Kıbrıs'ta Kimlik Üzerine - "Kıbrıslı Türk"... Peki Neden?
KAMUSAL AKADEMİ
Üç Paradigmadan Dördüncü Paradigmaya – IV
İkinci Paradigma: Kıbrıslı Türk
"İnsan yalnızca geldiği yerin değil, yaşadığı coğrafyanın da eseridir."
Bir önceki yazımızda, Kıbrıs Türk toplumunun kimliğini açıklamaya çalışan ilk paradigma olan "Kıbrıs Türkü" anlayışını ele almıştık.
O paradigma, ortak tarih, ortak dil, ortak kültür ve ortak etnik köken üzerinden şekillenen bir kimlik tasavvurunu esas almakta;
"Kıbrıs" sözcüğünü ise bu kimliğin coğrafi niteliğini belirleyen bir unsur olarak değerlendirmektedir.
Ancak kimlik tartışmaları bununla sınırlı değildir.
Çünkü kimlik, yalnızca insanların nereden geldikleriyle değil, aynı zamanda nerede yaşadıklarıyla da ilgilidir.
Tarih boyunca aynı coğrafyayı paylaşan toplumlar, zaman içerisinde kendilerine özgü bir yaşam biçimi, ortak bir hafıza ve farklı bir kültürel karakter geliştirebilirler.
İşte Kıbrıs'taki ikinci paradigma tam da bu noktadan hareket etmektedir.
Bu nedenle ikinci paradigma, ilkinden farklı olarak şu temel soruyla başlar:
Bir toplumu yalnızca kökeni mi tanımlar; yoksa yüzyıllar boyunca yaşadığı coğrafya da onun kimliğinin ayrılmaz bir parçası hâline gelir mi?
"Kıbrıslı Türk" kavramı, bu soruya verilen cevabın ürünüdür.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır.
Bu yazı dizisinin amacı, herhangi bir paradigmayı doğru ya da yanlış ilan etmek değildir.
Amacımız, Kıbrıs Türk toplumunun kimliğini açıklamaya çalışan farklı düşünce biçimlerini kendi kuramsal bütünlükleri içinde anlamaktır.
Birinci yazıda olduğu gibi, bu yazıda da ikinci paradigmayı savunmayacağız; onu, kendi mantığı içerisinde anlamaya çalışacağız.
Çünkü bilimsel düşünce, önce anlamayı; değerlendirmeyi ise daha sonra yapmayı gerektirir.
Kimlik Yalnızca Köken midir?
İkinci paradigmanın temel varsayımı şudur:
İnsanlar yalnızca atalarının geldiği coğrafyanın değil, yaşadıkları coğrafyanın da ürünüdür.
Bu yaklaşım, etnik kökeni reddetmez.
Kıbrıs Türklerinin tarihsel kökeninin Anadolu olduğunu inkâr etmez.
Ancak kimliği açıklamak için bunun tek başına yeterli olmadığını ileri sürer.
Bu paradigma açısından bakıldığında, 1571 yılında başlayan yerleşim yalnızca bir göç hareketi değildir; aynı zamanda adada yeni bir tarihsel ve kültürel sürecin başlangıcıdır.
Aradan geçen yaklaşık dört buçuk asır boyunca ada yaşamı, iklim, üretim biçimi, komşuluk ilişkileri, ortak acılar, ortak sevinçler ve kuşaklar boyunca oluşan toplumsal hafıza, Kıbrıs Türk toplumuna kendine özgü
özellikler kazandırmıştır.
Dolayısıyla "Kıbrıslı" sözcüğü bu paradigma içinde yalnızca bir adres tarif etmez.
Bir yaşam biçimini ifade eder.
Bir tarihsel deneyimi anlatır.
Bir toplumsal hafızaya işaret eder.
Ve bu nedenle "Kıbrıslılık", Türklüğün alternatifi değil; onun Kıbrıs'ta kazandığı tarihsel ve kültürel biçim olarak görülür.
Kimlik İnşa Edilen Bir Süreçtir
Modern kimlik kuramları da büyük ölçüde bu yaklaşımı destekleyen önemli açılımlar sunmaktadır.
