11 Eylül: Bir fotoğrafın içinde kalan dünya
11 Eylül 2001’den yalnızca birkaç hafta önce Dünya Ticaret Merkezi’nin tepesindeydim. O gün çekilmiş bir fotoğrafım var. Arkamda New York, önümde gökyüzüne yaslanmış bir şehir ve yüzümde geleceğin ne getireceğini bilmeyen insanların rahatlığı.
Fotoğrafa bugün baktığımda beni en çok etkileyen kulelerin yüksekliği değil, hayatın ne kadar normal göründüğü oluyor. İnsanlar işe gidiyor, telefonlar çalıyor, asansörler inip çıkıyor, kahveler içiliyor, toplantılar yapılıyor. Binlerce kişi sıradan bir günün içinde yaşıyor.
Sonra 11 Eylül geliyor ve o sıradanlığın aslında ne kadar kıymetli olduğunu bütün dünya anlıyor.
Yıllar sonra yeniden aynı yere gittim. Bu kez yukarı bakılacak kuleler yoktu. Yerlerinde isimler, su, taş ve ağır bir sessizlik vardı. Ground Zero’da insanın dikkatini önce mimari çekiyor sanılıyor ama asıl etkileyen şey isimler. Çünkü rakamlar zihne, isimler kalbe dokunuyor.
Bir saldırıda kaç kişinin öldüğünü söylemek kolaydır. Sayı verirsiniz ve cümle biter. Fakat bir isme baktığınızda o sayı çözülür; karşınıza bir baba, bir anne, bir eş, bir çocuk çıkar. O sabah evden çıkarken kime ne söylediğini, akşam için ne planladığını, masasında ne bıraktığını düşünmeye başlarsınız. Ölüm o zaman istatistik olmaktan çıkar.
11 Eylül’ün en ağır tarafı da budur.
Terör insanı önce kişiliğinden koparır. Onu bir kimliğe, bir ülkeye, bir dine, bir gruba indirger. Ardından öldürülebilir bir hedef hâline getirir. O noktadan sonra kurbanın kim olduğu önemini kaybeder.
İnsanlığın en tehlikeli kırılması burada başlıyor.
Bir insanın hayatını kendi hayatımız kadar değerli görmemeye başladığımız anda ahlaki zemin kayıyor. Karşımızdaki kişi artık yüzü, hikâyesi ve sevdikleri olan bir insan değil; temsil ettiği kimliğin uzantısı hâline geliyor. Tarihin en büyük felaketleri de çoğu zaman bu zihinsel mesafeyle başladı.
Bu yüzden 11 Eylül yalnız Amerika’nın yaşadığı bir trajedi değildir. İnsanlığın ortak hafızasında duran büyük bir kırılmadır.
Acının milliyeti yoktur.
Bir annenin çocuğunu kaybettiği anda yaşadığı yıkım New York’ta da aynıdır, İstanbul’da da, Tel Aviv’de de, Gazze’de de, Beyrut’ta da. Yasın dili değişebilir ama özü değişmez. Ölüm karşısında bayraklar, sınırlar ve kimlikler bir anda küçülür.
Yıllar sonra Ground Zero’da dururken, saldırıdan birkaç hafta önce çekilmiş fotoğrafımı yeniden düşündüm. O fotoğraftaki adam, arkasındaki iki dev yapının çok kısa süre sonra tarihe karışacağını bilmiyordu. Orada çalışan insanların bir bölümünün birkaç hafta sonra hayatta olmayacağını da bilmiyordu.
Belki insan hayatının en sarsıcı gerçeği budur: Her şeyi kalıcı sanarak yaşıyoruz.
Binaları, insanları, dostlukları, evleri, şehirleri, hatta kendi zamanımızı…
Oysa hayat çoğu zaman bize ne kadar kırılgan olduğunu haber vermeden gösteriyor.
11 Eylül’ü anmanın anlamı da yalnızca geçmişe bakmak olmamalı. Esas mesele, bugün hâlâ insanı kimliğinden önce insan olarak görüp göremediğimizdir. Bir başkasının acısını kendi acımız kadar gerçek kabul edip etmediğimizdir.
Çünkü terörün panzehiri yalnız güvenlik değildir.
İnsan hayatının değerine duyulan inançtır.
Bazen bir fotoğraf yıllar sonra başka bir anlam kazanır.
Benim için o fotoğraf artık New York gezisinin bir hatırası değil.
Bir dünyanın son anlarından biri.
Bugün 11 Eylül.
O kareye baktığımda kuleleri değil, onların içinde yaşayan insanları düşünüyorum.
Ve insanlığın en büyük sınavının hâlâ değişmediğine inanıyorum:
Birbirimizi öldürmeden önce, birbirimizi gerçekten görebilecek miyiz?
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.