Esas tehlike MANİFEST değil

Yayın Tarihi: 13/08/26 08:00
okuma süresi: 9 dak.

Türkiye son bir yıldır Manifest adlı altı genç kadından oluşan müzik grubunu tartışıyor. Aslında “tartışıyor” sözcüğü olup biteni anlatmaya yetmiyor; çünkü bir noktadan sonra tartışmanın yerini yargılama, yargılamanın yerini öfke, öfkenin yerini de toplumsal linç aldı.

Manifest’in 6 Eylül 2025’te İstanbul KüçükÇiftlik Park’ta verdiği konserden sonra sahne kıyafetleri ve koreografileri gerekçe gösterilerek haklarında “hayasızca hareketlerde bulunma” suçlamasıyla soruşturma açıldı. Grup üyeleri hakkında yurt dışına çıkış yasağı ve adli kontrol uygulandı; ardından İstanbul 49. Asliye Ceza Mahkemesi her birine 3 ay 22 gün hapis cezası verdi ve hükmün açıklanmasını geri bıraktı.

Fakat hikâye mahkeme salonunda bitmedi.
Mayıs 2026’da Gaziantep konseri öncesinde onlarca sivil toplum kuruluşu konserin iptalini istedi. Sokaklarda protestolar, konvoylar, mehter marşları ve zaman zaman gerginlik yaşandı. Buna rağmen konser yaklaşık sekiz bin kişinin katılımıyla gerçekleşti.

Buraya kadar konuşulabilecek çok şey var.

Ben de Manifest’in temsil ettiği popüler kültürün bazı taraflarını eleştirebilirim. Genç kadın bedeninin giderek daha fazla bir pazarlama aracına dönüştürülmesini tartışabiliriz. Küresel pop endüstrisinin müziği görselliğin, koreografinin ve cinselliğin gerisine itmesini eleştirebiliriz. Ergenlik çağındaki çocukların maruz kaldığı görsel kültürü, beden algısını, tüketim kültürünü ve kadınlığın hangi imgeler üzerinden yeniden üretildiğini konuşabiliriz. Hatta kültürümüzün küresel eğlence endüstrisi karşısındaki kırılganlığını da ciddi ciddi tartışabiliriz.

Bunların hepsi meşru tartışmalardır.

Ama eleştirmek başka, insan avına çıkmak başka şeydir.

Bir konseri beğenmeyebilirsiniz. Kızınızın ya da oğlunuzun gitmesini istemeyebilirsiniz. Bir koreografiyi estetik bulmayabilirsiniz. Sahne kıyafetlerini aşırı bulabilirsiniz. O müziğin temsil ettiği kültürü yüzeysel, ticari hatta yozlaştırıcı görebilirsiniz.

Bütün bunları söyleme hakkınız vardır.

Fakat bütün bunların hiçbiri altı genç kadının aşağılanmasını, hakarete uğramasını, insanlıklarının silinmesini ve toplumun önüne nefret nesnesi olarak atılmasını meşru hale getirmez.
Asıl üzerinde durmamız gereken yer de burasıdır.

Çünkü Manifest tartışmasında bir süre sonra grubun ne söylediği, hangi müziği yaptığı, danslarının gerçekten ne kadar sorunlu olduğu bile ikinci plana düştü. Tartışmanın nesnesi kayboldu; geriye yalnızca öfke kaldı.
İletişim biliminde bunun tanıdık bir karşılığı vardır: ahlaki panik.
Bir davranışın kendisini tartışmak yerine, o davranış toplumun geleceğini tehdit eden büyük bir kötülüğün sembolüne dönüştürülür. Birkaç dans figürü artık birkaç dans figürü değildir; “aile yok ediliyordur”, “gençlik elden gidiyordur”, “kültür çökertilmek isteniyordur”, “ülkeye operasyon çekiliyordur.”
Sonra iş daha da kolaylaşır.
Bir düşman bulunur.

Son günlerde Manifest hakkında kurulan söylemin tam da bu noktaya geldiğini görüyoruz. Sosyal medyada ve bazı yayınlarda grubun arkasında “Siyonizm” bulunduğu, grubun bir “Yahudi projesi” olduğu iddia edilmeye başlandı. Hatta yapılması planlanan belgeselin yapım bağlantılarındaki kişilerin kimliklerinden hareketle “Siyonist proje” anlatıları üretildi. 
İşte burada durmak gerekiyor.
Çünkü bu artık Manifest tartışması değildir.
Bu, antisemitizmdir.

