MANİPÜLASYON GÜNLÜĞÜ

Doç. Dr. Bilge AZGIN
bilge.azgin@kibrispostasi.com
Doç. Dr. Bilge AZGIN

Federalizmden sonra: Kıbrıslılık kimliğinin ötesinde bir sol mümkün mü? (4) 

Yayın Tarihi: 17/08/26 08:00
okuma süresi: 13 dak.

Sayın Erhürman’ın yaklaşık yirmi sene önce Kıbrıs Türk solunu irdelerken ifade ettiği şu noktaya bakarak yazı dizimize devam edelim: (Bu arada bu yazı dizisi Tufan Erhürman’ın yirmi sene önce veya şu anda bu altta yazılan düşüncelere sahip olduğu iddiasında bulunmamaktadır.) 

 “Şimdi, ortak yemekleri, ortak halk danslarını, ortak halk dansları giysilerini, ortak şarkıları, ortak sözcükleri bulup ortaya çıkarma zamanıdır. Şiirler artık Rumların kellelerini uçurmak üzerine değil, onlarla barışı kurmak ve Kıbrıslılığa vurgu yapmak üzerine yazılmalıdır. Kıbrıs Türk solu, adanın tarihi mirasının yalnızca 1571’den sonraki kısmına değil, tamamına Kıbrıslı Rumlarla birlikte sahip çıkmanın yollarını araştıracaktır. Yer yer naifleşse de, her durumda solun değerlerinden hareketle son derece meşru kabul edilebilecek ihtiyaçlardan doğan bu kimlik arayışı, hedefleri açısından kuşkusuz hümanist, enternasyonalist ve Fransız Devrimi’nin dayanışmacı yanına vurgu yapmak adına kardeşlikçi bir girişimdir.” 

 Akıncı’nın 2019-2020 yılları arasında Türkiye’yi kültürel Kıbrıslılık aidiyeti üzerinden karşısına alması (“ikinci Tayfur Sökmen olmayacağım” vb.), tam da Tufan Erhürman’ın bu yukarıda yazdığı kimlik maneviyatı üzerinden gerçekleşti. Erhürman o süreçte Türkiye ile KKTC arasında çok önemli bir köprü görevi gördü. 20 sene önce yazdığı bu maneviyatı körü körüne sahiplenmedi diye de çok ciddi şekilde eleştirildi. Tufan Erhürman bunu Türkiye’den gereksiz yere tepki çekmesin ve kendi halkını korusun diye yaptı diyenler var. 

Tek Taraflı bir Tarih Hafızası Sorunsalı Üzerine 

 Benim burada tartışmak istediğim kişiler değil, Kıbrıslılık üzerinden kurgulanan kimlik maneviyatıdır. Rumlarla birlikte Kıbrıslılığın ortak sözcüklerini ve danslarını barış için aramakta şahsen bir sıkıntım yok. Tarihte 1571 yılından itibaren yazılmasın, Kıbrıs tarihinin hepsi yazılsın. Tüm bunlarla da güzel. Ancak tüm bu konuşmalarda Türkiye nerede? Kıbrıslı Türklerle Türkiye’nin 1958 yılından itibaren ölesiye verdiği ortaklaşa mücadele nerede? 

 Kıbrıslı Türkler Kıbrıslı hissetsinler ve yeni oluşacak Federal Kıbrıs’ı sahiplensinler deniliyor. Peki Türkiye ile birlikte 1958 yılından beridir devam eden ortaklığı da sahiplenmeyecek miyiz? Türkiye’deki insanlarla yaşadığımız ortak acıyı, ortak gözyaşını ve ortak akan kanı da sahiplenmeyecek miyiz? 1963-1974 yılları arasında Kıbrıslı Türklerin paylaştığı yoksulluğu da sahiplenip paylaşmayacak mıyız? 

