Kıbrıslı Türkler itaati değil özgürlüğü öğrendi

Yayın Tarihi: 24/08/26 07:42
okuma süresi: 8 dak.

Bu konuda inanın Kıbrıslı Türkler dileyen topluma ders verecek kadar tecrübelidir. 

Emekli Tümamiral Cihat Yaycı’nın Kuzey Kıbrıs üzerine yaptığı son açıklamaları okurken insanın aklına önce şu soru geliyor: Kıbrıs’ı ne kadar tanıyorsunuz? Haritasını bilmekten, jeopolitik önemini anlatmaktan, Doğu Akdeniz’deki koordinatlarını ezberlemekten söz etmiyorum. Kıbrıs Türk toplumunun hafızasını, siyasal kültürünü, acılarını, direnme biçimlerini, sendikalarını, meydanlarını, gazetelerini, öğretmenlerini, işçilerini, yani bu toplumun ruhunu ne kadar tanıyorsunuz? Çünkü bir topluma sürekli dışarıdan bakarak, onun üzerine güvenlik senaryoları kurarak, her itirazını “sivil itaatsizlik”, her farklı sesini tehlike, her örgütlü yapısını şüpheli unsur olarak görerek o toplumu anlayamazsınız. Onu ancak yönetilmesi, hizaya getirilmesi, denetlenmesi gereken bir alan olarak görürsünüz. Kıbrıs Türk toplumu ise bir alan değildir. Bir halktır. Hafızası vardır. İradesi vardır. Ve en önemlisi, özgürlüğüne ilişkin son derece güçlü bir hassasiyeti vardır.

Sendika aidatlarının çalışanların maaşlarından kesilmesine karşı çıkabilirsiniz. Bunun hukuki, ekonomik ve etik gerekçelerini tartışabilirsiniz. “Aidat isteyen sendika üyelerinden kendisi toplasın” da diyebilirsiniz. Bunların hepsi tartışılabilir. Fakat “böyle olursa sendikaların gelirleri yarı yarıya düşer” cümlesini sanki ulaşılması gereken siyasal bir sonuçmuş gibi söylemeye başladığınız anda mesele artık aidat tekniği olmaktan çıkar. Çünkü sendikanın güç kaybetmesini arzulayan bir siyasal dil ortaya çıkar. Hele bunu Kıbrıs Türk toplumunun demokratik yapısını, tarihini ve sendikal geleneğini yeterince hesaba katmadan söylüyorsanız, o zaman sorun çok daha büyüktür.

Kıbrıs Türk toplumu için sendikalar yalnızca maaş pazarlığı yapan kurumlar değildir. Bu ülkede sendikalar, tarih boyunca demokratik kültürün en önemli taşıyıcılarından biri olmuştur. Öğretmen sendikalarından kamu çalışanlarına, işçi örgütlerinden meslek kuruluşlarına kadar örgütlü toplum; iktidarın karşısında yurttaşın sesini büyüten, devlet karşısında bireyin yalnız kalmasını engelleyen yapılardan oluşur. Katılmayabilirsiniz. Eleştirebilirsiniz. Yönetimlerini yanlış bulabilirsiniz. Ancak onların varlığını veya gücünü demokrasinin problemi gibi göstermek, Kıbrıs Türk siyasal kültürünü anlamamaktır. Çünkü burada sendikanın sesi yalnızca sendikanın sesi değildir; çoğu zaman “Ben de buradayım” diyen yurttaşın sesidir.

Türkiye’de bazı çevrelerin yıllardır Kıbrıs’a baktığında yaptığı temel hata da tam burada başlıyor. Kıbrıs’ı yaşayan bir toplum olarak değil, kendilerine ait siyasal ve ideolojik kalıplara uyması gereken bir coğrafya olarak görüyorlar. Demokrasi anlayışları garip: Herkes konuşabilir ama bizim istediğimizi söylerse. Herkes özgürdür ama bizim çizdiğimiz sınırların içinde kalırsa. Sendikalar olabilir ama iktidara itiraz etmezse. Gazeteciler yazabilir ama rahatsız etmezse. Öğretmenler düşüncelerini söyleyebilir ama farklı düşünmezse. Bunun adına demokrasi denmez. Bunun adı, demokrasi görüntüsü altında itaat talebidir.

Ve daha vahimi, bu yaklaşım zaman zaman Atatürkçülük ambalajıyla sunuluyor. Oysa Atatürk’ü yalnızca askerî disiplin, devlet otoritesi ve bayrak üzerinden okumak, Atatürk düşüncesinin en önemli damarlarından birini görmezden gelmektir: fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür insan idealini. Millet egemenliği kavramının özü, milletin önceden hazırlanmış bir kalıba sokulması değildir. Egemenlik, yurttaşın söz sahibi olmasıdır. Cumhuriyet, insanların aynı cümleyi söylemesi değildir. Cumhuriyet, farklı cümleler söyleyen insanların aynı ülkenin eşit yurttaşları olabilmesidir. Atatürkçülüğü itaatle karıştıranların önce Atatürk’ün neden “fikri hür” insan istediğini yeniden düşünmeleri gerekir.

