"Peşkeş çekme"yi bilir misiniz?

Yayın Tarihi: 24/09/26 07:50
okuma süresi: 9 dak.

Bazı kelimeler vardır, bugün taşıdıkları anlam geçmişteki anlamlarından çok daha ağırdır. “Peşkeş” bunlardan biri. Bugün bir şeyin “peşkeş çekildiğini” söylediğimizde basitçe verildiğini, bağışlandığını ya da devredildiğini anlatmayız. Sözcüğün içinde haksızlık, uygunsuzluk, çıkar ve başkasına ait olan üzerinde ölçüsüzce tasarruf etme düşüncesi vardır. Oysa kelimenin geçmişine gidildiğinde karşımıza bambaşka bir dünya çıkar.

Peşkeş, Türkçeye Farsçadan geçmiş bir kelime. Farsça okunuşu yaklaşık olarak “pîşkeş”tir. Kelimenin yapısındaki “pîş”, ön, ileri anlamıyla; “keş” ise Farsça “keşiden”, yani çekmek fiiliyle ilişkilidir. Sözcüğün temelinde bir şeyi öne getirmek, önüne koymak, sunmak fikri vardır. Farsça sözlüklerde kelime doğrudan “hediye, armağan, sunulan şey” karşılığında kullanılır. Eski Fars edebiyatında da birisine sunulan armağan anlamıyla örneklerine rastlanır.
Örneğin Nizâmi’ni, ünlü Hüsrev-ü Şirin’inde şöyle diyor: “Hazinesinden ona öylesine çok peşkeş sundu ki, hesabını tutmak mümkün değildi.”

Burada ilginç bir dil hikayesi başlar. Bugün kulağımıza son derece olumsuz gelen “peşkeş”, kendi kökünde rüşvet, yağma ya da başkasının malını birilerine dağıtmak anlamına gelmez. Kelimenin ilk anlamı çok daha yalındır: Bir büyüğe, bir makama veya değer verilen bir kişiye sunulan armağan.

Kelime Osmanlı Türkçesine de bu anlamıyla geçti. Hatta Osmanlı devlet teşkilatında “pîşkeş” belirli bir karşılığı olan idari ve törensel bir terime dönüştü. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi bunu açık biçimde “Osmanlı bürokrasisinde üst makama sunulan hediye için kullanılan terim” olarak tanımlar. Padişaha, sadrazama, devlet adamlarına veya şehzadelere daha aşağı makamlardan sunulan hediyelere pîşkeş denirdi.

Üstelik bu kullanım Osmanlı tarihinin oldukça eski dönemlerine kadar gider.

Fatih Sultan Mehmed’in Teşkilat Kanunnamesi’nde pîşkeşten söz edilir.
Bu da kelimenin en geç 15. yüzyılda Osmanlı devlet ve saray terminolojisinin bir parçası olduğunu gösterir. Kanuni Sultan Süleyman döneminden itibaren ise cülus, bayram, düğün gibi çeşitli vesilelerle padişaha pîşkeş sunulması giderek yerleşmiş bir gelenek haline geldi. Padişahın huzuruna çıkmak, bir törene katılmak veya belirli bir makam ilişkisini göstermek de hediye sunmanın gerekçeleri arasında olabiliyordu.

Peki ne verilirdi?

Para verilebilirdi. Gümüş eşyalar, değerli taşlarla süslü nesneler, atlar, koşum takımları, kılıçlar, hançerler, ok ve yaylar, kumaşlar, kürkler, halılar, saatler, çadırlar ve çeşitli kıymetli eşyalar pîşkeş olarak sunulabiliyordu. Ulemanın sunduğu hediyeler arasında ise kitapların özel bir yeri vardı. Kur’an-ı Kerim nüshaları, tefsir, hadis, fıkıh eserleri ve divanlar padişaha veya şehzadelere takdim edilebiliyordu.

1675 yılındaki şehzade sünnet düğününe ilişkin kayıtlar, padişaha ve şehzadelere sunulan ilmi kitapların ayrı bir “pîşkeş defteri” içinde kaydedildiğini dahi gösteriyor.

Demek ki pîşkeş, bir dönem devletin kayıtlarına girecek kadar somut bir kavramdı.

Fakat kelimenin hikayesinde kırılma tam burada başladı.

Hediye gönüllü olduğu sürece hediyedir. Fakat beklenmeye başladığında anlamı değişir. Miktarı belirlenirse daha da değişir. Bir makama ulaşmanın, makamda kalmanın veya makam sahibinin teveccühünü kazanmanın araçlarından biri haline gelirse artık hediye ile çıkar arasındaki sınır belirsizleşmeye başlar.

Osmanlı tarihindeki gelişme de kısmen böyle oldu.

