Bu özgürlük değil, toplumsal zehirlenmedir

Yayın Tarihi: 08/06/26 07:50
okuma süresi: 13 dak.

Dilan Polat meselesi artık bir magazin konusu değildir. Bu ülkenin ahlaki bağışıklık sistemini, medya düzenini, aile kavramını, çocukların zihinsel güvenliğini ve devletin dijital kamusal alan karşısındaki sorumluluğunu ilgilendiren ağır bir toplumsal çürüme vakasıdır. Bir insanın ölümü üzerinden ucuz heyecan üretmek, bir ailenin yaşadığı trajediyi gösteri malzemesine dönüştürmek veya hukuki süreci mahkeme kararı yerine sosyal medya linciyle bitirmek doğru değildir. Fakat aynı açıklıkla söylemek gerekir ki bu dosya, uzun zamandır gözümüzün önünde büyüyen kirli bir gösteri ekonomisinin en çıplak örneklerinden biridir. Burada mesele yalnızca Dilan Polat değildir; mesele, para, beden, aile, çocuk, evlilik, gösteriş, kavga, ağlama, dua, lüks, tehdit, mağduriyet ve arsızlığı aynı dijital kazanda kaynatıp milyonların önüne “hayat tarzı” diye koyan bütün bir medya maymunluğu düzenidir.

Bir toplumun çöküşü her zaman büyük siyasi cümlelerle başlamaz. Bazen bir kadının elindeki telefonla, aile mahremiyetini pazara çıkarmasıyla, çocukların gözünün önünde yaşanan travmaları bile içerik potansiyeli olarak görmesiyle, servetin kaynağına dair ağır iddialar ortadayken hâlâ gösteriş estetiğini kutsamasıyla başlar. Daha kötüsü, milyonlarca insanın buna öfke duyarak da olsa bakmaya devam etmesiyle derinleşir. Çünkü dijital çağda kirli şöhret yalnızca sevenleriyle büyümez; nefret edenlerin bakışıyla da beslenir. Her izlenme, her yorum, her paylaşım, her “şuna bak” cümlesi bu çürümüş düzenin oksijenidir.

Dilan Polat ve çevresi hakkında yürüyen yargı süreci, iddianameler, kara para aklama ve yasa dışı bahis bağlantılı suçlamalar elbette mahkemenin konusudur. Hukukta kesin hüküm verilmeden hiç kimse suçlu ilan edilemez. Fakat sosyolojik mesele, mahkemenin vereceği nihai karardan daha geniştir. Çünkü burada bir suç dosyasından daha fazlası vardır: topluma başarı diye sunulan kaba zenginlik, aile diye pazarlanan teşhir, annelik diye sahnelenen gösteri, mağduriyet diye servis edilen manipülasyon ve özgürlük diye savunulan kamusal kirlilik vardır. Bu yüzden mesele yalnızca ceza hukuku meselesi değildir; medya etiği, çocuk hakları, tüketim kültürü, kamusal ahlak, dijital bağımlılık ve devletin koruyucu sorumluluğu meselesidir.

Bir annenin görevi çocuğunu kameranın, kalabalığın, silah sesinin, kavganın, para hırsının ve rezil teşhir düzeninin ortasında savunmasız bırakmak değildir. Annelik, çocuğun mahremiyetini sosyal medya algoritmasına kurban etmek değildir. Aile, milyonların önünde ağlanıp bağırılan, sonra aynı kitleye yeni bir video ile geri dönülen bir performans sahnesi değildir. Evlilik, takipçi sayısı kadar gerçek, reklam geliri kadar değerli, gündem oldukça sürdürülebilir bir içerik formatı değildir. Bu anlayış, aile kurumunu korumaz; onu parçalara ayırır, paketler, satar ve geriye yalnızca kameraya alışmış mutsuz yüzler bırakır.

Bugün bazıları bu tür hesaplara getirilen erişim engellerini yalnızca “ifade özgürlüğü” tartışması içinde okumaya çalışıyor. Oysa ifade özgürlüğü, toplumun sinir uçlarını sürekli istismar etme hakkı değildir. Özgürlük, çocukların ruhsal güvenliğini, kamusal ahlakı, aile mahremiyetini, reklam şeffaflığını ve toplumun psikolojik sağlığını ezip geçme ruhsatı değildir. Bir insanın kendini küçük düşürme hakkı olabilir; fakat milyonlarca insana, özellikle de çocuklara ve gençlere, yozlaşmayı başarı gibi pazarlama hakkı olamaz. Devlet burada sansür hevesiyle değil, kamusal sağlığı koruma sorumluluğuyla hareket etmek zorundadır. Nasıl ki gıda zehirlenmesi, sahte ilaç, yasa dışı bahis, çocuk istismarı veya aldatıcı reklam kamusal müdahale gerektiriyorsa, dijital alanda milyonlara yayılan ahlaki ve psikolojik zehirlenme de ciddi düzenleme gerektirir.