Benedict Anderson (1983), ulusları "hayal edilmiş siyasal topluluklar" olarak tanımlar.
Anderson'a göre uluslar biyolojik gerçeklikler değil; tarih boyunca ortak hafıza, ortak anlatılar ve ortak semboller etrafında inşa edilen toplumsal yapılardır.
Anthony D. Smith (1991) ise ulusal kimliğin yalnızca etnik kökenden oluşmadığını; tarihsel hafıza, ortak kültür, ortak semboller ve ortak toprakla birlikte anlam kazandığını belirtmektedir.
Stuart Hall (1996) kimliği, tamamlanmış ve değişmez bir olgu olarak değil; sürekli yeniden kurulan dinamik bir süreç olarak değerlendirir. Hall'a göre insanlar kimliklerini yalnızca geçmişlerinden değil, yaşadıkları
tarihsel koşullardan da üretirler.
Clifford Geertz (1973) ise kültürü, kuşaktan kuşağa aynen aktarılan sabit bir miras olarak değil; insanların içinde yaşadıkları dünyaya yükledikleri anlamların bütünü olarak tanımlar.
Bu kuramların ortak noktası şudur:
Kimlik, donmuş bir yapı değildir.
Kimlik yaşar.
Gelişir.
Dönüşür.
Ve yaşanılan hayatla birlikte yeniden şekillenir.
İkinci paradigma da tam olarak bu düşünceden hareket etmektedir.
Coğrafya İnsanları Değiştirir mi?
Belki de ikinci paradigmanın en önemli iddiası budur.
Coğrafya yalnızca üzerinde yaşanılan fiziksel bir mekân değildir.
İnsanların düşünme biçimlerini, gündelik hayatlarını, ekonomik faaliyetlerini, komşuluk ilişkilerini ve hatta kullandıkları dili bile etkileyebilir.
Yi-Fu Tuan (1977), insanların yaşadıkları yerlerle yalnızca fiziksel değil; aynı zamanda duygusal bağlar kurduklarını ifade etmektedir.
Edward Relph (1976) ise "yer" kavramını, bireylerin ve toplumların kimliklerinin oluşumunda belirleyici rol oynayan kültürel bir deneyim alanı olarak tanımlar.
Bu yaklaşım Kıbrıs'a uygulandığında ilginç bir tablo ortaya çıkmaktadır.
Bugün Kıbrıs Türkçesinde kullanılan birçok kelime, deyim ve ses özelliği Anadolu'nun herhangi bir bölgesinden farklıdır.
Kıbrıs mutfağı, ada şartlarının şekillendirdiği özgün özellikler taşımaktadır.
Gündelik yaşam pratikleri, komşuluk kültürü, mizah anlayışı, düğün gelenekleri ve sosyal ilişkiler de aynı şekilde adanın uzun tarihsel deneyiminin izlerini taşımaktadır.
İkinci paradigma açısından bunlar yalnızca folklorik ayrıntılar değildir.
Bunlar, kimliğin yaşayan parçalarıdır.
Ortak Hafızanın İnşası
Maurice Halbwachs'ın (1992) geliştirdiği kolektif hafıza kuramı da burada önemli bir açıklama sunmaktadır.
Toplumlar yalnızca tarih yaşamazlar.
Yaşadıkları olayları birlikte hatırlarlar.
Bu ortak hatırlama biçimi zamanla ortak kimliğin önemli bileşenlerinden biri hâline gelir.
Kıbrıs Türk toplumunun Osmanlı döneminden İngiliz yönetimine, 1963-1974 çatışmalarından göçe, yeniden yerleşime ve devletleşme sürecine kadar uzanan ortak deneyimleri de bu kolektif hafızanın parçalarıdır.
İkinci paradigma, işte bu ortak hafızanın "Kıbrıslılık" duygusunu güçlendirdiğini ileri sürmektedir.