Bu ülkenin insanlarına yukarıdan bakarak verilen demokrasi dersleri artık yorucudur. Kıbrıs Türkü demokrasi nedir bilir. Baskının ne olduğunu da bilir. Cemaat yönetimlerinden sömürge dönemlerine, toplumlararası çatışmalardan olağanüstü şartlara kadar bu ada yeterince otorite görmüştür. Belki tam da bu nedenle Kıbrıs Türk toplumunun siyasal genetiğinde güçlü bir itiraz duygusu vardır. İnsanların meydanlara çıkması, sendikaların açıklama yapması, öğretmenlerin hükümeti eleştirmesi, gazetecilerin Ankara’yı da Lefkoşa’yı da sorgulaması bir zayıflık değildir. Tam tersine sağlıklı bir toplumun işaretidir. Demokratik toplumun sessizliği değil, sesi vardır.

Selma Eylem’in söylediklerine katılırsınız veya katılmazsınız. Benim de her sözüne katılmam gerekmiyor. Fakat mesele zaten bu değil. Demokrasinin ölçüsü bizim hoşumuza giden insanların konuşabilmesi değildir. Demokrasinin gerçek sınavı, hoşumuza gitmeyen sözlerin de söylenebilmesidir. Bir kişinin düşüncesini yanlış bulduğunuzda yapılacak şey ona düşünceyle cevap vermektir; onun temsil ettiği örgütlü yapının ekonomik gücünü nasıl azaltabileceğinizi tartışmak değildir.

Bu noktada biraz tarih hafızası da gerekir. Türkiye’nin yakın tarihinde Deniz Gezmiş’ten başlayarak farklı kuşaklardan binlerce insan özgürlük, bağımsızlık, eşitlik ve demokrasi kavramları uğruna bedel ödedi. Onların düşüncelerine katılmak zorunda değilsiniz. Ama neden mücadele ettiklerini anlamak zorundasınız. Çünkü devletin kutsallığını insanın özgürlüğünün önüne koyan her anlayış, tarih boyunca aynı yanlışta buluştu: İnsanı değil düzeni korumaya çalıştı. Oysa devlet insan için vardır; insan devlet için değil.

Bugün Kıbrıs’a bakıp sendikaların zayıflamasından memnuniyet duyabilecek bir siyasal akıl, Deniz Gezmiş’in özgürlük arayışını da anlayamaz; Kıbrıs Türk toplumunun yıllardır korumaya çalıştığı demokratik karakteri de. Atatürk’ü yalnızca üniformasıyla hatırlayan ama düşünce özgürlüğünü unutanlar da onu eksik okur. Cumhuriyetin yurttaşı, komut bekleyen asker değildir. Soran, sorgulayan, gerektiğinde itiraz eden insandır.

Kıbrıs Türk halkının Türkiye ile tarihsel, kültürel ve duygusal bağları elbette vardır. Fakat bağ, vesayet değildir. Kardeşlik, emir-komuta ilişkisi değildir. Dayanışma, bir tarafın diğerine nasıl düşünmesi gerektiğini söylemesi hiç değildir. Türkiye’den Kıbrıs’a konuşan herkes önce bu ayrımı anlamalıdır.

Kıbrıs’ın demokrasiye ihtiyacı vardır; daha azına değil, daha fazlasına. Daha güçlü sendikalara, daha özgür basına, daha bağımsız kurumlara, daha çok konuşan yurttaşlara ihtiyacı vardır. Ve evet, bazen o yurttaşların söyledikleri Ankara’nın hoşuna gitmeyecektir. Bazen Lefkoşa’daki hükümetin de hoşuna gitmeyecektir. Zaten özgürlük tam olarak burada başlar.

Bu nedenle mesele sendika aidatı değildir.

Mesele şudur:

Kıbrıs Türk toplumuna özgür yurttaşlar toplumu olarak mı bakacağız, yoksa hizaya sokulması gereken bir topluluk olarak mı?

Biz kararımızı çoktan verdik.

Bu ada çok bedel ödedi. Çok insanını kaybetti. Çok kez susturulmak istendi. Demokrasiye, örgütlü topluma ve özgürlüğe tutunmasının nedeni de tam olarak budur.

Kıbrıs’ı seviyorsanız önce Kıbrıslının sesine saygı göstereceksiniz.

Çünkü Kıbrıs Türkü kimsenin istediği kalıba girmek için var olmadı.

Ve bundan sonra da girmeyecek.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Diğer Dr. Ferhat ATİK yazıları