MANİPÜLASYON GÜNLÜĞÜ

Doç. Dr. Bilge AZGIN
bilge.azgin@kibrispostasi.com
Doç. Dr. Bilge AZGIN

Kıbrıslı Türklerin kimlik kavgaları sürecinde birbirlerine uyguladıkları gereksiz psikolojik şiddet üzerine!

Yayın Tarihi: 13/07/26 08:11
okuma süresi: 10 dak.

Psikolojik şiddet, en basit tanımıyla failin mağduru duygusal olarak sindirmek, aşağılamak, ona yaptırım uygulamak veya onu cezalandırmak amacıyla toplumdan soyutlamak için baskı uyguladığı bir saldırganlık ve istismar biçimidir. Elbette psikolojik şiddetle ilgili daha derin ve açıklayıcı tanımlar vardır.

Kıbrıslı Türkler olarak Türkiye’de yaşayan farklı siyasi kimlikteki grupların birbirlerinden nasıl nefret edip birbirlerini ötekileştirdiklerini her gün izliyor ve buna tanık oluyoruz.

Türkiye ile kıyaslandığında bizim siyasi rejimimiz çok farklı olsa da, biz Kıbrıslı Türkler de nefret ve haset açısından fena değiliz aslında.

Bizim iki devletçi ve Türkçü cephenin, federasyoncu cepheye en sık ve en yoğun psikolojik şiddet uygulayan şahsiyeti Tahsin Ertuğruloğlu’dur. Tahsin Bey aynı zamanda kimlik siyasetinin psikolojik şiddet dolu temsilcilerinden biridir.

Tahsin abimize göre federasyoncular KKTC’yi ortadan kaldırmayı düşünüyorlar ki doğrudur; eğer Annan Planı’nı Rum tarafı da kabul etseydi, KKTC ortadan kalkacaktı. Tahsin abimizin veya UBP’lilerin KKTC’nin sonsuza kadar yaşaması gerektiğini savunmaları ve bu uğurda mücadele etmeleri en doğal haklarıdır. Ancak Tahsin abimizin söyleminde şu vardır: “Eğer KKTC’yi ortadan kaldırmaya çalışıyorlarsa o zaman KKTC’ye başbakan veya bakan olmasınlar.” Ya da, “Eğer KKTC’yi tanımıyorlarsa KKTC’de yaşamasınlar.”

Tahsin Bey kardeşim, Kıbrıslı Türklerin yüzde 65’i Annan Planı’na “evet” oyu verdi. Bu nasıl bir katılık?

Tahsin abimiz bire bir konuştuğunuzda düzgün, olgun ve mütevazı bir Kıbrıslı Türk’tür. İnsani ve sempatik bir yanı da vardır. Kıbrıs Sorunu’nda söylediği tezlerin birçoğu da tarihsel açıdan doğrudur. Ancak maalesef Kıbrıs Sorunu’nda söylediği doğru noktaları federasyon cephesinin algılayabilmesinin pek imkân ve ihtimali yoktur.

Çünkü iç cephede yarattığı katı ve dışlayıcı söylemler, başka bir kesimi küçük çaplı da olsa sürekli kutuplaştırıyor ve travmatize ediyor. Tahsin abimiz ve bazı Türk milliyetçilerinin bu tür dışlayıcı söylemleri, federasyon cephesinde kutuplaşmış arkadaşlarımızın Kıbrıslı Türklerin 1963-1974 yılları arasında yaşadıkları kolektif travmalara entegre olmalarını engelliyor. Yani aslında Tahsin abimiz farkında olmadan Kıbrıs Sorunu’nun doğru şekilde algılanmasına zarar veriyor. Kendi deyimiyle millî davaya zarar veriyor.

Örneğin Hasan Taçoy ve Derviş Eroğlu da aynı siyasi tezleri savunmaktadır. Ancak onlar bu siyasi tezleri savunurken psikolojik şiddet dili kullanıp sağı solu travmatize etmiyorlar.