Buraya kadar olan kısımda "Kıbrıslı Türk" paradigmasının ortaya çıkış nedenlerini ve bu yaklaşımın kimliği yalnızca etnik köken üzerinden değil, yaşanılan coğrafya, ortak tarih ve kültürel deneyimler üzerinden de
açıklamaya çalıştığını ele aldık ve gördük ki bu paradigma, Kıbrıs Türk toplumunun dört buçuk asırlık ada hayatının yalnızca tarihsel bir ayrıntı olmadığını; aksine kimliğin şekillenmesinde belirleyici bir unsur
olduğunu ileri sürmektedir.
Bu yaklaşımın en önemli iddiası şudur: İnsanlar yalnızca geldikleri yerlerin değil, yaşadıkları yerlerin de ürünüdür.
Coğrafya, zaman içerisinde kültürü dönüştürür; kültür ise kimliğe yeni katmanlar kazandırır.
Dolayısıyla Kıbrıs Türk toplumunu anlamaya çalışırken yalnızca Osmanlı'dan başlayan tarihsel sürekliliğe değil, Kıbrıs'ta oluşan ortak yaşama da bakmak gerekir.
Bu iddia yalnızca sezgisel bir değerlendirme değildir.
Kimlik sosyolojisi ve siyaset bilimi alanındaki birçok çalışma, kimliğin tarih boyunca sürekli yeniden üretildiğini ortaya koymaktadır.
Stuart Hall'un ifadesiyle kimlik, tamamlanmış ve değişmez bir yapı değil; tarih, kültür ve toplumsal deneyim içerisinde sürekli oluşan bir süreçtir.
İnsanlar geçmişlerini korurken aynı zamanda yaşadıkları çevrenin etkisiyle kendilerini yeniden tanımlarlar. Bu nedenle kimlik, hem süreklilik hem de değişim taşır.
"Kıbrıslı Türk" paradigması da tam bu noktada anlam kazanmaktadır.
Bu yaklaşım, Kıbrıs Türklerinin tarihsel kökenlerini reddetmez; ancak dört yüz elli yılı aşan ada yaşamının yeni bir kültürel sentez oluşturduğunu savunur.
Kıbrıs'a özgü konuşma biçimleri, mutfak kültürü, gündelik yaşam alışkanlıkları, mizah anlayışı, sosyal ilişkiler ve ortak hafıza bu sentezin parçalarıdır.
Paradigmaya göre bunlar, yalnızca folklorik özellikler değil; kimliğin kurucu unsurlarıdır.
Bu yaklaşımın önemli dayanaklarından biri de Rebecca Bryant'ın Kıbrıs üzerine yaptığı etnografik çalışmalardır.
Bryant, Kıbrıs'taki kimliklerin yalnızca ulusal anlatılar üzerinden okunamayacağını; insanların aynı mahalleyi paylaşmaları, benzer gündelik pratikler geliştirmeleri, ortak korkular ve ortak umutlar yaşamalarının da
kimlik inşasında belirleyici olduğunu göstermektedir. Ona göre kimlik, sadece siyasal söylemlerin değil, gündelik hayatın da ürünüdür. İnsanlar aynı pazarda alışveriş yaparken, aynı sokaklarda büyürken, aynı iklimi
paylaşırken ve benzer toplumsal olaylardan etkilenirken ortak bir yaşam kültürü geliştirirler.
Benzer şekilde Mete Hatay'ın çalışmaları da Kıbrıs Türk toplumunun demografik ve toplumsal dönüşümünü analiz ederken, kimliğin durağan değil dinamik bir yapı olduğunu ortaya koymaktadır.
Hatay'a göre özellikle 1974 sonrasında yaşanan nüfus hareketleri, göçler ve yeni toplumsal ilişkiler, kimlik tartışmalarını daha da karmaşık hâle getirmiştir. Bu nedenle bugün Kıbrıs Türk toplumunu anlamaya
çalışırken yalnızca geçmişe değil, değişimin kendisine de bakmak gerekir.
Niyazi Kızılyürek ise Kıbrıs'taki milliyetçilikleri karşılaştırırken, adadaki her iki toplumun da birbirinden tamamen bağımsız gelişmediğini vurgular. Yüzyıllar boyunca aynı adayı paylaşan toplumlar, zaman zaman
çatışmış, zaman zaman birlikte yaşamış; fakat her durumda birbirlerini etkilemişlerdir. Bu karşılıklı etkileşim, kültürel sınırları tamamen ortadan kaldırmasa da ortak bir ada tecrübesi oluşturmuştur.
