk toplumunun yetiştirdiği en özgün isimlerden biri oldu. Sosyolojiden felsefeye, sinemadan edebiyata, Spinoza’dan Deleuze’e uzanan geniş bir düşünce evreninde yaşadı. Ancak onu önemli yapan, kaç filozof okuduğu ya da kaç dil bildiği değildi. Onu önemli yapan, düşünceyi akademik bir gösteriye dönüştürmeden yaşayabilmesiydi.

Ulus Baker düşünce üretmiyordu yalnızca; düşüncenin insanın içinde nasıl yaşadığını gösteriyordu.

Bugün akademik dünyanın büyük bölümü, düşünceyi ünvanların, atıf sayılarının, indekslerin ve konferans salonlarının içine hapsetmiş durumda. Ulus Baker ise düşüncenin bir özgeçmiş maddesi değil, bir varoluş biçimi olduğunu biliyordu. Bu yüzden onun cümleleri, akademik metinlerin steril koridorlarında değil; hayatın, sanatın, politikanın ve insan ruhunun birbirine karıştığı yerde kuruluyordu.

Onu okurken bir profesörün ders notlarını okumazsınız. Düşünen bir insanın zihninden geçen elektriğe dokunursunuz.

Belki de bu nedenle Ulus Baker’in Orhan Pamuk hakkındaki sözleri hâlâ bu kadar rahatsız edicidir. Çünkü Baker, edebiyatın dokunulmaz ilan edilmiş isimleri karşısında eğilip bükülmez. Ödüllerin, satış rakamlarının, yayınevlerinin ya da uluslararası kültür çevrelerinin oluşturduğu itibara teslim olmaz. Eserin önündeki etiketi kaldırır ve geriye kalan metne bakar.

İşte asıl eleştirmenlik budur.

Ulus Baker’in Orhan Pamuk’a yönelik eleştirilerini yalnızca “bir yazarın başka bir yazarı beğenmemesi” şeklinde okumak büyük bir yanılgıdır. Onun itirazı kişisel değildir. Hatta mesele yalnızca Orhan Pamuk da değildir. Baker’in asıl karşı çıktığı şey; edebiyatın kültür endüstrisinin, yayın piyasasının ve uluslararası prestij sisteminin bir parçasına dönüşmesidir.

“Akşam Biraz Fazla Kaçırmışım, Ne Serüvendi Ama!” başlıklı yazısında Türkiye’deki yayıncılık düzenine, çok satan yazarların konumuna ve edebiyat piyasasının işleyişine bakar. Yazı ilk olarak Virgül dergisinin Eylül 1998 tarihli 11. sayısında yayımlanmıştır. Baker burada Murathan Mungan, Ahmet Altan, Latife Tekin ve Orhan Pamuk gibi dönemin önde gelen yazarlarının yayıncılık, korsan kitap ve telif sorunları etrafında kurdukları söylemi sorgular.

Baker’in sorusu açıktır:

Edebiyat, ne zaman bir hakikat arayışı olmaktan çıkıp piyasanın kendisini yeniden üretme aracına dönüşmüştür?

Bu soru bugün, 1998’de olduğundan çok daha yakıcıdır.

Çünkü artık yalnızca kitaplar satılmıyor. Yazarın yüzü, siyasi kimliği, hayat hikâyesi, yaşadığı şehir, masasının üzerindeki kalem, kahvesini içtiği fincan ve hatta suskunluğu bile pazarlanıyor. Edebiyat metni, yazarın etrafında oluşturulan gösterinin küçük bir parçasına indirgeniyor.

Kitabın ne söylediğinden önce kaç ülkede yayımlandığı anlatılıyor.

Cümlenin gücünden önce aldığı ödüller sıralanıyor.

Okurun metinle kurduğu ilişkinin yerini, metne yönelik toplumsal hayranlık talimatı alıyor.

Baker’in itirazı tam da burada başlar. Ona göre tarihsel klişeleri, felsefi göndermeleri, gizemleri, komploları ve Doğu-Batı karşıtlığını aynı metinde toplamak, kendiliğinden büyük edebiyat yaratmaz. Roman, içindeki bilgi miktarıyla büyük olmaz. Bir metnin felsefeden söz etmesi, onun felsefi olduğu anlamına gelmez. Tarihten söz etmesi de tarihsel derinliğe sahip olduğunu göstermez.

Bilgiyle düşünce aynı şey değildir.

Malumat çoğaltılabilir. Düşünce ise insanı değiştirir.

Ulus Baker’in Orhan Pamuk eleştirisinin ikinci ve daha sert cephesi, “Dostoyevski ve Tarkovski” başlıklı yazısında ortaya çıkar. Baker burada Dostoyevski’nin edebiyatını, hayatın doğrudan doğruya esere dolması üzerinden anlatır. Büyük sanatçı hayatı zorla temsil etmeye çalışmaz; hayat, onun kurduğu biçimin içine girer, o biçimi doldurur ve sonunda taşar.

Dostoyevski’nin romanlarında insan, önceden hazırlanmış bir düşüncenin örneği değildir. İnsan bütün çelişkileri, günahları, korkuları, inançları ve karanlığıyla metnin içinde yaşar. Karakterler, yazarın fikirlerini taşıyan cansız kuklalar olmaktan çıkar. Yazar bile onların ne yapacağını tümüyle denetleyemez.

Çünkü gerçek edebiyat, hayat gibi kontrol edilemezdir.