Şiirler neden sadece “Rumlarla barışı kurmak ve Kıbrıslılığa vurgu yapmak üzerine yazılmalıdır”? İşte burada solculuk denilen ancak aslında adı Kıbrıslılık milliyetçiliği olan bir düşünce yapısının seçici ve tek yanlı tarih algısı ve hafızası karşımıza çıkıyor. Benim açımdan gerçek şu ki; şiirler her şeyi yazmalı veya yazabilmeli… 

 Dikkatinizi çekmek isterim ki burada yine siyasi bir gereklilik ve ahlaki bir zorunluluk dayatması var! İşte benim eleştirdiğim konu tam da burasıdır. Kıbrıslı Türklerin kendi tarihlerine tek taraflı bakmayı özendiren, tarihin belli kesimlerini bilinçli şekilde topyekün reddi miras yapan, 1878 yılından 1974 yılına kadar Kıbrıslı Türklerle Türkiye arasında yaşanan onca yaşanmış tarihselliği yok sayan ve bunu da “solculuk” diye kategorize edip erdemlileştiren bir bakış açısının hayaleti Kıbrıslı Türklerin güzel insanlarının üzerinde hâlen dolaşıyor. 

 Bizim Kıbrıslı milliyetçileri arasında milliyetçi dönemi eleştirmek için en çok kullanılan şiir “bin gâvur kellesi kessem bu kin benden vallahi de gidemez” şiiridir. Bu şiirin patolojik seviyede bir nefret ve kin duygusu içerdiği ve yaymaya çalıştığı çok barizdir. Ancak o dönem yazılan bütün milliyetçi şiirler böyle miymiş mesela? Özker Yaşın’ın yazdığı şiirlerden neden örnek vermiyorlar da sanki o dönem yazılan şiirlerin hepsi “Rum kellesi uçurma” üzerine yazılmış gibi durmadan bu örneği veriyoruz? 

Psiko-Politik Denge: Aşırılıkların Ötesine Geçebilmek 

 Benim klasik veya alışılagelmiş Türk milliyetçilerinden temel farkım şu: Ben tüm aldığım psikoterapi eğitimlerinde kendimizin ve danışanımızın ruhsal dengesini ve bütünlüğünü korumamız yönünde eğitildim. İnsanların farklı yanları aşırıya kaçtığında o yanlarını dengeye getirerek kendimizi ve danışanımızı iyileştirmeyi amaçladık. 

 Kıbrıslı Türklerin Türkiye ile olan tarihsel bağından ve hafızasından hiç bahsetmeyip barış dili diye tüm şiirlerin barış üzerine yazılmasını salık veriyorsak orada bir dengesizlik var demektir. Kıbrıslı Türklerin 1878 yılından itibaren bu adada geçirdiği serüvenleri, milli mücadele tarihi (1958-1974) süreçlerinde ne yaşadıklarını “biz milliyetçiliği sevmiyoruz” diyerek o dönemi zihnimizden tamamen bloke ediyorsak orada yine bir dengesizlik var demektir. Bir sağcı veya Türk milliyetçisi Rumlarla “hiçbir ortak yanım yok” deyip Rumları insan olarak dahi kategorik olarak reddediyorsa orada da yine benzer bir dengesizlik sorunu var demektir. Burada esas dikkat çekmeye çalıştığım konu DENGESİZLİKTİR! 

 Burada önemli olan kendi tarihimize tek taraflı (madalyonun tek yüzü) bakma zorunluluğunu kırmak ve kategorik düşünce yapısının ötesine gidebilmektir. 

“Türklük” Dayatmasından “Kıbrıslılık” Kategorizasyonuna 

 Birileri çıkıp “artık şiirler Türklüğe vurgu yapmak üzerine yazılmalıdır” derse bizim Kıbrıslı kimliği önde olan mahalle bu işe ne der? “Bu bir faşizmdir” der! “Bu bir anti-demokratik, militarist ve otoriter zihniyet yapısını açığa vuruyor” der. Ancak “tüm şiirler Kıbrıslılık üzerine yazılmalıdır” şiarı da aynı mantıkta olan bir ülkü olmasına rağmen neden bunu sorgulamıyoruz? Bu konuda demokrasi ve çoğulculuk neden aklımıza gelmiyor? Tez “Türklük”, anti-tez ise “Kıbrıslılık” üzerinden dönen kimlik kavgası ve kargaşasını daha ne kadar süre yaşayacağız? 