17. yüzyılın sonlarına doğru bazı pîşkeşlerin miktarları giderek belirli hale geldi ve uygulama kimi alanlarda gönüllü hediye niteliğinden uzaklaşarak bir yükümlülüğü andırmaya başladı. Araştırmalar, pîşkeşin bu yüzyılda yalnızca saray merasimlerinde değil, siyasi, ekonomik ve idari ilişkiler içerisinde de önemli bir işlev kazandığını gösteriyor. Bazı görev ve makamların verilmesi sırasında yetkililere pîşkeş sunulması yerleşik bir usul haline gelirken, uygulamanın daha ileri götürüldüğü dönemlerde iyi bir göreve tayin edilmek veya görevde tutulmak için ayrıca hediyeler verilmesi ciddi eleştirilere konu oldu. Osmanlı tarih kaynaklarında bunun “mansıb satışı”, yani makamların adeta alınıp satılması noktasına ulaşmasından şikayet edildiği görülür.

İşte bir kelimenin ahlaki rengi böyle değişmeye başladı.

Başlangıçta “üst makama sunulan hediye”yi anlatan kelime, güç ile hediye arasındaki ilişki bozuldukça şüpheli bir alışverişin çağrışımını taşımaya başladı. Hediye ile beklenti, armağan ile menfaat, ikram ile nüfuz arasındaki çizginin kaybolması kelimenin anlamında da iz bıraktı.

Bu yüzden günümüz Türkçesindeki “peşkeş çekmek” ile Osmanlı dönemindeki her pîşkeş uygulamasını aynı şey kabul etmek doğru olmaz. Tarihi anlamı doğrudan “rüşvet” diye çevirmek de hatalıdır. Pîşkeş, belirli dönemlerde meşru, kayıtlı ve törensel bir hediye geleneğinin adıdır. Ancak bu geleneğin zorunluluğa yaklaşması ve makam ilişkileriyle birleşmesi, sözcüğün daha sonra kazanacağı olumsuz anlamın tarihsel zeminlerinden birini oluşturmuştur.

“Peşkeş çekmek” ifadesinin kendisi de eski. 1838 tarihli Osmanlı Türkçesi-Fransızca bir sözlükte “peşkeş çekmek” biçimine rastlanıyor ve ifade o dönemde henüz “hediye vermek, sunmak” anlamıyla kaydediliyor. Bu bize çok önemli bir şey anlatıyor: Deyimin olumsuzluğu kelimelerin kuruluşundan değil, zaman içinde kazandıkları toplumsal anlamdan doğmuştur.

Bugünkü Türkçede ise tablo bütünüyle değişti.

“Peşkeş çekmek” artık sıradan biçimde “hediye etmek” değildir. Sözlüklerde iki temel anlam öne çıkar: Başkasının malını birine bağışlamak ve verilmemesi gereken bir şeyi uygunsuz bir amaçla veya yersiz olarak birine vermek.Bu başkası elbette kamu malı olarak da anlaşılır. 

Bu nedenle günlük dilde “arabamı arkadaşıma peşkeş çektim” denmez; eğer araba kişinin kendi malıysa ve normal biçimde hediye edilmişse bunun adı bağışlamak veya hediye etmektir. Peşkeş sözcüğünün kullanılabilmesi için cümlede genellikle bir uygunsuzluk düşüncesi bulunur.

Bir kamu malının gerçek değerinin çok altında belirli bir kişiye verilmesi için “peşkeş çekildi” denebilir.

Bir başkasına ait imkanın, sahibinin hakkı gözetilmeden üçüncü bir kişiye sunulmasına “peşkeş çekmek” denebilir.

Bir yetkinin kişisel çıkar sağlamak amacıyla başkasının hizmetine verilmesi de aynı deyimle anlatılabilir.

Dolayısıyla kelimenin bugünkü anlamında üç unsur özellikle belirgindir:
1. Bir değer vardır,
2. O değer üzerinde tartışmalı bir tasarruf vardır ve
3. Bu tasarruftan haksız biçimde yararlandığı düşünülen başka biri vardır.

Bu nedenle “peşkeş çekmek” ağır bir deyimdir. Bir satışın, tahsisin veya devrin yalnızca gerçekleştiğini söylemez; o işlemin meşruiyetini de sorgular. “Satıldı” ile “peşkeş çekildi” arasında büyük fark vardır. İlki bir işlemi anlatır. İkincisi o işlemin uygunsuz, haksız veya çıkar amaçlı olduğuna ilişkin bir hüküm de taşır. Belki kelimenin yüzyıllar boyunca geçirdiği değişimin en öğretici tarafı budur.

Dil yalnızca nesnelere isim vermez. Toplumların güçle, parayla, makamla ve adaletle yaşadığı tecrübeleri de saklar.

Kelime aynı kelimedir. Ama toplumun kelimeye yüklediği hafıza değişmiştir. Bu yüzden bugün birisine “Peşkeş çekme” dediğimizde aslında yalnızca “verme” demiyoruz.

“Senin olmayanı verme.”
“Hakkın olmayanı dağıtma.”
“Emaneti çıkar için kullanma.”
“Bir değeri, hak etmeyene sunma.” diyoruz.

Bir kelimenin yaklaşık beş asırlık yolculuğu sonunda vardığı yer işte burasıdır.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Diğer Dr. Ferhat ATİK yazıları