MANİPÜLASYON GÜNLÜĞÜ

Doç. Dr. Bilge AZGIN
bilge.azgin@kibrispostasi.com
Doç. Dr. Bilge AZGIN

15 Temmuz 1974: “Makarios öldü!”

Yayın Tarihi: 15/07/26 07:30
okuma süresi: 10 dak.

Bir gün evde oturuyorum. 10 yaşlarımdayım. Annem öğle arasında eczaneden siesta için eve geldi. Her zamanki mızmız ve ben-merkezci tavrıyla (Kıbrıs’ta nadir olmayan bir karakter cinsidir) “Bugünkü Yenidüzen’deki yazımı oku.” dedi.

Yazısını okudum. Yazısı mealen şöyle bitiyordu: “Radyoda ‘Makarios öldü! Makarios öldü!’ deniyor ve bir daha Kıbrıs eskisi gibi olmadı, olmayacak.” Derin bir nostalji ifadesiyle son buluyordu. Annem yorgun ve sanki bir akrabası ölmüş gibi koltukta yarı perişan uzanıyordu. Gerçekten de ölmüş ve bölünmüş Kıbrıs’ın derin yasını tutuyordu.

“Nasıl yani, sen Makarios’un ölümüyle birlikte Kıbrıs’ın da öldüğünü mü kastediyorsun?” diye sordum.

“Haaa…” diye mırıldandı ama cevap vermedi. Annem, kendi düşüncelerinin sorgulanmasından hiç hoşlanan biri değildi (Kıbrıs’ta nadir olmayan bir karakter cinsidir). Zaten bir annenin 10 yaşındaki çocuğuna Kıbrıs Sorunu üzerine yazdığı bir yazıyı okutması çok da farkındalıklı bir davranış biçimi değildir. Günümüzün anneleri umarım daha farkındalıklıdırlar.

Konumuza dönecek olursak; burada dikkat edilmesi gereken, sağ ideoloji olarak kodlanan Türk milliyetçiliğine karşı Kıbrıs’ta Kıbrıslılık kimliği üzerinden gelişen ve sol diye kodlanan kimlik politikasının “duygusal bağ ve aidiyet” dünyasıdır.

Federasyon-Kıbrıslılık ruh dünyasından beslenen insanlar için Kıbrıs zaten maneviyatta bir bütündür. Kıbrıs’ın bölünmüşlüğü ise kapanması gereken açık bir yaradır. Bu açık yara ancak ve ancak federasyon üzerinden Kıbrıs yeniden birleşince iyileşebilir. Bu ruh dünyasındaki kardeşlerim, ruhsal iyileşmeyi, bütünleşmeyi ve tamamlanmayı Kıbrıs Sorunu’nun federasyon yoluyla yeniden birleşmesinde ararlar. Kıbrıs’ın yeniden birleşmesi demek, geçmişte milliyetçilik dünyasında yaşanan onca acıyı ve kötülüğü aşmak ve yeni bir Kıbrıs yaratmak demektir.

Federasyon ister ufukta görünsün ister görünmesin fark etmez; bu Federasyon-Kıbrıslılık maneviyat dünyasında yaşayan insanlar bu ülkülerini, kimliklerini ve arzularını söz konusu maneviyat üzerinden sürdürmeye ve yaşamaya devam ederler. Annem veya birçok farklı insan sadece bu şekilde düşünmüyor; aynı zamanda bu dünyanın içinde de bizzat yaşıyor ve gündelik hayatlarındaki gerçeklik algılarını şekillendiriyorlar.

Papadopulos veya Hristodulidis gibi Rum milliyetçileri ister iktidarda olsun ister olmasın, bu ülküleri ve arzuları hiç değişmez. Bunun iki sebebi vardır. Birincisi, bu maneviyat dünyasına ait insanlar Rum milliyetçilerine rağmen ve onlara karşı milliyetçi olmayan Rum yurtseverlerle birlikte mücadele ederek barışı kazanmanın ve tesis etmenin, bu ada için yapılabilecek en büyük yüce gönüllülük ve iyilik olduğuna inanırlar. İkincisi ise Federasyon-Kıbrıslılık dünyasında Türklük ve Rumluk üzerinden geliştirilen milliyetçilik zaten yoktur. Dolayısıyla bu kesimlerin gönül dünyasında bu tür milliyetçi düşünen insanlara da pek yer yoktur.