 Denktaş’ın Makarios’tan aldığı ve renk körü ikilik üzerine kurulan “adada Türk ve Rum vardır, Kıbrıslı yoktur” şiarını ters yüz edip “sadece Kıbrıslılık vardır ve sadece Rumlarla barışı düşünmek vardır” diyen kategorik düşünce yapısı, Kıbrıslı Türklerin maneviyatını aynı derecede fakirleştiren bir zihniyet yapısıdır.  

 1958-1974 yılları arasında tabii ki Kıbrıslı Türklerin içinde hınç, nefret, Rumlara zarar vermekten keyif alma (sadizm) gibi sağlıksız duygular gelişmiştir. “Bin gâvur kellesi kessem bu kin benden vallahi de gidemez” şiiri bu bahsi geçen sağlıksız duyguların en çarpıcı örneklerinden bir tanesidir. Ve evet, bu ruhun hastalanmasıdır!  

 Ancak bunun çözümü ve panzehiri sevgidir ve terapidir. Bu ruh halinin çaresi “sadece Kıbrıslılık vardır ve sadece Rumlarla barışı düşünmek vardır” anlayışı üzerinden homojenik ve kategorik bir “Kıbrıslılık kimliği” siyaseti yapmak değildir. 

 Aslında böyle bir zihniyet çoğulculuğu teşvik etmediği için dolaylı yoldan sahte ve yüzeysel bir barış arayışına da yol açma potansiyelini içinde barındırabilir.  

 Türklüğe kategorik olarak zıt bir biçimde kurgulanan Kıbrıslılık kimliğinin inşa ediliş biçimi Rumlarla barışı inşa etmeye çalışsa da Kıbrıslı Türklerin toplumsal yapısında çok ağır bir kimlik yarılmasına ve kutuplaşmasına yol açabilir. Bunun birincil sebebi, yukarıda ifade ettiğimiz gibi Kıbrıslılık kimliğinin tek taraflı bir tarihsel hafıza yaratma çabasından kaynaklanmaktadır. 

Liberal Teori ve Kıbrıs Sorunu’nun Koşulları 

 Kuzey Kıbrıs’taki sol partilerin bir diğer ayağı ise uluslararası ilişkiler teorisinde yer alan ve liberal teori olarak bilinen bir kuramı alıp Kıbrıs Sorunu’ndaki doğal kaynaklar paylaşımı üzerinden yaşanan gerginlik ve çatışmaya çözüm yolu olarak göstermekten geçer. Bu söylemi binlerce kez Sn. Akıncı, Sn. Talat, Sn. Erhürman, Sn. Nami, Sn. Toros, Sn. Usar İncirli ve daha niceleri tekrar tekrar ifade etmişlerdir. CB Erhürman’ın Yeni Sol (sayfa 65) kitabında bahsettiğimiz fikri şu şekilde ifade etmişti: 

 “Bunca yıldır iki bölgeli, iki toplumlu, iki toplumun siyasi eşitliğine dayalı federasyondan söz eden sol, bunu sadece iki devletli çözüm uluslararası topluluk tarafından kabul edilemeyeceği için mi dile getiriyordu? Barış içinde bir arada yaşamanın, kendi kendini yönetmenin, bu küçük adanın doğal kaynaklarını rasyonel biçimde kullanmanın başka türlü mümkün olamayacağına dair bilginin hiçbir katkısı yok muydu bu tercihin üzerinde?” 

