Bulanık bir gölde kendini aramak

Yayın Tarihi: 12/07/26 09:30
okuma süresi: 6 dak.

İnsan, yaşamı boyunca edindiği deneyimleri, bilgileri, acıları, mutlulukları, anıları ve hayatına dair her şeyi zihninin derinliklerinde, görünmeyen bir hafıza odasında biriktirir. Bu mekan kimine göre bir oda, kimine göre bir arşiv, kimine göre ise durgun ama derin bir göldür. İnsan, dünyaya gözlerini açtığı andan sonsuza dek kapatacağı ana kadar bu odayı sayısız anıyla doldurur. Bu nedenle hafıza, yalnızca geçmişin depolandığı bir alan olmaktan çıkar; nefes alan canlı bir müzeye dönüşür. Üstelik bu müzenin kapısı her zaman açıktır. Kimi zaman isteyerek, kimi zaman ise hiç istemeden açılır…Göz kapaklarımızı usulca kapadığımızda, uzun bir yolculuk sırasında, gözümüze ilişen sessiz manzaralarda ya da çok sevdiğimiz bir müziğin tınısına dalıp gittiğimizde…

Geçtiğimiz günlerde izlediğim, Max Gleschinski'nin yönettiği Alman yapımı “Alasak” filmi de uzun bir göl yolculuğu etrafında şekillenen, babasını kaybetmiş Kerstin'in hem ailesiyle hem de kendi geçmişiyle yüzleşmesini konu alıyor. Bu yolculukta ona eşlik eden insanlar da var; tıpkı bizim yaşam yolculuğumuzda zaman zaman yönümüzü değiştiren, bazen de yükümüze yeni yükler ekleyen insanlar gibi.

Film, Kerstin'in babasından kalan mirası reddetmesi ve elindeki para dolu torbayı göl kıyısında yakmasıyla başlıyor. Bu sahne yalnızca maddi bir mirasın reddedilişi değil, aynı zamanda geçmişle kurulan bağın sembolik olarak koparılması şeklinde de okunabilir. Ardından, bir grup paddle sporcusunun gölü belirli bir rota boyunca dolaşmasıyla hikaye ilerliyor. Kerstin’in babasının ünlü bir paddle şampiyonu olması ve onun aynı gölü defalarca dolaşarak babasının izini sürmesi, fiziksel bir yolculuktan çok psikolojik bir yüzleşmeye dönüşüyor. Özellikle Kerstin'in paddle küreğini çekerken suya yansıyan yüzüne bakması, bu içsel hesaplaşmanın en güçlü görsel anlatımlarından biri haline geliyor.

Filmde göl ve kurbağa metaforları dikkat çekiyor. Ancak bu imgeleri doğrudan "günah ve arınma" ekseninde okumak yerine, su metaforunun sanat tarihi ve psikoloji literatüründeki karşılığı üzerinden değerlendirmek daha anlamlı görünüyor. Jung'a göre su, bilinçdışının en güçlü sembollerinden biridir; göller ise insanın bastırdığı anılarla ve henüz yüzleşemediği benliğiyle ilişkilendirilir. Bu açıdan bakıldığında filmdeki göl, karakterin bilinçdışına yaptığı uzun ve zorlu yolculuğu temsil ediyor gibidir.

Çocuğun gelişim sürecinde ailenin önemi, pek çok gelişim kuramcısı tarafından kabul edilen temel bir gerçektir. Bowlby'nin bağlanma kuramı, çocuğun ilk bakım veren kişiyle kurduğu ilişkinin, ilerleyen yaşlardaki güven duygusunu ve sosyal ilişkilerini büyük ölçüde etkilediğini ortaya koyar. Ardından sosyal çevre, okul ve kültür devreye girer. Çocuk, içinde büyüdüğü evin seslerini, yüz ifadelerini, korkularını ve sevgisini zihninde kayıt altına alır. Psikoloji literatüründe bu süreç, belleğin duygusal kodlanması olarak tanımlanır. Yıllar sonra ise bu arşiv yeniden çağrılır. Tıpkı filmde Kerstin'in gölün etrafında dolaştıkça kendi çocukluğuna yeniden dönmesi gibi.

Freud, karakterin ve kişiliğin özellikle bireyin yaşamının ilk beş-altı yılında aile içinde yaşadığı deneyimlerle şekillendiğini ve bu deneyimlerin yetişkinlikte de etkisini büyük ölçüde sürdürdüğünü savunur. Ancak günümüzde kişiliğin tamamen değişmez olmadığı savunulur. Erikson, Freud'un görüşlerini geliştirerek sekiz evreli psikososyal gelişim kuramını ortaya koymuş ve bireyin yaşamı boyunca yeni deneyimlerle dönüşmeye devam ettiğini ileri sürmüştür.

Psikolojinin kavramlarla anlattığını sanat çoğu zaman imgeler aracılığıyla görünür kılar. Bu noktada aklıma Auguste Rodin'in heykelleri geliyor. Rodin, çoğu eserinde aynı anatomik özü farklı duygu ve anlam katmanlarıyla yeniden yorumlar. Tıpkı insanın değişmeyen özünün, yaşam deneyimleriyle farklı biçimlerde görünür hale gelmesi gibi.

Yukarıda bahsedildiği gibi Salvador Dalí'nin 1937 tarihli Narcissus'un Metamorfozu (Metamorphosis of Narcissus) adlı eseri de tam bu noktada anlam kazanır. Burada küçük bir ayrıntıyı hatırlatmak gerekir. Eserde göle yansıyan erkek figürü, Yunan mitolojisindeki Narcissus'tur. Mitolojiye göre Narcissus kendi yansımasına aşık olur; ona ulaşmaya çalışırken suya düşüp yaşamını yitirir ve öldüğü yerde nergis çiçeği açar. Dalí ise bu miti sürrealist bir üslupla yeniden yorumlayarak insanın kendi benliğiyle kurduğu saplantılı ilişkiyi gözler önüne serer. Ancak eser yalnızca narsisizmi anlatmaz; aynı zamanda benliğin çözülmesini, dönüşmesini, yüzleşmesini ve yeniden doğmasını da simgeler.Bu nedenle göle bakan insan bazen kendi içine battığını hisseder, bazen de yıllardır dipte saklı kalan değerlerini su yüzüne çıkarır. Çünkü su, yalnızca yansıtan bir yüzey değil; aynı zamanda saklayan, derinleştiren ve insanı kendi içine çağıran bir mekandır.

Belki de bazen yapmamız gereken şey, suyun bulanıklığını değiştirmeye çalışmak değil, ona baktığımız perspektifi değiştirmektir. İnsan, ömrü boyunca yeni göller aramaz; aynı göle her dönüşünde kendisine biraz daha yaklaşır. Çünkü bazen insanın en berrak yansıması, suyun en bulanık halinde saklıdır.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Diğer Doç. Dr. Fatma MİRALAY yazıları