20 TEMMUZ: BARIŞ, KÖTÜLÜĞE KÖTÜLÜK DİYEBİLMEKTEN GEÇER!
Bir önceki yazımda, Federasyon-Kıbrıslılık dünyası ile Rum-Yunan ikilisi ve uluslararası destekçilerine karşı KKTC ve Türkiye ortaklığının verdiği mücadele dünyası arasındaki maneviyat farklarını ele almıştım. Gerçekten biri Venüs ise diğeri Mars’tır. Söz konusu olan iki farklı gezegendir. Ben bu gezegenler arasında gidip gelmeyi ve yolculuk yapmayı Kıbrıs Türk toplumu açısından çok faydalı buluyorum.
Şunu da söyleyeyim: Bunu yapabilmek her yiğidin harcı değildir! İnsanın hem kafası çatlayıp patlar hem de midesi bulanır. Elbette bu geçişleri daha çok sırf para ve mevki kazanmak için yapanlara da rastlarız. Ancak onların ezberciliği, saldırganlığı veya şakşakçılığı hemen göze batar. Bu işi çıkar için yaptıkları, istemeseler de bir şekilde belli olur.
Ben Federasyon karşıtı değilim. Hatta Tufan Erhürman veya Mehmet Ali Talat çizgisinde, çok fazla “Kıbrıslılık” dünyasına girmeden federasyonu rasyonel bir siyasi çıkar olarak savunanlardan da ciddi bir farkım yok. Ancak neden Kıbrıslılığı inkâr etmememe rağmen “Kıbrıslılık” dünyasında kalmadım?
Neden, örneğin “Benim yurdum ikiye bölünmüş ortasından” şiirinde yansıtılan ruh dünyasına çok ama çok uzağım?
Neşe Yaşın’ı ne kadar çok sevsem de ve bu toplumda ona yapılan ötekileştirmeye ne kadar çok kızsam, öfkelensem de bu dünyaya ait olmayı reddetmem, kendimce etik sebeplerden kaynaklanmaktadır. Zaten hiçbir zaman bu dünyaya ait olmamıştım. Ancak yaptığım zaman yolculuğunda ve tarihin akışı içinde (2000-2024) yaşayarak öğrendiklerimin neden bu anlayışa taban tabana zıt olduğunu kibarca ifade etmeyi artık daha uygun buluyorum. Yazdığım bu yazıları da mutlak ideolojik gerçeklik olarak değil, tarihin akışı içinden tarihsel bir gerçeklik bakış açısıyla yazıyorum.
Fatma Azgın’ın anlattığı olayda “Makarios öldü” anonsu, Yunan darbesiyle yapıldı ve Kıbrıs yitirildi. 1974 öncesi Kıbrıs’ı yitiren insanları da kınayacak hâlim yok. Travmatik olaylara her insan farklı bakıyor ve farklı anlamlar yüklüyor. O dönemde Baf’ta ve adanın güney kesiminde çocukluk anıları olan insanların oraya dair hissettikleri özlem veya bağlılığı da yadırgayacak hâlim yok. Bu çok insani bir şeydir.
Ancak Kıbrıslı Türklerin Makarios tarafından azınlığa düşürüldüğü bütün bir Kıbrıs’ın yitirilmesi beni açıkçası hiç bozmaz. Çünkü Makarios, Kıbrıslı Türklere kötülük yapmış birisidir. Bu sadece Makarios’a ve Rum milliyetçilerine özgü bir şey değildir elbette. Ancak biz Kıbrıslı Türk olduğumuz için bizi en fazla da onlar ilgilendiriyor.
Ve ben, iyi ile kötünün kavram kargaşası yüzünden birbirine karıştığı bir dünyayı kimseye tavsiye etmem. Makarios’a “beter olsun” deyip kin ve nefret duygularını da kamçılamayı düşünmüyorum.
Neşe ablanın şiiri ise şöyle:
“Yurdunu sevmeliymiş insan
öyle diyor hep babam
benim yurdum
ikiye bölünmüş ortasından
hangi yarısını sevmeli insan?”
1- Benim yurdum hep Kıbrıslı Türklerin üzerine ayağını bastığı toprak oldu. Benim yurdum bazen Baf, bazen yüzde 3’lük gettolar, bazen de Kuzey Kıbrıs oldu.
2- Kendi yurdunda ikinci sınıf vatandaş yapılan Kıbrıslı Türkler, uzun vadede sessiz bir etnik temizliğe uğratılmaya çalışıldı. Dolayısıyla ben böyle bir yurda bağlı değilim. Toplumumdaki insanları seviyorum ve onlara bağlıyım.
3- “Bölünmüş ortasından” edilgen bir anlatımdır. Neden sanki failleri yokmuş gibi bir mağduriyet edebiyatı yapılıyor ki?
