Şarkılar tutukluyken, insanlar nasıl barışır?

Yayın Tarihi: 18/08/26 08:00
okuma süresi: 7 dak.
A- A A+

Dün politik psikolojinin onur duyduğum dehası Prof. Dr. Vamık Volkan’ın yıllar önce Kürt meselesine bakarken önümüze koyduğu reçeteyi yazdım. Türklerin korkularını küçümsemeden Kürtlerin acılarını anlamaktan; Kürtlerin yaşadıklarını kabul ederken Türklerin hafızasındaki terör ve bölünme korkusunu yok saymamaktan söz ettim. Çünkü gerçek barış, taraflardan birinin hafızasını susturup diğerinin hafızasını kutsamak değildir. Gerçek barış, iki acının birbirinin yanında yaşayabilecek kadar olgunlaşmasıdır.

Bu konuda dün yazdığım yazının, elbette sağcı/solcu farketmeksizin faşist eğilimliler trafından linçleneceğini de biliyordum. 
Her birinin ellerine sağlık, yanıtlmadıkları için.

Bugün o yazının devamını başka bir yerden yapmak istiyorum.
Grup Yorum’dan.
Çünkü barış yalnız dağdaki silahların susması değildir.
Barış, ülkenin kendi içindeki seslerden artık korkmamasıdır.
Ve eğer gerçekten yeni bir dönemden söz ediyorsak, yalnız Kürt meselesinin değil, Türkiye’nin yıllardır çözemediği bütün iç gerilimlerinin üzerine aynı cesaretle bakmak zorundayız.

Bunun için önce unutmamamız gereken iki isim var: Helin Bölek, İbrahim Gökçek.

Helin Bölek, Grup Yorum üzerindeki baskı ve yasakların sona ermesi ve adil yargılanma talepleriyle sürdürdüğü ölüm orucunun 288. gününde, 3 Nisan 2020’de yaşamını kaybetti. İbrahim Gökçek ise 323 gün süren ölüm orucunu 5 Mayıs’ta sonlandırdı; iki gün sonra, 7 Mayıs 2020’de hayatını kaybetti.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı da her iki ölümü bu taleplerle sürdürülen açlık grevi ve ölüm orucu sürecinin sonucunda yaşanan kayıplar olarak kayda geçirdi.
Aradan altı yıldan fazla zaman geçti.
İsimler haber arşivlerine çekildi.
Fotoğraflar eski fotoğraflar oldu.
Ama bir devletin hafızası gazete arşivi gibi olmamalıdır.
Çünkü devletlerin en büyük hatalarından biri, kriz geçtikten sonra onu unutmak ve aynı koşulları yeniden üretmektir.
Helin’i ve İbrahim’i bugün hatırlamak, ölüm orucunu kutsamak değildir. Tam tersine, bir insanın sesini duyurabilmek için kendi bedenini son araç haline getirdiği yere bir daha hiç gelmemeyi istemektir. Benim için asıl mesele budur.

Bir ülkede insan, talebinin duyulması için yaşamını ortaya koymak zorunda kalmamalıdır.
Devlet de vatandaşının ölmesini seyreden bir mekanizma haline gelmemelidir.
Haklı olabiliriz.
Haksız olabiliriz.
Birbirimizin düşüncelerinden nefret bile edebiliriz.
Ama birbirimizin ölmesini normalleştirmeye başladığımız gün zaten hepimiz kaybetmiş oluruz.
İşte tam burada bugüne dönmek gerekiyor.

Türkiye bir taraftan silahların bırakılmasını, toplumsal bütünleşmeyi, normalleşmeyi ve iç barışı konuşuyor.
Peki o zaman sormamız gereken bir soru yok mu?
Grup Yorum’un sanatçıları neden hâlâ cezaevinde?

Bugün Bergün Varan, Merve Kurt, Muharrem Cengiz, Eser Çelik, Rıdvan Akbaş ve Şura Başer tutuklu olarak yargılanıyor. Haklarındaki davada “silahlı terör örgütüne üye olma” ve “Terörizmin finansmanının önlenmesi hakkındaki kanuna muhalefet” suçlamaları bulunuyor. 3 Haziran 2026’daki duruşmada altı sanatçı hakkında tahliye kararı verilmedi ve dava 30 Eylül’e ertelendi.
Burada çok dikkatli bir çizgi çekmek istiyorum.