Bu düzenin en tehlikeli tarafı, kötülüğü olağanlaştırmasıdır. Genç bir kız, bu tür hesaplara bakarak emeğin değil gösterişin, bilginin değil teşhirin, karakterin değil takipçinin, zarafetin değil gürültünün, ahlakın değil görünürlüğün değerli olduğunu sanıyor. Genç bir erkek, aileyi sorumluluk değil güç gösterisi, parayı emek değil tahakküm aracı, kadını hayat arkadaşı değil medya dekoru olarak görmeye başlıyor. Çocuklar ise daha hayatın ne olduğunu anlamadan büyüklerin hırsları, kavgaları, ağlamaları ve para gösterileri içinde seyirciye dönüştürülüyor. Bu, bireysel zevksizlik değildir; toplumsal pedagojinin zehirlenmesidir.

Sosyal medyada bu tür figürlerin yaptığı şey yalnızca “içerik üretmek” değildir. Onlar, başarı imgesini kirletiyorlar. Emekle, bilgiyle, sabırla, üretimle, sanatla, bilimle, meslek ahlakıyla yükselmeye çalışan binlerce insanın önüne utanmaz bir kestirme yol koyuyorlar. “Bakın, bağırırsanız görünür olursunuz; ağlarsanız trend olursunuz; paranızı gösterirseniz güçlü sanılırsınız; ailenizi teşhir ederseniz izlenirsiniz; mahremiyetinizi yıkarsanız marka olursunuz” diyen bir dijital ahlaksızlık dili kuruyorlar. Böyle bir dilin sonunda ne aile kalır, ne çocuk kalır, ne saygı kalır, ne toplumun ortak utanma duygusu kalır.

Bir ülkenin en büyük kaybı sadece ekonomik kriz değildir. Daha ağır olan, utanma duygusunun kaybıdır. Çünkü utanma duygusu kaybolduğunda hukuk geç kalır, eğitim yetersiz kalır, aile susar, medya alkışlar, piyasa bunu satar ve toplum kendi çöküşünü eğlence diye izler. Dilan Polat örneğinde gördüğümüz şey tam da budur. Bir yandan ağır suç iddialarıyla anılan bir dosya, diğer yandan milyonlarca takipçili bir gösteri sahnesi, bir yandan aile ve annelik imgeleri, diğer yandan bitmeyen kavga, bağırış, teşhir, lüks ve mağduriyet performansı. Bütün bunlar yan yana geldiğinde ortaya çıkan şey artık fenomenlik değil; kamusal alanı kirleten bir dijital patolojidir.

Burada devletin yapması gereken şey kişisel hayat tarzı polisliği değildir. Devlet kimsenin evine, kıyafetine, inancına, özel tercihine karışmamalıdır. Fakat devlet, milyonlarca kişiye açık bir hesap üzerinden çocukları, aile kurumunu, tüketici haklarını, reklam şeffaflığını, ruhsal sağlığı ve kamu düzenini tehdit eden içerik ekosistemlerine seyirci kalamaz. Bu alanda yalnızca tekil hesap kapatmak da yetmez. Türkiye’nin artık influencer ekonomisi için açık, sert ve uygulanabilir bir dijital kamu ahlakı rejimine ihtiyacı vardır. Reklam yapan herkesin reklamını açıkça belirtmesi, çocuklarını içerik malzemesi yapanlara yaptırım uygulanması, aile içi şiddet, tehdit, müstehcenlik, yasa dışı bahis iması, sahte zenginlik pazarlaması ve aldatıcı tüketim gösterileri için hızlı denetim mekanizmaları kurulması gerekir. Milyonlarca takipçiye ulaşan hesaplar sıradan bireysel hesap gibi görülemez; onlar fiilen medya kuruluşu kadar etki üreten kamusal aktörlerdir ve bu etki sorumluluk doğurur.

Özellikle çocukların bu gösteri düzeninden korunması ertelenemez bir meseledir. Bir çocuğun yüzü, ailesinin para gösterisinin dekoru olamaz. Bir çocuğun korkusu, annesinin takipçi kitlesine malzeme edilemez. Bir çocuğun mahremiyeti, ebeveyninin marka stratejisine teslim edilemez. Çocuk, anne-babasının şöhret arzusuna rıza verebilecek hukuki ve psikolojik olgunlukta değildir. Bu yüzden çocukların sosyal medya içeriklerinde ticari, duygusal veya dramatik malzeme olarak kullanılmasına karşı çok daha sert düzenlemeler yapılmalıdır. Aksi halde gelecekte yalnızca yıpranmış aileler değil, kendi çocukluğunun herkesin önünde satıldığını fark eden kırgın bir kuşakla karşılaşacağız.

