Hasidik Yahudiler meselesi
Ruhi Çenet’in Hasidik Yahudilerin hayatını anlattığı belgesel, yayımlandığı andan itibaren yalnızca bir dini cemaatin yaşam biçimini tartışmaya açmadı. Çok daha eski ve tehlikeli bir mesele de yeniden görünür hale geldi:
İnsanlar bir inancı, bir mezhebi ya da bir ideolojiyi eleştirirken hangi noktada düşünceyi bırakıp o düşüncenin mensuplarını hedef almaya başlıyor?
Belgeselde görülen hayat, modern ve seküler dünyadan bakan pek çok insan için kuşkusuz sıra dışı. Hasidik Yahudilik, 18. yüzyılda Doğu Avrupa’da gelişmiş, Yahudi mistisizmi ve yoğun dini yaşam etrafında şekillenmiş bir gelenek. Bugün Hasidik dünya kendi içerisinde farklı cemaatlerden oluşuyor. Ruhi Çenet’in belgeselinde görülen Chabad-Lubavitch de bunlardan yalnızca biri.
Dışarıdan bakıldığında ilk dikkat çeken şeyler kıyafetler, saç biçimleri, kadın ve erkek arasındaki sınırlar, Şabat kuralları, aile düzeni ve gündelik hayatı ayrıntılarıyla belirleyen dini kabuller oluyor. Bazı Hasidik toplulukların teknolojiye, eğitime, kadınların toplumsal konumuna veya dış dünyayla ilişkilere dair anlayışları da günümüz insanı açısından oldukça katı bulunabilir.
Bunları tartışmakta elbette hiçbir sakınca yoktur.
Bir cemaatin kadınlara yaklaşımı eleştirilebilir. Çocukların nasıl eğitildiği sorgulanabilir. Dini otoritenin bireyin hayatına ne ölçüde müdahale ettiği konuşulabilir. Devletle, siyasetle veya ekonomik sistemle kurduğu ilişkiler araştırılabilir.
Dinler eleştirinin dışında değildir.
Dini gelenekler de insan eliyle kurulmuş toplumsal yapılara dönüştükleri ölçüde eleştirilebilir. Fakat eleştiri ile nefret arasında son derece önemli bir sınır vardır. Bir insanın hayatını aşırı muhafazakâr bulabilirsiniz. Onun inancını paylaşmayabilirsiniz. Bazı kurallarını anlamsız, çağdışı hatta bireysel özgürlükler açısından sorunlu görebilirsiniz. Bunların hiçbiri size o insanı aşağılamak, korkutmak, tehdit etmek veya yalnızca kimliği nedeniyle düşmanlaştırmak hakkı vermez.
Üstelik bu mesele yalnızca Hasidik Yahudilere özgü değildir.
Hristiyanlığın içinde de modern dünyadan büyük ölçüde uzak yaşayan cemaatler vardır. Amishler teknolojiyi ve modern hayatın pek çok unsurunu bilinçli olarak sınırlar. Bazı köktenci Hristiyan topluluklarında kadınların kıyafetinden eğitim biçimine, evlilikten aile içindeki otorite düzenine kadar oldukça katı hükümler görülür.
İslam dünyasında da dini hükümleri günlük hayatın hemen her alanına taşımak isteyen yapılar vardır. Bunların arasında yalnızca son derece muhafazakâr biçimde yaşayan topluluklar bulunduğu gibi, din anlayışını siyasal iktidara veya şiddete dönüştüren yapılar da vardır. Kimi trikatların içerisinde tamamen kendilerine özgü kurallar ve yaşam bişimleri de sözkonusudur.
Hinduizm içerisinde geleneksel kast anlayışını veya son derece muhafazakâr toplumsal düzenleri savunan çevrelere rastlanabilir. Bazı Budist cemaatlerde ise manastır hayatı dışarıdan bakıldığında olağanüstü ağır disiplinler ve günlük kurallarla yürür.
Burada önemli olan şu ayrımı kaybetmemektir: Katı bir dini yaşam sürmek ile başkalarına şiddet uygulamak aynı şey değildir.
Radikal kelimesini de dikkatli kullanmak gerekiyor.
Bir insanın dinini son derece katı yorumlaması bizi rahatsız edebilir. Fakat bu kişi başkasının hayatına, özgürlüğüne veya güvenliğine müdahale etmiyorsa mesele öncelikle onun kendi hayat tercihidir. Şiddet başladığında ise mesele değişir. Zorlama, tehdit, çocuk istismarı, kadınlara yönelik sistematik baskı, nefret propagandası, terör veya başka insanların haklarını ortadan kaldırma girişimleri varsa toplumun ve hukukun müdahalesi gerekir.
Ancak mücadele edilmesi gereken şey insanın kimliği değil, gerçekleştirdiği eylemdir. Bu ayrımı kaybettiğimizde hukuk ortadan çekilir ve yerine nefret gelir. Ruhi Çenet’in belgeseli çevresinde ortaya çıkan tartışmalarda beni asıl rahatsız eden de budur. Hasidik hayatın ne kadar doğru veya yanlış olduğu tartışılırken bazı yorumların çok kısa sürede Yahudilerin tamamını kapsayan genellemelere dönüşmesi tesadüf değildir.