Tahsin abimiz etrafına ve ailesine, “Eğer Fenerbahçe’yi tutmuyorsanız benimle konuşmayın veya bu evde yaşamayın.” diyor mu özel hayatında? Umarım demiyordur. Eğer öyle yaparsa ailesine ve arkadaşlarına yazık etmiş olur. Ötekileştirmeme konusunda KKTC’ye inanan insanların Sayın Eroğlu veya Serdar Denktaş’ın söylemlerini örnek almaları, tüm Kıbrıslı Türkler açısından daha sağlıklı olur.

Kıbrıslı Türkler zaten 1955-1974 yılları arasında binbir travma yaşamışlar. Birbirimizi travmatize etmeye neden devam edelim ki?

Kıbrıs Türk toplumunda psikolojik şiddet yayan sadece sağ kesimin bazı temsilcileri değil elbette.

20’li yaşlarımda bir arkadaş grubuyla oturuyordum. Bana Kıbrıslılık milliyetçiliğinin solculuk olduğunu zanneden, Rum tarafıyla barışı en çok savunup hümanist değerleri bu topluma aşılamaya çalışan ve 40’lı yaşlarında olan bir sanatçı, “Master’da kiminle çalışacaksın?” diye sordu. Ben de “Birol Yeşilada.” diye cevap verdim.

Bu barışçı ve sanatçı abimiz, üzerinden yağlı boya gibi kibir ve tiksinti akarak bana burun kıvırdı ve şöyle dedi: “Haa, o adamı biliyorum. KKTC’ci biri! Teknik makaleler yazıyor.”

Çevremde ilk kez böyle konuşan birini görmüştüm. Parçası olduğum CTP’liler böyle konuşmuyordu. Bu arkadaş CTP’yi de yeterince solcu bulmuyor ve beğenmiyordu. Birol hoca için neden tiksinti duyarak ve sıfır şefkatle “KKTC’ci biri” dediğini pek anlamamıştım.

Bu arkadaş bütün gün demokrasi, insan hakları ve barıştan bahsediyor ama tanımadığı bir insanı, yani Birol Yeşilada’yı, okuduğu bir makalesinden dolayı “KKTC’ci” olarak yaftalayıp hayatında hiç görmediği ve konuşmadığı bir insana karşı tiksinti duyuyordu. Neden böyle düşündüğünü anlamasam da o gün şefkatsizlikten ve mutlak sevgisiz yargılayıcılığından midemin bulandığını hissetmiştim.

Bu arada ben Birol Yeşilada ile birlikte Portland Devlet Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptım. Bana bu dünyada abi sevgisi ve koruyuculuğu gösteren sayılı insanlardan biri oldu. Birol Hoca, KKTC’ciden çok Atatürkçü’ydü. Türkiye’deki İslami hareketin AB sürecinde liberal demokrasiyle flört etmesini bir takiye olarak görüyor ve bu sürecin Türkiye’de laikliğin sonunu getireceğini söyleyip duruyordu. 1980’li yıllarda Uğur Mumcu ile birlikte çalışması, Birol Hoca’nın Türkiye’deki Fethullah Gülen hareketi ve diğer İslami hareketlerin nasıl örgütlendikleri konusunda pek çok kişinin erişemeyeceği içgörülere ulaşmasını sağlamıştı.

Kıbrıs Sorunu’nda ise Annan Planı’nı sonuna kadar destekledi. Plana “evet” oyu verilmesi için Kıbrıs Gazetesi’nde yazılar yazdı ve sn Talat ile görüşmeler yaptı. Ancak benim Birol Hoca’da en beğendiğim yön, siyasi görüşlerinden çok, yazdığı önemli kitap ve makalelerin ötesinde, kendisiyle yakın çalışan öğrencilerinin hayatlarına dokunuş biçimiydi. Birol Hoca’nın insani boyutta öğrencilerine özgüven aşılayabilen ve her zaman düşeni kaldıran bir karakteri vardı.