Makarios, yurdumuzu zaten tek başına Rumların yurdu yapmaya çalışarak bölmüştü. Türkiye ise Kıbrıslı Türkler yaşayabilsin diye o yurdu Türkler ve Rumlar arasında kardeş payı yaptı. Ve evet, bu herkes için çok acılı oldu…
Bu üç noktanın vurguladığı şey şu: KÖTÜLÜĞÜ ve ŞEYTANİ OLANI görmemiz lazım!
İyilik nedir, kötülük nedir ayırt edemezsen; hepsini “barış” veya “tek yurdum” duygusallıklarına heba edersen gözlerimiz kör olur. İnsan, her şeyden önce iyilik ve kötülüğün ne olduğunu anlaması ve ayırt etmesi gereken bir varlıktır. Ayırt edemezsen, kötülüğe ve şeytana direnemezsin. Kötülüğe direnemeyen insanların da toplumların da sonu hüsran olur.
Hepimizin iyi insan olması için gerçekten çok çaba sarf etmesi gerekir.
Peki, bunu yazdı diye Neşe Yaşın kötü mü oldu? Hayır!
Herkes bu hayatta yaşanan travmalarla, üzüntülerle ve savaşlarla başa çıkmak için kendine farklı yöntemler buluyor. Neşe ablamız da böyle bir yöntem bulmuş ve üzüntüsünü sanatsal bir şekilde ifade etmiştir. Neşe ablamız, iki çatışan tarafı aşmaya çalışıp üçüncü tekil bir Kıbrıs yurtseverliği yaratmış; iki tarafın barışçıları bu hayali yurtta yaşam bulsunlar diye… Bu da hayatla başa çıkmanın bir çeşididir.
Benim burada vurgulamaya çalıştığım şey, kötülüğün üzerini örtmenin veya onun farkında olmamanın naiflik olduğudur.
Peki ya bizim milliyetçilerimizin yaptıkları kötülükler?
TMT’nin birtakım siyasi cinayetler işlediğini biliyoruz. Bu işlenen cinayetler de elbette kötülük vakalarıdır. Savaşta kaybolan birçok sivile yapılanlar da vardır.
Kayıp şahısları ömrü boyunca bulmaya çalışan Sevgül ablam, hem Rumlara hem de Türklere çok büyük iyilikler yapmıştır. Ruhu şad olsun.
İki toplumda da şeytani olan şeyleri ortaya çıkarmak için Kayıp Şahıslar Komitesi başta olmak üzere birçok insan çaba sarf ediyor.
Rum ve Türk kayıplarının ortaya çıkarılması çok önemli bir süreçtir. En azından canı yanmış insanlarımız (Rum ve Türk), “ateş düştüğü yeri yakar” sözünde olduğu gibi, biraz olsun kalplerinde huzur bulurlar.
Bu şeytanilikler ortaya çıkınca en başta kayıp yakınları olmak üzere herkes belli bir arınma yaşayacaktır elbette. Ancak bazı arkadaşlarımızın zannettiği gibi bu, bir katharsis olsa da siyasi çözüm için kurtuluşumuz olmayacaktır.
İki tarafın insanları acılarda ve gözyaşlarında ortak olabiliyor ve birleşebiliyorsa, neden çözümde de birleşemesinler?
Bu çok duygusal bir bakış açısıdır.
Nitekim 2004 Annan Planı’nda ve 2017 Crans-Montana sürecinde bunun neden gerçekleşmediğini gördük.
Kıbrıslı Türkler için 1963 yılından itibaren BÜYÜK ŞEYTAN HÂLÂ DEĞİŞMEDİ!
Kıbrıs sorununda temel veya ana şeytan, Kıbrıslı Rum milliyetçilerinin Kıbrıslı Türkleri ne kendilerine eşit ne de ortak olarak görmeleridir.
Bunun farkında olarak bir insan, hayatını Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türkleri siyasi eşit olarak görme mücadelesine adayabilir. Bu da kendi içinde çok tutarlı ve geçerli bir düşünce yapısı olur.
Ben ise sadece kendi toplumumun selameti açısından iyilik ile kötülük arasındaki farkı çok net görüyor ve billurlaştırmaya çalışıyorum.
Kötülüğü görmeyi ve ayırt etmeyi engelleyen bir düşünceye körü körüne inanmak isteyen varsa, bu o kişilerin seçimidir. Merkez solun da solundaki mahallede Kıbrıs sorununa dair bu “iyi ve kötüyü ayırt edememe” özelliği hep hâkim olmuştu; bundan sonra da olmaya devam edecek gibi görünüyor.
Tarihe Makarios açısından bakarsanız, o “kötülük yapmıyordu.” Hakkı olduğuna inandığı şeyi ve Rumlar için adaletli olanı istiyordu. Ancak bu isteği bize zarar verdi ve hâlâ da zarar vermektedir.
Barışa ve iyiliğe giden yol, hem kendimizde hem de başkalarında bulunan kötülüğü (zarar vericiliği) görmekten ve fark etmekten geçer.
Bu evrensel bir yasadır.
Barış ve iyileşmek, önce kötülüğü görmekten, sonra da kötülüğe “kötülük” diyebilmekten geçer…
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.