İsrail devletinin politikalarını eleştirmek antisemitizm değildir. İsrail hükümetini eleştirmek antisemitizm değildir. Netanyahu’yu eleştirmek antisemitizm değildir. Siyonizmi siyasi ve tarihsel bir ideoloji olarak tartışmak da antisemitizm değildir.
Ben de İsrail’in herhangi bir politikasını gerektiğinde sonuna kadar eleştiririm.
Ama beğenmediğiniz bir kültürel olgunun arkasında bir Yahudi gördüğünüz anda, o insanın Yahudiliğini söz konusu olgunun açıklamasına dönüştürüyorsanız başka bir alana geçmişsinizdir.
“Bu kişinin yaptığı iş doğru mu?” sorusundan çıkıp,
“Bu kişi Yahudi, demek ki olanların arkasında Yahudiler var”
noktasına geldiğiniz anda siyasi analiz bitmiş, antisemit komplo teorisi başlamıştır.
Ve insanlık bu cümlenin nereye gittiğini çok iyi biliyor.
Antisemitizmin tarih boyunca kullandığı mekanizma şaşırtıcı biçimde aynıdır. Ekonomide bir sorun olur, arkasında Yahudiler aranır. Kültür değişir, Yahudiler aranır. Medya değişir, Yahudiler aranır. Ahlak değişir, Yahudiler aranır. Savaş çıkar, Yahudiler aranır. Bir müzik grubu fazla açık giyinir, yine Yahudiler aranır.
Bu artık düşünmek değildir.
Bu, düşünmenin yerine bir düşman koymaktır.
Ve evet, bunun zihinsel yapısı faşizandır.
Çünkü faşizan düşünce bireyi birey olarak görmez. İnsanları kimliklerinin içine hapseder. Bir kişinin yaptığı şeyi bütün bir halka yükler; bütün bir halkı da tek bir iradeye sahip gizli bir organizma gibi hayal eder.

Yahudi artık komşunuz değildir.
Doktorunuz değildir.
Öğretmeniniz değildir.
Müzisyen değildir.
Yazar değildir.
Çocuk değildir.
Anne değildir.
Baba değildir.
Bir anda görünmeyen, her şeyi yöneten karanlık bir güce dönüştürülür.

Antisemitizmin en zehirli tarafı tam da budur.
Üstelik bugün bunu yapmak Filistinlilere de hiçbir yarar sağlamıyor. Gazze’de yaşananları konuşmak istiyorsanız Gazze’yi konuşun. İsrail hükümetinin politikalarını konuşmak istiyorsanız onları konuşun. Uluslararası hukuku, sivillerin ölümünü, insan haklarını konuşun.
Ama bir Türk müzik grubunun sahne kıyafetinden “Yahudi projesi” çıkarmanın Filistin’de yaşayan tek bir çocuğa dahi faydası yoktur.
Tam tersine haklı bir siyasi eleştiriyi, ırkçı ve dinsel bir önyargının içine gömerek itibarsızlaştırır.
Burada ayrıca başka bir manipülasyonu da görmek gerekiyor.
Toplumları yönetmenin en eski yöntemlerinden biri karmaşık sorunlara basit düşmanlar vermektir.

Gençlerin kültürel dünyası neden değişiyor?
Küreselleşme var.
Dijital platformlar var.
TikTok var.
Instagram var.
K-pop var.
Amerikan pop endüstrisi var.
Algoritmalar var.
Milyarlarca dolarlık küresel eğlence ekonomisi var.
Türkiye’nin kendi kültür politikalarının eksiklikleri var.
Ailelerin çocuklarıyla kurduğu ilişkinin dönüşümü var.
Eğitim sistemi var.
Tüketim kültürü var.

Bunların hepsini anlamak zordur.
Ama “Yahudiler yaptı” demek çok kolaydır.

Komplo teorisinin konforu tam da buradadır: İnsanı düşünmenin zahmetinden kurtarır.
O nedenle Manifest olayında beni en çok rahatsız eden şey ne sahne kıyafetleri ne de dans figürleridir.
Beni rahatsız eden, konuşmayı giderek kaybetmemizdir.
Ya alkışlamak zorundayız ya nefret etmek.
Ya tarafındayız ya düşmanıyız.
Ya “ahlaksız” diyoruz ya “özgürlük kahramanı.”
Oysa medeni toplum tam da bu iki uç arasındaki büyük alanda yaşar.
Ben Manifest’in temsil ettiği bazı kültürel kodları eleştiririm.
Ama o genç kadınların aşağılanmasına karşı çıkarım.
Bir performansı beğenmeyebilirim.
Ama yasaklama arzusuna karşı çıkarım.
İsrail hükümetini ağır biçimde eleştirebilirim.
Ama bir Yahudinin etnik ya da dinsel kimliğini suç delili gibi masaya koyduğunuz anda da onun yanında dururum.
Bunda hiçbir çelişki yoktur.
Tam tersine demokrasinin özü budur.
Çünkü özgürlük yalnızca bizim gibi yaşayanların özgürlüğünü savunmak değildir.
İnsan hakları yalnızca sevdiğimiz insanların hakkını savunmak değildir.
Ve ırkçılığa karşı olmak yalnızca bize yöneldiğinde ırkçılıktan rahatsız olmak hiç değildir.

Bugün Manifest’i eleştirebiliriz.
Yarın unutulur, başka bir grup gelir.
Ama toplum olarak her hoşlanmadığımız şeyin arkasında bir “Yahudi”, bir “dış güç”, bir “gizli proje” aramaya devam edersek kaybedeceğimiz şey bir müzik tartışmasından çok daha büyük olacaktır.
Çünkü bir toplumun kültürünü birkaç dans figürü yıkmaz.
Bir toplumu asıl çürüten şey, farklı olanı tartışmak yerine ona düşman olmayı öğrenmesidir.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Diğer Dr. Ferhat ATİK yazıları