Dilan Polat dosyasını bu kadar önemli kılan şey, onun şahsından daha büyük bir yozlaşmayı görünür kılmasıdır. Bu ülkede uzun süredir emek yerine gösteri, ahlak yerine görünürlük, edep yerine arsızlık, aile yerine vitrin, bilgi yerine bağırış, üretim yerine tüketim kutsanıyor. Sosyal medya da bu kültürel hastalığı büyütüyor. Eskiden ayıp olan şey, bugün algoritmanın sevdiği şey haline geldi. Eskiden insanın ailesinden sakındığı mahremiyet, bugün takipçiye sunulan günlük malzeme oldu. Eskiden para, insanın emeğinin sonucu olarak saygı görürdü; bugün kaynağı sorulmadan parlatılan bir iktidar nesnesine dönüştü. Böyle bir toplumda çocuklar çalışmanın değil, görünmenin; öğrenmenin değil, pazarlanmanın; ahlakın değil, gündem olmanın değerli olduğunu düşünmeye başlarsa asıl felaket orada başlar.

Bu nedenle mesele Dilan Polat’ın hesabının kapatılıp kapatılmaması kadar dar bir mesele değildir. Asıl mesele, toplumun neye izin verdiğidir. Biz neyi izliyoruz, neye öfkeleniyoruz, neye alkış tutuyoruz, neyi merak ediyoruz, neyi normalleştiriyoruz? Bir insanın hayatı bu kadar gürültülü, bu kadar teşhirci, bu kadar saldırgan, bu kadar para merkezli ve bu kadar travmatik biçimde kamusal alana saçıldığında, bizim ona sadece “magazin” dememiz mümkün değildir. Bu, topluma yayılan bir virüstür. Bedeni değil, değerleri hasta eder. Evi değil, ev fikrini yıkar. Çocuğu doğrudan hedef almasa bile çocukluğun güvenli dünyasını bozar. Aileyi doğrudan reddetmese bile aileyi seyirlik bir pazara dönüştürür.

Elbette hiçbir erişim engeli tek başına toplumu kurtarmaz. Çünkü mesele yalnızca platformda değil, bakışımızdadır. Bu tür figürleri büyüten şey sadece onların arsızlığı değil, bizim merakımızdır. Onlar kamerayı açıyor; biz bakıyoruz. Onlar bağırıyor; biz yayıyoruz. Onlar mahremiyeti parçalıyor; biz yorumluyoruz. Onlar gündem olmak için yaşıyor; biz onları gündem yapıyoruz. Bu yüzden devletin düzenlemesi kadar toplumun da kendi dijital terbiyesini yeniden kurması gerekir. Her rezalet izlenmek zorunda değildir. Her çöküş paylaşılmak zorunda değildir. Her ağlama videosu merhamet değildir. Her lüks gösterisi başarı değildir. Her takipçisi olan insan kanaat önderi değildir.

Bugün yapılması gereken şey, Dilan Polat örneğini yalnızca bir kişi üzerinden ahlaki öfke boşaltma alanına çevirmek değil; bu örnek üzerinden dijital çağın yeni yozlaşma biçimlerini cesaretle tartışmaktır. Mahkemeler suç iddialarını yargılar. Devlet kamu düzenini korur. Platformlar sorumluluk almak zorundadır. Medya, reyting uğruna çürümenin taşıyıcısı olmamalıdır. Aileler çocuklarını bu gösteri ekonomisinin zehrinden korumalıdır. Okullar dijital okuryazarlığı yalnızca teknik beceri olarak değil, ahlaki bilinç olarak öğretmelidir. Toplum ise kendi kahramanlarını yeniden seçmelidir.

Çünkü bir ülkenin çocukları, kamera karşısında bağıran, para gösteren, mahremiyetini satan, aile dramını pazarlayan, kendini sürekli mağdur ve sürekli merkezde gösteren figürleri başarı modeli olarak görmeye başlarsa, o ülkenin geleceği yalnızca ekonomik olarak değil, ruhsal olarak da fakirleşir. Dilan Polat meselesi bize bunu gösterdi: Dijital çağda çürüme artık kapalı kapılar ardında kalmıyor; canlı yayın açıyor, filtre kullanıyor, reklam alıyor, ağlıyor, bağırıyor, sonra yeniden sahneye dönüyor.

Buna özgürlük denemez. Buna fenomenlik denemez. Buna aile denemez. Buna annelik hiç denemez.

Bunun adı, toplumsal değerlerin algoritmaya kurban edilmesidir.

Ve devlet, toplum, medya, aileler ve eğitim sistemi bu dijital virüse karşı artık ciddi, kararlı ve gecikmemiş bir cevap vermek zorundadır. Çünkü bazı hesaplar yalnızca hesap değildir; milyonların zihnine açılmış kirli bir kapıdır. O kapıdan içeri giren şey eğlence değilse, başarı değilse, ahlak değilse, çocuklarımızın ruhunu korumak için o kapının kapatılması sansür değil, kamusal sorumluluktur.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Diğer Dr. Ferhat ATİK yazıları