Kendilerine sorsanız, “İyi de Rum milliyetçileri Rum toplumunda bariz çoğunlukta. Bu çözüm nasıl olacak?” sorusuna gerçekçi bir cevap veremezler; ama muhakkak idare edecek bazı genel geçer cevaplar verirler.

Federasyon-Kıbrıslılık dünyasında Türkiye’ye ve Yunanistan’a pek güçlü bir gönül bağı yoktur. Zihinlerdeki ve kalplerdeki harita, tek başına havada asılı duran tam ve bütün bir Kıbrıs haritasıdır. Tam zıt bir biçimde, KKTC’cilerin zihin ve gönül haritalarında ise sadece KKTC (Kuzey Kıbrıs) ile kol kola ve omuz omuza duran Türkiye’nin kutsal bir millî ve kan bağı birlikteliği vardır.

Boşuna sadece zihin haritası değil de zihin ve gönül haritası demiyorum. Maneviyat ve gönül haritası, bir insanın kolay kolay değiştirebileceği bir şey değildir. Maneviyat, insanın gündelik hayatta besin ve ilham aldığı duygusal ve ruhsal kaynaktır. Siz ama bu memlekette sadece bu iki farklı maneviyat arasında kopan patırtıya gürültüye bakmayın; kimlerin nasıl ekonomik çıkarlar sağladığına ve kimlerin nasıl servetler edindiğine de bakın. O zaman resim daha da ilginçleşir!

Dönelim Federasyon-Kıbrıslılık dünyasındaki maneviyata. Kıbrıs’ın en başta gelen entelektüellerinden Mete Hatay abimiz bize habire “özne olmadık” diyor. Özne olabilmek önemli! Peki Federasyon-Kıbrıslılık dünyasında özne, yani ben bizzat kendim (subjectivity), Kıbrıs ile nasıl özdeşleştirilip kurgulanıyor? Öznelliğimiz nasıl oluşturuluyor?

Bu dünyada “ben”, açık yara olan Kıbrıs’la özdeşleşiyor. Dolayısıyla Fatma Azgın örneğinde olduğu gibi adanın ikiye bölünmesi hâlâ bir “yas” hissiyle yaşanıyor; barış aktivizmi aracılığıyla da adanın yeniden birleşmesi bir “umut” olarak kendisini bize sunuyor. Dolayısıyla federasyon olmayacaksa bile onu arzulamak, hatta onu arzulamayı arzulamak ölümsüzleşiyor. Bu yazdıklarım basit bir analiz değildir; birçok insanın ruhunun en derinliklerine sinmiş şartlandırmaların ve Kıbrıs’ı belli bir şekilde algılamaya yönelten sabitlenmiş lenslerin ifadesidir.

Federasyon-Kıbrıslılık ruh dünyasında bu yas ve milliyetçilikler tarafından ikiye bölünmüş Kıbrıs’ın yitirilmişliği hâlâ devam ediyor. Bu dünya doğası gereği hem oldukça nostaljik hem de zamanın 1974 yılında durduğu veya donduğu bir dünyadır. Bu bir edebî tabir değildir. İnsanların iç dünyasında yaşayan öznel bir gerçekliktir. Gerçek zamana geçiş ise adanın federasyon yoluyla yeniden tamamlandığı zaman mümkün olacaktır.

Neşe Yaşın’ın “Benim yurdum ikiye bölünmüş ortasından” şiiri tam da bu ruh dünyasını anlatan ve Rumlar ile Türklerin ortak etkinliklerinde birlikte sık sık söyledikleri bir şarkıya dönüşmüş bir şiirdir. Rum resmî tezinin de bu şiiri kendi ulusal çıkarları için kullandığını söylemeliyim; ancak bu elbette Neşe Yaşın’ın suçu değildir.