Ben mahkemenin yerine geçip kimse hakkında beraat kararı veremem.
Bir insanın sanatçı olması da onu hukuk karşısında dokunulmaz yapmaz.
Bir suç işlendiğine ilişkin somut delil varsa elbette bağımsız yargı bunu araştırır, yargılar ve kararını verir.
Ama aynı hukuk bize başka bir şey daha söylüyor:
Tutukluluk ceza değildir.

Anayasa Mahkemesi'nin yerleşik yaklaşımında tutuklama için suç işlendiğine ilişkin kuvvetli belirtinin yanında tutuklama nedenlerinin bulunması ve tedbirin ölçülü olması gerekir; Anayasa’nın 19. maddesi de tutuklamayı kaçmayı veya delillerin yok edilmesini/değiştirilmesini önlemek gibi belirli amaçlarla sınırlar.

O halde soru sormak meşrudur.
Hatta bugün her zamankinden daha gereklidir.

Türkiye yeni bir iç barış dönemine giriyorsa; devlet toplumsal kutuplaşmayı azaltmak, şiddeti hayatımızdan çıkarmak ve farklı siyasi geleneklerin kendisini demokratik alan içinde ifade etmesini istiyorsa, aylardır cezaevinde bulunan bu sanatçıların tutukluluklarının neden hâlâ zorunlu olduğunu toplumun anlayabileceği açıklıkta ortaya koymalıdır.

Çünkü samimiyet yalnız sözcüklerle ölçülmez.
Samimiyet, devletin kendisine en uzak olana nasıl davrandığıyla ölçülür.
Sizi alkışlayan insana tahammül etmek demokrasi değildir.
Demokrasi, sizi eleştiren insana da hukuk içinde alan açabilmektir.

Barış da böyledir.

Kendinizden olanla barış yapmazsınız zaten.
Barış, kendinizden olmayana rağmen birlikte yaşayabilme iradesidir.
Grup Yorum’un dünya görüşünü benimsemek zorunda değiliz.
Şarkılarının tamamını sevmek zorunda değiliz.
Siyasi söylemlerini desteklemek zorunda hiç değiliz.
Ama bu ülkede barışı istiyorsak, bundan sonra çok önemli bir ayrım yapmak zorundayız:
Şiddet başka şeydir, muhalefet başka.
Silah başka şeydir, saz başka.
Suç başka şeydir, düşünce başka.

Bu çizgilerin birbirine karıştığı her dönemde Türkiye ağır bedeller ödedi.
Ve işte Helin Bölek ile İbrahim Gökçek tam da bu yüzden unutulmamalıdır.
Onları yeniden tartışmanın amacı eski kavgayı yeniden başlatmak değil; aynı sona bir daha ulaşmamak olmalıdır.
Bir daha genç bir insan 288 gün aç kalmamalı.
Bir başkası 323 gün kendi bedenini tüketmemeli.
Bir daha bir anne çocuğunun günden güne erimesini izlememeli.
Bir daha devlet ile vatandaşı arasındaki mesafe ölümle ölçülmemeli.
Barış dediğimiz şey biraz da budur.
Ölmemeyi başarabilmek.
Birbirimizi öldürmeden, susturmadan, hapsetmeyi ilk çözüm haline getirmeden konuşabilmek.
Dün Kürt meselesi için yazdığım yazıda Vamık Volkan’ın düşüncesinden hareketle hafızadan söz etmiştim.
Bugün aynı şeyi yeniden söylüyorum:
Barış için unutmak gerekmez.
Tam tersine.
Doğru biçimde hatırlamak gerekir.
Şehitlerimizi de hatırlayacağız.
Terör saldırılarında yaşamını kaybeden sivilleri de.
Kürtlerin yaşadığı acıları da.
Devletin yanlışlarını da.
Helin’i de.
İbrahim’i de.

Türkiye bugün tarihi bir kapının önündeyse, o kapıdan yalnız bir örgütün silah bırakmasıyla geçemeyiz.
Devletin de dilini değiştirmesi gerekir.
Siyasetin de.
Muhalefetin de.
Bizlerin de.
Ve belki bugün sorulması gereken en sade soru şudur:
Dağdaki silahın susmasını isterken, içerideki şarkıdan hâlâ neden korkuyoruz?


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Diğer Dr. Ferhat ATİK yazıları