Baker bu noktada Orhan Pamuk’un romanlarından söz eder ve onları son derece ağır bir ifadeyle, “kötü fantezi romanları” olarak nitelendirir. Ayrıca Pamuk’un İletişim Yayınları için hazırladığı Dostoyevski dizisini ve kullanılan çeviri dilini de eleştirir.

Elbette Orhan Pamuk, dünya çapında tanınmış, Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmış ve eserleri çok sayıda dile çevrilmiş bir yazardır. Bunu inkâr etmek anlamsızdır. Ancak Baker’in eleştirisinin değeri de tam burada ortaya çıkar. O, büyük bir uluslararası başarının karşısında susmayı reddeder.

Çünkü ödül, eleştiriyi ortadan kaldırmaz.

Şöhret, metni kusursuzlaştırmaz.

Çok satmak, iyi yazmanın kanıtı değildir.

Bir yazarın dünyanın en önemli ödüllerinden birini alması, onun eserlerini edebî tartışmanın dışına çıkarmaz. Tam tersine, görünürlüğü büyüdükçe esere yöneltilecek soruların da büyümesi gerekir. Eleştirinin görevi, başarıyı alkışlamak değil; başarının ardındaki estetik, ideolojik ve ekonomik mekanizmaları incelemektir.

Ulus Baker’in yaptığı budur.

Fakat burada çok önemli bir ayrım vardır: Baker’in sözlerini alıp Orhan Pamuk’a karşı kolaycı bir saldırının malzemesi yapmak, Baker’i anlamamak demektir. Onun eleştirisi bir linç çağrısı değildir. “Orhan Pamuk kötüdür” kolaycılığına indirgenemez. Baker’in meselesi, bir kişinin karakteri değil; edebiyatın hangi süreçlerle değer kazandığı, kimlerin “büyük yazar” ilan edildiği ve bu büyüklüğün hangi kültürel kurumlar tarafından üretildiğidir.

Başka bir ifadeyle Baker, Orhan Pamuk’tan çok, Orhan Pamuk’u mümkün kılan edebiyat rejimini tartışmaktadır.

Yayınevlerini…

Eleştirmenleri…

Gazetelerin kültür sayfalarını…

Uluslararası ödül mekanizmalarını…

Doğu’dan belirli türde hikâyeler bekleyen Batılı okuma biçimlerini…

Ve nihayet, bir eseri gerçekten okumadan onun büyüklüğüne inanmaya hazır okur topluluklarını…

Bugün Baker yaşasaydı yalnızca edebiyat piyasasını değil, sosyal medya çağının düşünce üretimini de sert biçimde eleştirirdi sanıyorum. Kitapların okunmadan paylaşıldığı, filozofların düşüncelerinin birkaç cümlelik görsellere dönüştürüldüğü, insanların fikirlerden çok kanaatlere bağlandığı bir dünyada onun söyleyecek çok sözü olurdu.

Çünkü Ulus Baker’in en büyük savaşlarından biri kanaatlere karşıydı.

Kanaat, düşüncenin donmuş hâlidir. İnsan kanaat sahibi olduğunda, çoğu zaman artık düşünmeye ihtiyaç duymaz. Bir yazarı büyük kabul eder ve neden büyük olduğunu sormaz. Bir düşünürü değersiz ilan eder ve onu okumaya gerek görmez. Bir ödülü kutsar, bir başka ödülü küçümser. Böylece düşünmek yerine saf tutar.

Baker ise saf tutmamızı değil, bakmamızı isterdi.

Görmemizi…

Karşılaştırmamızı…

Şüphe etmemizi…

Ve en önemlisi, kendi düşüncemizi üretmemizi…

Ulus Baker’i aynı toprağa ait olmaktan onur duyduğum birkaç insandan biri yapan da budur. O, Kıbrıs’ın dünyaya verdiği sıradan bir akademisyen değildir. Kıbrıs’ın sınırlara sığmayan, merkezlerden izin almayan, ödüllerin ve makamların karşısında eğilmeyen zihnidir.

Onu değerli kılan yalnızca söyledikleri değildir.

Söylenmesi zor olanı söylemesidir.

Herkesin hayranlıkla baktığı yerde kuşku duyabilmesidir.

Kültür dünyasının kutsal ilan ettiği isimlerin karşısında düşünsel bağımsızlığını koruyabilmesidir.

Bir toplum için en büyük yoksulluk, büyük düşünürlerinin bulunmaması değildir. Asıl yoksulluk, yetiştirdiği büyük düşünürleri zamanında tanımaması ve onların yerine başarıları ambalajlanmış isimlerin peşinden gitmesidir.

Ulus Baker’i yeterince tanımadık.

Belki de çünkü o, tanınmak için kendisini pazarlamadı.

Kendisini bir markaya dönüştürmedi.

Her cümlesini alkışlanmak için kurmadı.

Hayatını görünür olmaya değil, görmeye adadı.

Orhan Pamuk üzerine söylediklerine katılırız ya da katılmayız. Fakat onun sorduğu sorudan kaçamayız:

Bir yazarı büyük yapan, eserinin içindeki hayat mıdır; yoksa etrafında kurulmuş itibar düzeni mi?

Bu sorunun kesin bir cevabı olmayabilir.

Ama Ulus Baker’in büyüklüğü, bize kesin cevaplar bırakmasında değil; kolay cevaplarla yaşamamıza izin vermeyen sorular bırakmasındadır.

Bazı insanlar doğdukları ülkenin nüfusuna yazılırlar.

Bazılarıysa o ülkenin vicdanına.

Ulus Baker, bizim vicdanımıza yazılmış bir isimdir.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Diğer Dr. Ferhat ATİK yazıları