Tozun Bahçeli'nin çalışmaları ise kimliğin yalnızca kültürel değil, aynı zamanda siyasal bir olgu olduğunu göstermektedir. Güvenlik kaygıları, uluslararası tanınma mücadelesi, anayasal düzen arayışları ve siyasal
belirsizlikler de toplumların kendilerini nasıl tanımladıklarını etkiler. Dolayısıyla "Kıbrıslılık" yalnızca aynı adada yaşamanın değil, aynı tarihsel ve siyasal süreçlerden geçmenin de sonucudur.
Bütün bu çalışmalar birlikte değerlendirildiğinde ikinci paradigmanın önemli bir gerçeği görünür kıldığı söylenebilir:
Kimlik yalnızca kökenle açıklanamaz. İnsan yaşadığı coğrafyanın, içinde bulunduğu kültürün ve paylaştığı toplumsal hafızanın da ürünüdür.
Ancak tam da bu noktada bilimsel düşüncenin temel ilkesi devreye girmektedir.
Hiçbir paradigma, tek başına bütün gerçeği açıklama iddiasında bulunamaz.
"Kıbrıslı Türk" paradigması çok önemli sorulara cevap vermektedir; fakat aynı zamanda yeni sorular da üretmektedir.
Eğer coğrafya kimliği dönüştürüyorsa, bu dönüşümün sınırları nelerdir?
Dört yüz elli yıllık ortak yaşam, tarihsel kökeni tamamen yeniden tanımlayabilir mi?
Ortak kültür ile etnik aidiyet arasında bir öncelik sıralaması yapmak mümkün müdür?
Kimlik, yalnızca yaşanılan yerin ürünü müdür; yoksa tarihsel hafıza ve köken de vazgeçilmez bileşenler midir?
Bu sorular, ikinci paradigmanın zayıflığını değil; tam tersine bilimsel gücünü göstermektedir. Çünkü güçlü paradigmalar yalnızca cevap üretmez, yeni sorular da üretir.
Tam da bu nedenle, Kıbrıs'taki kimlik tartışmaları ikinci paradigma ile sona ermemiştir...
(Devamı, üçüncü paradigma olan "Kıbrıslıtürk" yaklaşımına geçiş ve güçlü sonuç bölümüyle devam edecektir.)
Yararlanılan Kaynaklar
Anderson, B. (2006). Imagined communities: Reflections on the origin and spread of nationalism (Rev. ed.). Verso. (Original work published 1983)
Bahcheli, T. (1990). Greek-Turkish relations since 1955. Westview Press.
Bahcheli, T. (2004). Saying Yes to EU Accession: Explaining the Turkish Cypriot Referendum Outcome. The Cyprus Review, 16(2), 7–32.
Barth, F. (Ed.). (1969). Ethnic groups and boundaries: The social organization of culture difference. Little, Brown.
Bryant, R. (2004). Imagining the modern: The cultures of nationalism in Cyprus. I.B. Tauris.
Bryant, R. (2010). The past in pieces: Belonging in the new Cyprus. University of Pennsylvania Press.
Geertz, C. (1973). The interpretation of cultures. Basic Books.
Hall, S., & du Gay, P. (Eds.). (1996). Questions of cultural identity. Sage.
Halbwachs, M. (1992). On collective memory. University of Chicago Press.
Hatay, M. (2007). Is the Turkish Cypriot population shrinking? An overview of the ethno-demography of Cyprus in the light of the preliminary results of the 2006 Turkish-Cypriot census. PRIO Cyprus Centre.
Hatay, M. (2017). Beyond numbers: An inquiry into the political integration of the Turkish 'settlers' in Northern Cyprus. PRIO Cyprus Centre.
Kızılyürek, N. (2002). Milliyetçilik kıskacında Kıbrıs. İletişim Yayınları.
Relph, E. (1976). Place and placelessness. Pion.
Smith, A. D. (1991). National identity. Penguin.
Tuan, Y.-F. (1977). Space and place: The perspective of experience. University of Minnesota Press.
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.