 Evet, “bu küçük adanın doğal kaynaklarını rasyonel biçimde kullanmanın başka türlü mümkün olamayacağına dair bilgi” nereye göre temellendirilmiştir ki? Bu bilginin mutlak bir doğru olduğu sonucuna kim nasıl varmıştır? Bu bir kere normatif (yani nasıl olması gerektiğini söyleyen veya ifade eden) bir cümledir. Liberal teorinin de normatif bakış açısıyla kaynakların paylaşılarak ve iş birliği içerisinde daha büyük zenginlikler yaratılacağı iddia edilir. Bu yaklaşım iş dünyasının neo-liberal bakış açısı ile de uyumludur. Sevgili dostum Ulaş Barış’ın ekranlar önünde “ben hippiyim ama neo-liberal hippiyim, Kıbrıs birleşsin” ifadesiyle de KKTC’deki barışçıların veya solcuların bu ilginç sentezi (hem sol hem de iş dünyasının neo-liberalliği) apaçık ortaya çıkmış oldu. 

 Bu liberal teoriyi ve normatif bakış açısını küçümseyecek halimiz yok, ne de olsa tüm Avrupa Birliği bu fikirlerin üzerine kurulmuştur. Benim burada vurgulamak istediğim husus; bizim kendi başımıza kurduğumuz rasyonel doğruların ille de Rum siyasi liderliği için “rasyonel” olmayabileceği üzerine kuruludur. Rum siyasi liderliği en az son 60 yıldır bu bizim bahsettiğimiz veya savunduğumuz “rasyonel” doğrular üzerinden hareket etmeyi reddetmektedir. Veya bizim açımızdan rasyonel olarak görülen siyasi doğrular, onların açısından rasyonel doğrular olarak algılanmamaktadır. 

 Peki mantıken Rumların doğal gaz üzerinden Kıbrıslı Türklerle ve Türkiye ile iş birliğine gitmesi en gerçekçi ve mantıklı yol değil midir? Evet, teorik olarak öyledir! Ancak pratikte Rum siyasi liderliği için öyle değildir ve öyle olmadığı için de yıllardır bölgede bambaşka bir gerçekliğin içinde yaşamaya devam ediyoruz! 

Fransa-Almanya Modelinin Kıyaslamalı Çıkmazları 

 Liberal teoriden esinlenen arkadaşlarımız her zaman Fransa ve Almanya’nın kavgalı durumdan nasıl karşılıklı bağımlılık esasına göre AB içinde yerlerini aldığını söylerler. Neden aynısı Kıbrıs Sorunu’nda Rumlar ve Türkler arasında olmasın?  

 Teorik olarak olabilir, evet. Ancak Rum tarafının tanınan bir devleti var ve tüm Kıbrıs adına tanınan meşru bir devlete haizdirler. Türk tarafının ise tanınan bir devleti yok ve Rum Kıbrıs Cumhuriyeti açısından Türk tarafı bir ülke veya devlet değil, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin “Türk işgali altında olan özbeöz yurdudur”. Dolayısıyla Kıbrıs Sorunu’nda (Rum tarafı ve Türk tarafı) Fransa ve Almanya örneğinde olduğu gibi tanınan ve birbirine eşit iki devletin barışmasından söz etmemiz mümkün değildir. 

 Daha da önemlisi, Rum siyasi liderliği çok uzun yıllardır bu dengesizliği kullanıp güç dengesi oyununda Kıbrıslı Türklerin ve Türkiye’nin aleyhinde siyaset yapmaktadır. Belli ki Kıbrıs Rum siyasi liderliği arasındaki hâkim görüş açısından da “rasyonel” olan “doğru” bu! Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, Kuzey Kıbrıs’taki solun en büyük ideali Kıbrıs’ta Federal Çözüm ve Rum tarafı ile doğal kaynakların rasyonel bir biçimde paylaşılması olmaya devam etmeli midir? 

 Önümüzdeki hafta yazının beşinci bölümünde Kıbrıslılık kimliği üzerinden kurgulanan siyasetin sorunlarını irdelemeye devam edeceğiz.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.