Antisemitizmin en eski yöntemlerinden biri zaten bireyi silerek yerine kolektif bir kimlik koymaktır. Bir insan artık David, Moşe veya Sara değildir. Sadece “Yahudi” olur. Ardından ona hiç yapmadığı şeylerin sorumluluğu yüklenir. İsrail hükümetinin politikalarının sorumlusu ilan edilir, dünyanın başka bir yerindeki bir Yahudi örgütünün kararından sorumlu tutulur veya hakkında yüzyıllardır dolaşan komplo teorilerinin parçası sayılır.
İşte burada siyasal eleştiri sona erer. Antisemitizm başlar.
Anti-Siyonizm ile antisemitizmi birbirinden ayırmak da bu nedenle önemlidir. Siyonizm tarihsel ve siyasal bir düşüncedir. Tartışılabilir, eleştirilebilir, reddedilebilir. İsrail hükümetlerinin politikaları eleştirilebilir. Gazze’de yaşananlar nedeniyle İsrail yönetimine karşı çıkmak, Filistinlilerin haklarını savunmak veya İsrail devletinin belirli politikalarını hukuk açısından sorgulamak antisemitizm değildir.
Fakat eleştirinin öznesi değiştirilirse sorun başlar. “İsrail hükümeti bunu yaptı” cümlesi ile “Yahudiler bunu yaptı” cümlesi aynı değildir. Aralarında yalnızca birkaç kelime değil, çok büyük bir ahlaki mesafe vardır. Bir devletin politikasından o devletle hiçbir ilişkisi olmayan bir insanı sorumlu tutamazsınız.
Londra’da yaşayan Yahudi bir doktora Gazze’nin hesabını soramazsınız. İstanbul’daki bir sinagogun cemaatini İsrail kabinesinin kararlarıyla özdeşleştiremezsiniz. Brooklyn’de yaşayan Hasidik bir çocuğu Orta Doğu siyasetinin temsilcisine dönüştüremezsiniz.
Bunu yaptığınız anda eleştiri siyasetten çıkar ve etnik-dini kimliğe yönelir.
Dünyanın bu konuda hâlâ yeterince öğrenememiş olması düşündürücü.
İnsanlık tarihinin en ağır felaketlerinden bazıları tam da böyle başladı. Önce farklı görünen insan hakkında basit bir genelleme üretildi. Ardından bu genelleme toplumsal bir kanaate dönüştü. Sonra o insanların tamamına ahlaki bir kusur atfedildi. Bir süre sonra nefret olağan, dışlama makul, şiddet ise savunulabilir görülmeye başlandı.
Nefretin en tehlikeli tarafı budur. Bir anda ortaya çıkmaz. Önce dili değiştirir. İnsanların adı kaybolur, kimlikleri öne çıkar. Tek tek insanların yerini “onlar” almaya başladığında tehlikeli bölgeye girilmiş demektir.
Bu yüzden Hasidikleri anlatırken ne romantikleştirmeye ne de şeytanlaştırmaya ihtiyaç vardır. Onların yaşam biçimi bize uygun olmayabilir. Bazı inançlarını doğru bulmayabiliriz. Toplumsal uygulamalarının bazılarını eleştirmek için çok güçlü gerekçelerimiz de olabilir. Ama bütün bunlar bir Hasidik Yahudinin sokakta korkmadan yürüme hakkını ortadan kaldırmaz.
Aynı ilke herkes için geçerlidir.
Bir Müslümanın ibadethanesine, bir Hristiyanın kilisesine, bir Yahudinin sinagoguna, bir Hindu tapınağına veya herhangi bir insanın sırf inancı nedeniyle bedenine yönelen şiddet düşünce değildir. Nefrettir.
Aynı şey elbette deistler, ateistler, agnostikler için de geçerlidir. İnanmak ve inanmamak haktır.
Radikal yapılara karşı mücadele elbette gereklidir. Bir dini grup insan haklarını ihlal ediyorsa buna karşı çıkılmalıdır. Çocukların eğitim hakkı engelleniyorsa müdahale edilmelidir. Kadınlara yönelik baskı varsa konuşulmalıdır. Suç işleniyorsa hukuk devreye girmelidir. Fakat modern hukuk devletinin büyük kazanımı zaten şudur: İnsanları kimliklerinden dolayı değil, eylemlerinden dolayı sorumlu tutmak.
Bunun alternatifi kolektif suçlamadır. Kolektif suçlama ise er ya da geç kolektif nefreti doğurur. Bugün ihtiyacımız olan, herkesin birbirine benzemesi değildir. Hasidik Yahudi Hasidik kalabilir. Müslüman Müslüman, Hristiyan Hristiyan, ateist ateist olabilir. İnsanlar birbirlerinin hayat biçimini beğenmek zorunda da değildir. Medeniyet, beğenmediğimiz insanlarla birlikte yaşayabilme kapasitemizdir. Eleştirinin sınırı düşüncede kalmalıdır. İnsan hedef haline geldiğinde artık fikir tartışmıyoruz demektir. Ve belki bu belgeselin bize düşündürmesi gereken en önemli mesele Hasidiklerin nasıl yaşadığı değil, bizim kendimizden farklı yaşayan insanlara nasıl baktığımızdır.
Çünkü bir düşünceyi reddetmek özgürlüktür.
Bir insanı kimliği nedeniyle düşmana çevirmek ise özgürlük değil, nefretin başlangıcıdır.
Eleştirmek başka, hedef almak başka birşeydir.
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.