Şimdilerde ise Kıbrıs Türk solunun en uçlarında yer alan ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nde azınlık olmayı savunan bir grup çıkmış, “Eğer Kıbrıs Cumhuriyeti’ne Rum Yönetimi derseniz ve tanımazsanız, o zaman pasaportlarınızı ve belgelerinizi geri iade edin.” diyor. Kendilerine solcu dediklerine bakmayın; bu arkadaşlar da bizim toplumdaki Tahsin Ertuğruloğlu’nun Kıbrıslı milliyetçisi ve Kıbrıs Rum Cumhuriyetçisi versiyonlarıdır.

Elbette tüm bu olanları milliyetçilik ve mikro-milliyetçilik kuramları üzerinden de okuyabiliriz. Ancak neden Hasan Taçoy veya Eroğlu bariz ötekileştirici söylem kullanmazken aynı milliyetçiliğe sahip Tahsin Ertuğruloğlu ötekileştirici bir söylem kullanıyor?

Kıbrıs Türk toplumunun bir kesiminin kimlik siyasetine dışarıdan baktığınızda, farklı siyasi kimliklere sahip ancak birbirinden aynı derecede nefret, haset ve tiksinti duyan insan toplulukları görüyoruz.

Kıbrıs Türk toplumu içinde bir insan Türk milliyetçisi olabilir; ancak kendisinden farklı kimliklerden nefret edip haset duymadan da yaşayabilir. Bunu yapabilmesi için de önce kendi travmalarına bakması gerekir. Aynı şekilde bir insan Kıbrıslı milliyetçisi de olabilir; ancak kendisinden farklı kimliklerden nefret edip haset duymadan da bu fikirleri ifade edebilir.

Herkes rahat olsun! Rum milliyetçilerinin Kıbrıslı Türklerle çözüm yapacağı falan yok zaten…

Ancak Kıbrıslı Türklerin belli kesimleri birbirlerini bu şekilde travmatize etmekten hoşlanıyor ve bu enerjiden besleniyorlarsa yapacak bir şey yok. Ben sadece bu zehirli duygu hâllerimizi okurlarımızın dikkatine sunuyorum. Bazen birşeyin farkına varmak kendiniz için yapabileceğiniz en büyük iyilik olur. Tartışalım ve kavga da edelim elbette. Ancak zehirli duygulara yapışıp kalmadan.

Bu açıdan bakıldığında sn Tufan Erhürman, Kıbrıs Türk toplumu açısından önemli bir rol modeldir. Milliyetçi kültürden gelmediği ve federasyoncu cepheden geldiği doğrudur. Ancak herkes CB Tufan Erhürman’ın bu yönünü kendisine örnek olarak alabilir.

Benim için Kıbrıs Türk toplumu içindeki en sağcıdan en solcuya kadar herkes kardeşimdir. Ben sağcı veya solcudan çok, narsistik özellikleri baskın olan insanlarla problem yaşarım.

Yaşadığım toplumda da iç barışı sonuna kadar savunurum. Rum tarafındaki insanlarla barış dilini de savunurum, diplomatik ilişkilerin geliştirilmesini de.

Kıbrıs Sorunu’nun tarihinde yaşanan şiddetin üzerini “barış” kavramıyla örtecek yaşı çoktan geçtim. Özellikle Hristodulidis gibi Kıbrıslı Türklere yaşam hakkı tanımayan, “EOKA ruhunu canlandırmaya” hevesli narsistik Rum milliyetçilerine gereken cevabı Kıbrıslı Türkler geçmişte vermişti. Şimdi de bu gibilere vereceğimiz tek cevap şudur:

“Keskin bıçak olmak için çok çekiç yedik… Daha da çekiç kaldıran olursa kafasına geçiririz!”

Şimdi bu yukarıda yazdığım cümleden dolayı benim şiddet meraklısı olduğum dile getirebilirler.

Ben sadece Kıbrıslı Türklerin kendi geçmişlerinde yaşadıkları şeyleri olduğu gibi yansıtmaya çalıştığım için öyle yazdım.

Şiddetin gereksizi var; bir de hakkını ve hukuğunu korumak amaçlı şiddet kullanmak var.

Gereksiz psikolojik şiddet kullanımlarını bu yazıda ele aldım zaten.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.