Kıbrıslı Türklerin çoğunluğu için 20 Temmuz 1974 tarihi bir “kurtuluş” günüdür. 20 Temmuz, birçok kişinin ağladığı ve “en mutlu günüm” diye tarif ettiği gündür. Bu kesime göre Kıbrıs’ın ikiye bölünmüşlüğü açık bir yara değil; Türk ordusunun Kıbrıslı Türkleri geçmişin acılarından koruyan ve güvende hissettiren bir ayrışma çizgisidir.

Adayı ikiye bölen sınır bir yara değil; Rum milliyetçileri tarafından yeniden yaralanmanın önüne geçen ve Kıbrıslı Türklerin kendilerini güvende hissetmelerini sağlayan çelik bir kalkandır. Kıbrıs Türkü büyüyüp yaralarını sarmasını bu kalkana borçlu olduğuna inandığı için Türkiye’ye ve özellikle Türk askerine her zaman minnet borcu duyar.

Aslında bu dünya, gündelik siyasi hayatın gerçekliğine daha yakın bir gerçeklik algısı içeren bir dünyadır. Zaman 1974 yılında donmamıştır. Kuzey Kıbrıs tüm ambargolara rağmen Türkiye’nin askerî gücüyle ayakta durmaya devam etmektedir. Bu dünya basit bir milliyetçi pohpohlama veya hamaset dünyası değil; Rum-Yunan ikilisinin ve bu ikilinin tarafını tutan uluslararası kamuoyuna rağmen Kıbrıslı Türklerle Türkiye’nin Kıbrıs için neleri göze aldığının ve hangi bedelleri ödediğinin çok iyi farkında olunan bir dünyadır.

Federasyon-Kıbrıslılık dünyasının en tatlı temsilcilerinden biri Cenk Mutluyakalı’dır. O, bu ruh dünyasını lirik ifade tarzıyla çok iyi betimliyor. Federasyon-Kıbrıslılık kesiminin en güzel yanı, entelektüelizme, demokratik akla ve vicdana önem vermeleridir. Bu insanlar ne Kuzey Kıbrıs’a ne de Türkiye’ye karşı bilinçli bir kötü niyet taşırlar. Federasyon-Kıbrıslılık dünyasında yaşayan Fatma Azgın’ın oğlu olarak doğmasaydım demokratik aklımın ve vicdanımın bu denli gelişmeyeceğini düşünüyorum.

Bizim kabasakal (Temel Reis’teki) milliyetçiler bu ruh dünyasını “beşinci kol faaliyeti” veya “Rumseverlik” olarak tanımlıyorlar. Bu “Kıbrıslılık” işini Amerikalıların bize bir dayatması olarak görüyorlar. Keşke her şey o kadar basite indirgenebilseydi. Kuzey Kıbrıs’ın hızla değişen demografik yapısı, KKTC-TC ilişkilerindeki asimetri ve AB pasaportu gerçekliği gibi çok derinden gelen birçok sosyolojik dinamik de Federasyon-Kıbrıslılık dünyasının genişlemesine yol açan unsurlar arasındadır. Neyse, zaten herkes her şeyi anlayacak diye bir kaide yoktur.

Ben zamanla ilginç bir senteze dönüştüm. Bu aralar federasyon karşıtlığı yapmayan; ancak kökleri daha çok Rum-Yunan ikilisinin hegemonya arayışına karşı var olma mücadelesinden beslenen bir ruh dünyasındayım. Benim yaşadığım Türklük, milliyetçi bir ideolojik kalıptan çok antropolojik ve kültürel bir Türklüktür. Çünkü ben çok zor bir coğrafyada yaşayan ve bunun farkında olan bir Türküm. Özgürlük ve eşitlikten beslenen demokratik aklı ve vicdanı her zaman kalbimde taşıyarak.

Yazının ikinci kısmında neden bu senteze ihtiyaç duyduğumu kısaca anlatacağım.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.